Komedyen Deniz Göktaş'ın stand-up gösterisi gerekçe gösterilerek “halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme”, “Cumhurbaşkanına hakaret” ve “suçu ve suçluyu övmek” suçlamalarıyla tutuklu yargılandığı davanın ilk duruşması bugün İstanbul 14. Asliye Ceza Mahkemesinde görülüyor. P24 davayı takip ediyor.
Deniz Göktaş savunma yapıyor.
“Bu hafta hücremden gördüğüm kadarıyla bir emekli polis memuru intihar etti. Aynı hafta bir Akp başkan yardımcısı fon vurgununa dahil olduğu iddiaları sebebiyle görevden affını istedi. Erdoğan’ın en yakın ekibine seçtiği bir isim, sıradan vatandaşın hakkına girdiği iddiaları nedeniyle affını istiyor. Bakın istifa etmiyor, özeleştiri vermiyor. Halkın parası oraya gitti iddiası var ama o yine yukardan af istiyor. Bu ancak otoriter bir liderin ülkesinde olabilir, ‘utangaç iktidar’ ifadesinin hala geçerli olduğunu düşünüyorum”
İrfan abi yaşasaydı ortalığı toz duman ederdi. Biz hâlâ hiçbir şey yapmıyoruz. Özür dilerim. Utanmadan kendi hayatımıza devam bile ediyoruz.
Deniz’i ilk defa İrfan abinin cenazesinde bu kadar yakından görmüştüm. Yani onun hakkında fikir edinecek kadar. Çok fazla stand up izledim ama Deniz’i bir türlü yakalayamamıştım. Demek ki insan bazen bir komedyeni ilk kez cenazede görüyor. Hayatın booking sistemi biraz tuhaf.
Cenazeler garip yerler. Tahmin edersiniz. Herkes bir avluda buluşur. Birbirini tanıyanlar selamlaşır, başsağlığı diler; biraz ölen kişiden, biraz günlük hayattan konuşur. Herkes o burukluğu başka bir seviyede taşır. Fakat bazıları o hüznü gerçekten taşır.
Benim gibi kalabalık anksiyetesi olan, kalabalıklarda ne yapacağını pek bilemeyen ve mümkünse çok görünmek istemeyen insanlar da genelde bir kenara çekilir. En azından ben öyle yaparım.
Kafamı çevirdiğimde Deniz de duvarın kenarındaydı. Sessizce duruyor, hüzünlü gözlerle etrafta olup biteni anlamaya çalışıyor gibiydi. Kendini göstermeye, acısını sergilemeye, o anın içinde kendisine ayrıca bir yer açmaya ihtiyacı yoktu. (Bunu neden söylediğimi tahmin edenler vardır.) Kendi halinde biriydi işte. Ya da belki biz, bize benzeyen insanları iyi insan sanmaya biraz fazla meyilliyiz. Bilmiyorum. Nedense o gün Deniz’in iyi bir insan olduğunu düşündüm. Bunun bilimsel yöntemi yok tabii.
Şimdi uzun uzun alegoriler de geçiyor kafamdan ama gerek yok. Demem o ki, Deniz bu toplumdan izole edilerek ıslah edilmesi gereken birisi değil. Belki de öyle bir toplumu, böyle Denizlerden izole edip, toplumu ıslah etmek gerekir; kendilerine ait olmayan doğrularla da yaşamayı öğrenebilmeleri için ve hatta zaten çoktan olmuş gerçekleri duymak ve o gerçeklerle yaşamak üstüne.
Deniz 88 gündür cezaevinde.
Umarım bugün Deniz'in mektup adresi değişir. Umarım pazartesiden itibaren ona Instagram’dan mesaj atabiliriz. O yokken kaçırdığı capsleri falan atarız. Umarım Deniz çıkar ve yarın bir Peyk dinler.
"Don kafa don... Öyle feci don ki.."
Ayrıca @MTV_Turkiye rica etsek arada bi Peyk çalamaz mısınız?!
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
10 ay önce hollanda'ya taşındık, dün çerçeve bakarken 'şu çerçeveyi alalım mı?' dedi. 'ne koyacağız?' diye sordum. gelen cevap 'süleyman seba'nın fotoğrafını' yaaani pirağa'yı beşiktaş’tan çıkardık ama beşiktaş’ı pirağa’dan bir saniye bile çıkaramadık
@baristutuncu0 merhabalar, kediyi bir daha gördünüz mü? benim kedim istanbul’da kayboldu çok ihtimal veremiyorum ama çok benziyor.. başka fotoğraf var mı?
daha önce profilinde makyajını ya da kıyafetini çok beğendiğim için o ürünü aldığım bir influencerin chanel ile fransa’ya gitmesi benim bir alım dürtümü tetiklemiyor, ya da hayal etmiyorum chanel bir çanta aldığımı. kitleleri bu kadar geniş mi gerçekten, bunların ROI’i var mı?
şimdi zihnimden bazı şeyler dökülecek 🙂↔️ influencerların belli alanlarda kimler için ilham verici olduğunu anlayamıyorum. genellikle kitlelerini “ulaşılabilir” makyaj malzemeleri, trendyol linkleri, belki gündelik hayat tarzları ile oluşturduktan sonra
şu an high-end markalarla gittikleri yurtdışı seyahatlerinin, orada denedikleri, kullandıkları ürünlerin markaların bilinirliklerine, ya da satışına ne etkisi olduğu ölçümleniyor mu?