İDE Uluslararası | Mâverâünnehir Yaz Seminerleri
Prof. Dr. Ülfet Görgülü, 5. Mâverâünnehir Seminerleri kapsamında “İslam’ın Beden Anlayışı - Bedenin Sahibi Kim?” başlıklı bir ders vermiştir.
Bu derste, İslam’daki insan ve beden tasavvuru ele alınmış ve modern tıpta yaşanan gelişmelerle ilişkilendirilerek konu fıkhi açıdan değerlendirilmiştir.
Konuşmasına “İnsan nedir?” ve “İnsan kimdir?” sorularıyla başlayan Ülfet Görgülü Hocamız, bu iki soru etrafında öğrencileri önce insanın mahiyeti, ardından da insanın ferdi kimliği üzerinde düşünmeye yöneltmiştir. “İnsan nedir?” sorusu biyolojik, felsefi, antropolojik ve sosyolojik açılardan değerlendirilirken; “İnsan kimdir?” sorusunun teoloji ve ahlak felsefesi bağlamında ele alındığını belirten hocamız, insanı doğru anlamak için her iki sorunun birlikte sorulmasının önem taşıdığını vurgulamıştır. İnsanın “Ben kimim?" sorusunu sormasının da özünde kendini tanıma, varoluşunu anlamlandırma ve yaratılış gayesini idrak etme çabasının bir yansıması olduğu üzerinde durmuştur. Bunun yanında tarih boyunca insana ilişkin farklı tanımların yapıldığına değinmiş; örneğin insanın, “akıl, irade, hürriyet sahibi bir varlık” olma özelliği üzerinden de tarif edildiğini belirtmiştir. Bu çerçevede René Descartes’ın düalist yaklaşımına temas ederek insanı ruh ve beden şeklinde iki ayrı unsur üzerinden ele alındığını, bu ayrım sonucunda ruhun dinin, bedenin ise bilimin alanına bırakıldığını ifade etmiştir. Böylece beden, bilim ve teknolojinin müdahalesine açık, üzerinde sınırsız biçimde tasarrufta bulunulabilecek bir nesneye indirgenme riskiyle karşı karşıya kalmıştır.
Görgülü, ardından “Beden nedir?” ve “Bedenin sahibi kimdir?” sorularını ele almıştır. Bu çerçevede bedenin fiziki yapısı, rengi ve kütlesi gibi maddi özellikleri üzerinden ya da ırk ve cinsiyet gibi kimlik unsurları bağlamında tanımlanabileceğini ancak beden algısının şekillenmesinde dinî inançların ve kültürel kodların belirleyici olduğunu vurgulamıştır. Bu çerçevede “emanet beden” ve “mülk beden” olmak üzere iki farklı beden anlayışı üzerinde durmuştur. Dinî düşüncede öne çıkan emanet beden anlayışına karşılık, modern dönemde bedenin kişinin mülkiyetinde bulunduğunu savunan mülk beden anlayışının geliştiğini belirtmiştir. John Locke’un insanın kendi bedeni üzerindeki mülkiyetine ilişkin yaklaşımına atıfta bulunarak, bu anlayışın zamanla bedeni, üzerinde sınırsız tasarrufta bulunulabilen ve tüketim nesnesine dönüştürülebilen bir varlık olarak görme riskini taşıdığını ifade etmiştir. Bu bakış açısına göre kişi, bedeninin yalnızca kendisine ait olduğunu ileri sürerek onun üzerinde her türlü tasarrufta bulunma hakkını kendisinde görebilmektedir.
Hocamız ise bedenin ruhtan bağımsız düşünülemeyeceğini, insanın yalnızca ruh veya yalnızca bedenden ibaret olmadığını vurgulamıştır. Ruhun dünya hayatında beden aracılığıyla varlık gösterdiğini belirterek insanın ruh ve beden bütünlüğü içerisinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etmiştir.
Son bir asırda, insanlık tarihinin önceki dönemleriyle kıyaslanamayacak ölçüde hızlı ve kapsamlı değişimlerin yaşandığını belirten Görgülü hocamız, yeni teknolojilerin, kavramların, terimlerin ve hastalıkların insan hayatına dâhil olduğunu vurgulamış, bu hızlı dönüşümü açıklamak üzere Zygmunt Bauman’ın Akışkan Hayat adlı eserine atıfta bulunmuştur. Söz konusu değişimler, insanlık açısından birer ilerleme ve gelişme olarak değerlendirilebilse de aynı zamanda etik, hukuki ve dinî nitelikte pek çok yeni tartışma alanının ortaya çıkmasına ve daha önce tecrübe edilmeyen güncel meselelere yönelik yeni çözümler geliştirilmesi ihtiyacına yol açmıştır. Ayrıca bu süreç insanların ilgi ve yönelimlerinde de önemli bir dönüşüme sebep olmuş, örneğin imaja ve dış görünüşe geçmişe kıyasla çok daha fazla önem atfedilmeye başlanmıştır. Gösteriş ve görünürlük gibi zahirî unsurlara yatırım yapılırken insanın manevi ve metafizik boyutu giderek ihmal edilir hâle gelmiştir. Bu bağlamda “güzellik” anlayışı da önemli bir anlam değişimine uğramış, geçmişte “güzel insan” denildiğinde anlatılmak istenen özelliklerle günümüzde bu ifadenin taşıdığı anlam neredeyse kökten farklılaşmıştır. Estetik teknolojilerinin gelişmesine paralel olarak kendi bedenleriyle adeta kavgalı olan, kaşından, gözünden, ten renginden, kısacası doğal görünümünden memnuniyet duymayanların sayısı giderek artmıştır. Devamında hocamız, teknolojik gelişmelerin tıp alanında yol açtığı dönüşümleri Nancy Scheper-Hughes’un “The Ends of the Body” başlıklı makalesine atıfla ele almıştır. Scheper-Hughes bu çalışmasında, modern tıp ile kapitalist piyasa ilişkilerinin insan bedenini parçalarına ayrılabilen ve ekonomik değere dönüştürülebilen bir metaya indirgeme tehlikesine dikkat çekmektedir. Özellikle yoksul kesimlerin, varlıklı insanların ihtiyaçlarını karşılayan birer “organ deposu” olarak görülmesi riskini tartışmaktadır.
Görgülü Hocamızın vurguladığı bir diğer husus, teknoloji, dijitalleşme ve yapay zekâ çağında bedenin giderek bir mühendislik nesnesine dönüşmesidir. Bu gelişme, “Müdahalenin hangi noktaya kadar sağlık ve tedavi kapsamında değerlendirilebileceği, hangi noktadan sonra estetik veya insanı geliştirme amacı taşıdığı” ve “Bir müdahalenin teknik olarak mümkün olması, onun uygulanmasını gerekli ve meşru kılar mı?” sorularını gündeme getirmektedir. Günümüzde yalnızca estetik amaçlarla bedene yapılan müdahaleler değil, insan embriyosuna yönelik genetik müdahaleler, cinsiyet seçimi ve “tasarım bebek” gibi daha karmaşık meseleler de ahlaki ve fıkhi değerlendirmeyi zorunlu hale getirmektedir. Bununla birlikte hocamız, insanlığın yararını gözeten veya hayati bir zorunluluğa dayanan tıbbi müdahalelerin bu uygulamalardan ayrı değerlendirilmesi gerektiğini de belirtmiştir.
Dersin ikinci kısmında İslam’ın insan ve beden anlayışını ele alınmıştır. İslam anlayışında insan yaratılışı itibarıyla saygın ve mükerrem bir varlıktır. İnsan tasavvurunun vahiy ekseninde şekillendiğini vurgulayan Görgülü hocamız, Kur’an-ı Kerim’de insanın hem “beşeriyet” hem de “âdemiyet” yönüyle tanıtıldığını belirtmiştir. İnsanın su ve topraktan yaratılması, nutfe ve et parçası gibi biyolojik gelişim evrelerinden söz edilmesi onun beşerî yönüne, kendisine ilahî ruhtan üflenmesi ise manevi ve ahlaki boyutunu ifade eden âdemiyet yönüne işaret etmektedir. İnsanın bu iki yönüyle bir bütün olarak değerlendirilmesi, değerinin yalnızca biyolojik varlığından kaynaklanmadığını göstermektedir. İnsana tanınan bu saygınlık, ahlaki düzlemde kerâmet, hukuki düzlemde ise hurmet ve dokunulmazlık olarak karşılık bulmaktadır. İsrâ Suresi’nin 70. ayetinde insanoğlunun şerefli kılındığının bildirilmesi de insanın değerini Yaratıcı’dan aldığını ortaya koymaktadır. Bu değer kişinin şahsiyeti yanında bedenini, organlarını ve genetik yapısını da kapsamaktadır. İslam’da insanın parçacı değil, bütüncül bir yaklaşımla değerlendirildiğini belirten hocamız, Serahsî’nin “İnsanın bedeni ve organları kendisi hükmünde olup aynı şekilde saygındır” sözünün, beden ve organların da insanın sahip olduğu dokunulmazlık kapsamında bulunduğunu gösterdiğini ifade etmiştir. Bu dokunulmazlık, embriyo ve fetüs dönemlerinden başlayarak hayatın bütün evrelerini, hatta ölüm sonrasını da kapsamaktadır. Cenazenin yıkanması, kefenlenmesi ve usulünce defnedilmesi bunun bir göstergesidir. Bedenin dokunulmazlığı “canın korunması” ilkesinin bir gereğidir. “Bedeninin senin üzerinde hakkı vardır” (Buhârî, “Savm”, 51) hadisi de kişinin bedeni üzerindeki tasarrufunun sınırsız olmadığını ortaya koymaktadır. Bu nedenle beden bütünlüğünü bozan, insanı değersizleştiren veya bedeni bir metaya dönüştüren müdahaleler meşru kabul edilmemiş; kısırlaştırma, müsle, organların satıma konu edilmesi gibi uygulamalara cevaz verilmemiştir. Ülfet Görgülü hocamız bu noktada, tıbbi veya estetik müdahalelerin insanı iyileştirme ve koruma amacından uzaklaşarak bedeni değersizleştiren uygulamalara dönüşmemesi gerektiğini vurgulamıştır. Böylece İslam’ın beden anlayışı, insan bedenini üzerinde sınırsız tasarrufta bulunulabilecek bir mülk olarak değil, korunması ve kendisine saygı gösterilmesi gereken bir emanet olarak değerlendirmektedir.
Hocamız ardından, maslahat öğretisi ve bedene müdahale konusuna değinmiştir. Özetle ifade etmek gerekirse; maslahat ilkesi faydanın sağlanması ve zararın giderilmesini esas almakla birlikte, Batı’nın hazcı ve dünyevi zevkleri merkeze alan fayda anlayışından farklıdır. İslam’da gerek bireysel gerek toplumsal yararlar dünyevi ve uhrevi bir boyutta ele alınmıştır. Hocamız burada, Gazzâlî’nin maslahatla makâsıdü’ş-şerîanın korunmasını kastettiğine dikkat çekerek hükme kaynak olabilmesi için maslahatın zaruri/vazgeçilmez, kati/kesin ve külli/genel olması şartlarını aradığını belirtmiştir. Ayrıca son dönemde maslahat çalışmalarıyla bilinen İbn Âşûr’a göre kesinliğin geçerliliği açısından maslahatın kat’i, zannî ve vehmî olarak taksim edildiğini ifade etmiştir. Bu çerçeveden bakıldığında dövme, kürtaj, tercihe bağlı estetik müdahaleler, cinsiyet değiştirme ve ötanazi gibi uygulamaların İslam hukukunda cevaz verilmeyen müdahaleler arasında yer aldığını belirtmiştir. Ancak anormal olanı normal haline getirme, açık ve kesin bir yararın elde edilmesi veya bir zararın engellenmesi amacıyla yapılan tıbbi müdahalelerin meşru görülebileceğini bildirmiştir. Hakkında nakli ya da akli kesin bir delil bulunmayan bedene yönelik müdahalelerde insan haysiyetine saygı, maslahat-mefsedet dengesi, mahremiyet ilkesi gibi bileşenlerin göz önünde bulundurulması gerektiğini vurgulayarak dersini tamamlamıştır.
#MaveraünnehirYazSeminerleri
Mâverâünnehir Yaz Seminerleri | Sultanahmet Camii’nde Sabah Namazı
Mâverâünnehir Yaz Seminerleri programımızın İstanbul’da gerçekleştirilen etabının ikinci günü, Sultanahmet Camii’nde eda edilen sabah namazıyla başladı.
Sabah namazının ardından Üniversite Rektörümüz Prof. Dr. Mehmet Görmez, “Cenab-ı Hakk’ın Rahmân ismi ve rahmâniyet ilkesi” üzerine bir sohbet gerçekleştirerek şu hususları ifade etti:
Rahmân ismi, esmâ-i hüsnâdan bir isim olmanın ötesinde, tıpkı Allah lafzı gibi bütün ilâhî isimleri kuşatan câmi bir isimdir. Kur’ân-ı Kerîm’de, “De ki: İster Allah diye dua edin, ister Rahmân diye dua edin. Hangisiyle dua ederseniz edin, en güzel isimler O’nundur.” (el-İsrâ, 17/110) buyrularak Allah ve Rahmân isimlerinin aynı ilâhî hakikati ifade ettiği bildirilmiştir.
Esmâ-i hüsnâ yalnızca doksan dokuz isimden ibaret değildir. Doksan dokuz sayısı kesretten kinaye olup ilâhî isimlerin çokluğunu ve kuşatıcılığını ifade etmektedir. Allah’ın zatı nasıl sonsuz ise O’nun isim ve sıfatlarının tecellileri de sınırlandırılamaz. Rahmân ismi ise bütün bu isimleri kuşatan en câmi isimlerden biridir.
Rahmâniyet, varlığın ve kâinatın temel kanunudur. Rahmân Sûresi’nin, “Rahmân, Kur’an’ı öğretti; insanı yarattı; ona beyanı öğretti.” (er-Rahmân, 55/1-4) ayetleriyle başlaması; yaratmanın, öğretmenin, beyanın ve ölçünün Rahmân’ın rahmetinin tecellileri olduğunu göstermektedir. Sûrenin bütün ayetlerinin faili Rahmân’dır.
Rahmâniyetin müminin hayatındaki tezahürü Rahmânî ahlaktır. “Rahmân’ın kulları, yeryüzünde tevazu ile yürüyen, cahiller kendilerine hitap ettiğinde ‘selam’ diyerek geçen kimselerdir.” (el-Furkân, 25/63) ayeti; tevazu, vakar, barış ve kötülüğe iyilikle karşılık vermenin Rahmân’ın kullarının temel vasıfları olduğunu ortaya koymaktadır. Geceyi secde ve kıyamla geçirmek de bu kulluğun ayrılmaz bir parçasıdır.
Rahmânî ahlak; merhamet, isâr, ihsan ve kerem ahlakıdır. “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” (el-A‘râf, 7/156) ve “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.” (el-Enbiyâ, 21/107) ayetleri, İslam’ın bütün insanlığı ve varlığı kuşatan rahmet anlayışını ifade etmektedir. Müslümanın görevi, bu rahmeti kendi ahlakına ve bütün ilişkilerine taşımaktır.
Besmele, İslam’ın rahmet merkezli dünya tasavvurunun özüdür. Her bir Müslüman, işlerine “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” başlamaktadır. Buna göre ahlak, siyaset, iktisat, hukuk ve eğitim bu sıfat ekseninde şekillenmelidir.
Rahmânî siyaset, gücü ve iktidarı mutlaklaştırmak değil, Allah’ın rahmetini ve adaletini hâkim kılmaktır. Siyasetin vazifesi insan üzerinde tahakküm kurmak değil; insanı, hakkı, adaleti ve merhameti korumaktır.
Rahmânî iktisat, infakı, zekâtı, karz-ı haseni ve paylaşmayı esas almaktadır. Bu iktisat anlayışında sömürüye ve sınırsız kazanç arzusuna yer yoktur. Servet yalnızca belirli eller arasında dolaşan bir güç değil, toplumsal sorumluluk ve emanet vasıtasıdır.
Rahmânî hukuk, her hükmün hikmetini rahmet ilkesinde arayan bir hukuk anlayışıdır. İslam hukukunda en ağır cezaların arkasında dahi ilâhî rahmete ulaştırma gayesi bulunmaktadır. “Ancak tövbe eden, iman eden ve salih amel işleyenler başka; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir.” (el-Furkân, 25/70) ayeti, seyyiâtın dahi rahmâniyetle mükâfata dönüşebileceğini göstermektedir.
Rahmânî eğitim, insanın fıtratını esas alan ve fıtratındaki merhameti ortaya çıkaran eğitimdir. Rahmânî ahlakın, siyasetin, iktisadın ve hukukun öğretileceği eğitim sistemi de insanı yalnızca bilgiyle değil, rahmet, hikmet ve sorumluluk bilinciyle yetiştirmelidir.
İmam Gazzâlî’nin “el-Maksadü’l-Esnâ fî Şerhi Esmâillâhi’l-Hüsnâ” adlı eserinde ve İzzeddin b. Abdüsselâm’ın “Şeceretü’l-Meârif” isimli eserinde yer alan “Rahmân’ın ahlakıyla ahlaklanma” anlayışı; Allah’ın rahmâniyetini insanın varlıkla, kâinatla ve diğer insanlarla ilişkilerine taşıması anlamına gelmektedir.
Sohbetinin sonunda; insanlığın, bütün canlıların ve kâinatın yeniden Allah’ın rahmâniyetine ihtiyaç duyduğunu belirten Görmez, İslam’ın hükümlerinin rahmetten koparılarak katı bir ideolojiye dönüştürülmemesi gerektiğini vurguladı. Mâverâünnehir ve Balkanlar’da teşekkül eden medeniyetlerin aynı zamanda birer rahmâniyet medeniyeti olduğunu ifade ederek bu coğrafyaların yeniden rahmet, adalet ve merhametle buluşması niyazında bulundu.
Ardından Prof. Dr. Bünyamin Erul, Allah Teâlâ’nın rahmetini yüz parçaya ayırdığına, bunlardan doksan dokuzunu kendi katında tuttuğuna ve bir parçasını yeryüzüne indirdiğine dair hadis-i şerif çerçevesinde değerlendirmelerde bulundu. Yeryüzündeki bütün canlıların yavrularına merhametle davranmasının bu rahmetin bir tecellisi olduğunu belirtti.
Rahmân, rahmet ve rahim kelimeleri arasındaki anlam bağına dikkat çeken hocamız, ilâhî rahmetin anne rahminden başlayarak akrabalık bağlarına yayıldığını ifade etti. Bu nedenle akrabalık ilişkilerinin sıla-i rahim olarak adlandırıldığını; sıla-i rahmi korumanın Rahmân ile bağı kuvvetlendirmek, onu koparmanın ise ilâhî rahmetten uzaklaşmak anlamına geldiğini vurguladı.
Bunun akabinde Sultanahmet Camii’nin baş imam hatibi Hasan Kara, caminin banisi Gazi Sultan Ahmed Han’ın hayatından tevazu ve ihlas örnekleri aktardı.
Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin terbiyesinde yetişen Sultan I. Ahmed Han’ın henüz yirmi sekiz yaşında vefat ettiğini; vefatından sonra kaftanının altında, rahat uyumasına engel olan sert kıllardan yapılmış bir giysi bulunduğunu anlattı. Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretleri’nin bu manzara karşısında, “Ahmet, Rabbine yakınlığını bilirdim fakat bunu benden dahi gizlemişsin.” diyerek onun gizli ibadetine ve zühdüne şahitlik ettiğini ifade etti.
Sultan I. Ahmed Han’ın, Sultanahmet Camii’nin inşası sırasında tebdilikıyafetle temele indiğini, kazma ile çalıştığını ve taşıdığı taşları “Rabbim, bu Ahmet kulunun bir hizmetidir; kabul buyur.” diyerek dışarı çıkardığını aktardı. Vefatından sonra kızının rüyasına gelerek, kendisine ihsan edilen nimetlerin sebebinin büyük bir cami yaptırması değil, kimsenin görmediği bu mütevazı hizmet olduğunu söylediğine dair rivayeti paylaştı.
Tevazunun insanı yükselttiğini, kibrin ise insanı alçalttığını vurgulayan Hasan Hoca, Sultan Ahmed Han’ın ihlasının ve tevazusunun Sultanahmet Camii’nin manevi iklimine sindiğini; asırlar boyunca camiyi ziyaret eden insanların bu iklimden nasiplendiğini ifade etti.
Anadolu irfanını Türkiye’mize yaymak için gayret eden değerli Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Rektörü Semih Aktekin hocamıza ziyareti ve kitap hediyeleri için teşekkürler. Erenlere selam olsun.
إِنَّا لِلّهِ وَإِنَّا إِلَيْهِ رَاجِعونَ
“Allah’tan geldik yine ona döneceğiz”
Biz razıyız, Rabbim razı olsun.
Babacığım, mekanın cennet olsun.
▫️Cenaze Namazı: Tokat-Artova Kızılca Camii [yarın Cuma Namazını müteakip]
▫️Defin: Ahmetdanişment Köyü Mezarlığı
İDE Uluslararası | Mâverâünnehir Yaz Seminerleri
Dr. Hadi Adanalı Hocamız, İDE Uluslararası Mâverâünnehir Yaz Seminerleri kapsamında gerçekleştirdiği ikinci dersinde erdemlerin mahiyeti ile ahlaki ve zihinsel erdemler arasındaki ilişkiyi ele aldı. Erdemin tek seferlik doğru bir davranışla ortaya çıkmadığını, zaman içinde kazanılarak insanın karakterine yerleşen ve süreklilik gösteren bir yatkınlığa dönüştüğünü ifade etti. Bu çerçevede erdemleri, kişinin belirli durumlarda belirli düşünce, duygu ve davranışlara yönelmesini sağlayan içsel yatkınlıklar şeklinde açıkladı. Erdemli bir kişilikte tutarlılık ve bütünlük arandığını, bilinçli bir tercih olmadan gerçekleşen ve tesadüfen iyi sonuç doğuran eylemlerin erdem kapsamında değerlendirilemeyeceğini vurguladı. Çocukların her ne kadar bildiğimiz şekliyle erdemlere sahip olmasalar da erdemli olabilme kabiliyeti taşıdıklarını belirtti. Dersin devamında Aristoteles’in nazari hikmet ve ameli hikmet ayrımından hareketle zihinsel erdemler ile davranışa yansıyan ahlaki erdemler üzerinde duruldu. Nazari hikmet bilme, anlama ve hakikati kavrama süreçleriyle; ameli hikmet ise doğru tutumu uygun şartlarda hayata geçirmekle ilişkilendirildi. Bununla birlikte kanaat, cesaret, affetme, yardım etme ve sevgi gibi erdemler hem zihinsel bir değerlendirme hem de davranışsal bir yön taşır. Bu sebeple zihinsel ve ahlaki erdemler birbirini tamamlayan iki boyut olarak karşımıza çıkar.
Hocamız, erdem ile ölçülük (orta yol) arasındaki ilişkiyi kızgınlık üzerinden açıklamaya çalıştı. Kızgınlık doğru sebeple, doğru kişiye, doğru zamanda ve gerektiği kadar yöneltildiğinde erdemli bir tavra dönüşebilir. Gereken yerde tepki göstermemek bir eksiklik oluştururken, her durumda öfkelenmek de insanı ölçüden uzaklaştırır. Erdem, duyguları bastırmak yerine onları yerinde ve ölçülü yönetmeyi gerektirir. Sevgi de bu çerçevede ele alındı. Sevginin iç dünyada yaşanan bir hisle sınırlı kalmadığını, sevilen varlığa yönelik davranışlarda karşılık bulduğunu ifade eden Hocamız, duyguların eğitim, alışkanlık ve tefekkür yoluyla şekillendirilebileceğini söyledi. Dünyevi varlıklara yönelik sınırsız sevginin ifrata dönüşebileceğini, Allah ve Peygamber sevgisinin ise farklı bir değerlendirme gerektirdiğini belirterek orta yol ilkesinin her duruma aynı biçimde uygulanamayacağını vurguladı.
Dersin bir diğer başlığını erdemlerin tarihsel ve kültürel tezahürleri oluşturdu. Hocamız, toplumların farklı erdem tasnifleri geliştirdiğini ve aynı erdemin çeşitli dönemlerde farklı biçimlerde anlaşılıp ortaya çıkabildiğini söyledi. Geçmişte daha çok savaş meydanındaki cesaretle ilişkilendirilen başat erdem kahramanlığın, günümüzde haksızlık karşısında konuşmak ve bunun sonuçlarını göze almak şeklinde tezahür edebilebileceğini belirtti. Adalet, hikmet, cesaret ve merhamet çağları aşan değerlerini korurken, bunların somut durumlarda nasıl uygulanacağı tarihsel şartlara göre yeniden değerlendirilir. Dolayısıyla değişen, erdemlerin değeri değil, hayata yansıma biçimleridir.
Dersin ikinci kısmında bilme arzusu, merak ve ilmî tevazu gibi zihinsel erdemler ele alındı. Hocamız, Hz. Âdem’e isimlerin öğretilmesi kıssasının insanın bilme yetisine işaret ettiğini, ancak bu yetinin merak, çaba ve öğrenme arzusuyla desteklenmesi gerektiğini ifade etti. İlmî birikimin bilme kabiliyeti ile öğrenme arzusunun birleşmesinden doğduğunu; bu arzuyu kaybeden insanın hayat ve hakikatle bağının zayıflayacağını söyledi. Bunun yanında insanın bilgi bakımından kendi sınırlarını tanıması gerektiğini belirtti. Kârûn’un sahip olduklarını kendi bilgisine bağlayan tutumunu entelektüel kibrin bir örneği olarak değerlendirdi. İlmî tevazunun ise insanın eksiklerini fark etmesi, kendisini muhasebeye tâbi tutması ve başkalarından öğrenebileceğini kabul etmesiyle geliştiğini ifade etti. İlmî tevazunun doğal bir sonucu olarak açık fikirlilik üzerinde duran Hocamız, insanın farklı düşünceleri başlangıçta reddetmeden dinlemesi ve karşısındaki kişinin haklı olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurması gerektiğini söyledi. Açık fikirlilik, insanın kendi kanaatinden hemen vazgeçmesini gerektirmez; kendi düşüncesini mutlaklaştırmadan yeni bilgiye yönelik açılmasını sağlar. Kur’an-ı Kerim’de peygamberlere karşı ileri sürülen “Atalarımızı bu yol üzerinde bulduk” şeklindeki itirazların, sorgulamadan geleneğe bağlanmayı ve zihinsel kapalılığı gösterdiğini belirtti.
Bu noktadan zihinsel cesaret konusuna geçen Hocamız, insanın alıştığı düşünce sınırlarının dışına çıktığında endişe yaşayabileceğini, ancak hakikat arayışının bu rahatsızlığı göze almayı gerektirdiğini ifade etti. Yanılma ihtimalinden korkarak yeni düşüncelere yaklaşmamak, insanı kendi zihinsel sınırları içine hapseder. Çağdaş psikolojide “güvenlik zonu” olarak bilinen bir kavramın epitemolojiye uygulanabilir. Yeni bilgilere ulaşabilmek insanın “epistemik güvenlik zonunu” terketmesini gerektirir. Tersinden epistemik güvenlik zonlarını terk etmeyenler yine psikolojide yeni bir kavram olarak işlenen “yankı odaları”na kendilerine hapsedebilirler. Kişinin yalnızca kendi görüşlerini doğrulayan insanları ve kaynakları takip etmesi böyle bir durumdur; insanın farklı seslerle karşılaşmasını önler ve sürekli kendi düşüncesinin yankısıyla başbaşa bırakır. Gerçek öğrenme ise kişinin kendi sınırlarının dışına çıkması ve başkalarının düşünme biçimlerini anlamaya çalışmasıyla mümkün hâle gelir. Bu bağlamda bilişsel empatiyi de ele alan Hocamız, karşıdaki kişinin düşüncesini benimsemeden onun hangi şartlar ve gerekçeler doğrultusunda belirli bir sonuca ulaştığını anlamaya çalışmanın önemli bir zihinsel erdem olduğunu vurguladı.
Dersin son kısmında Kur’an ve sünnetin sunduğu erdemlerin evrenselliği ele alındı. Hocamız, adalet, hikmet, cesaret, doğruluk ve merhamet gibi erdemlerin çağları aşan bir yön taşıdığını, Hz. Peygamber’in de bu değerlerin hayata yansımış en güzel örneğini sunduğunu ifade etti. Bununla birlikte erdemlerin somut durumlarda nasıl uygulanacağına karar verirken kişiler, şartlar ve sonuçların birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekti. Son olarak Allah sevgisi ile karşılıklılık arasındaki ilişkiye değinen Hocamız, Allah’ın rahmeti, merhameti ve insana bahşettiği nimetlerin O’na yönelen sevginin temelini oluşturduğunu söyledi. Karşılıklılığın da dostluk, sevgi, selamlaşma ve aile ilişkilerinde adaleti ve sürekliliği sağlayan temel ilkelerden biri olduğunu vurgulayarak dersi tamamladı.
#MaveraünnehirYazSeminerleri
İDE Uluslararası | Kırgızistan İslam Akademisi ile Mutabakat Protokolü
İslam Düşünce Enstitüsü ile Kırgızistan'ın Tokmok şehrinde kurulan İslam Akademisi arasında akademik iş birliğini güçlendirecek Mutabakat Zaptı imzalandı.
Anlaşma kapsamında lisansüstü öğrenci eğitimi, yaz eğitim programları, ortak araştırmalar, konferanslar, yayın ve akademik kaynak paylaşımı ile dil eğitimleri gibi birçok alanda iş birliği gerçekleştirilecek.
Bu protokolün, iki kurum arasında ilim, düşünce ve akademik dayanışmayı güçlendirerek Maveraünnehir ile Türkiye arasında yeni ortak çalışmalara vesile olmasını temenni ediyoruz.
İDE Uluslararası | Mâverâünnehir Yaz Seminerleri
V. Mâverâünnehir Yaz Seminerleri kapsamında gerçekleştirilen “İslam Düşüncesinde Usûl ve Metodoloji” dersinde Prof. Dr. Mehmet Görmez, “Ulûm-i İslâmiyye ne işe yarar? İslâmî ilimler bugüne ne söyler?” soruları çerçevesinde İslâmî ilimlerin gayesini, usûlün mahiyetini ve klasik ilimlerin çağımızla nasıl ilişki kurması gerektiğini ele aldı. Ders boyunca, İslâmî ilimlerin yalnızca geçmişten aktarılan bir bilgi mirası değil; vahyi doğru anlamayı, onu hayatla buluşturmayı ve çağın meselelerine çözüm üretebilmeyi mümkün kılan bir metodoloji olduğu vurgulandı.
Hocamız, İslâmî ilimlerin ortaya çıkış gayesinin naslardan doğru hüküm çıkarmak ve İslâm’ın sürekliliğini temin etmek olduğunu ifade etti. Ancak bugün asıl mesele, hadis, fıkıh, tefsir ve diğer klasik ilimleri yalnızca okumak değil; onların bugünün insanına ne söylediğini ve çağdaş meselelerle nasıl ilişki kurduğunu ortaya koyabilmektir. Bu noktada karşı karşıya bulunduğumuz temel sorunun bilgi eksikliği değil, bir usûl problemi olduğu belirtildi.
Bu çerçevede Ulûm-i İslâmiyye ile meşgul olanlar Ashâb-ı Kehf kıssası üzerinden örneklendirildi. Ashâb-ı Kehf uzun yıllar sonra uyandıklarında bambaşka bir dünyayla karşılaşmış, yanlarında getirdikleri para artık hiçbir değer ifade etmez hâle gelmişti. Benzer şekilde bugün de klasik eserleri okuyup ilimleri tahsil ediyor; ancak bu birikimi yaşadığımız dünyanın diliyle yeniden kuramıyor ve hayatın içine taşıyamıyorsak, bilgi ile vakıa arasındaki bağ kopmuş oluyor. İşte usûlün temel vazifesi de bu irtibatı yeniden kurabilmektir.
Bu noktada hocamız, İslâm düşünce geleneğinde ilim ile amel arasındaki ilişkinin merkezî önemine dikkat çekti. İmam Gazzâlî’nin İhyâ’sı, Hatîb el-Bağdâdî’nin İktidâu’l-İlmi el-Amel'i, Âcurrî’nin Ahlâku’l-Ulemâ'sı, İbn Abdilberr’in Câmiʿu Beyâni’l-İlm, İbnü’l-Cevzî’nin Telbîsü İblîs'i ve Tâhâ Abdurrahman’ın Suâlü’l-Amel adlı eserleri üzerinden ilmin amelden kopmasının doğuracağı kriz ele alındı. Buradaki amelin yalnızca bireysel ibadetler değil; ilmin toplumsal hayata, vakıaya ve medeniyete dönüşmesi anlamına geldiği vurgulandı.
İlim ile hayat arasındaki bu ilişkinin nasıl kurulacağını açıklamak üzere hocamız, dinî metinleri anlamanın beş mertebesinden söz etti. İlk mertebe nakil, tercüme, rivayet ve taklit düzeyidir; burada henüz gerçek anlamda ilim başlamamıştır. İkinci mertebede metin açıklanır ve yorumlanır. Üçüncü mertebede ise hükümlerin illetini, hikmetini ve makâsıdını kavrayan ehl-i tahkik ortaya çıkar. Dördüncü mertebe, bu bilgiyi hayata ve vakıaya taşıma aşamasıdır. Beşinci ve en üst mertebe ise bütün bu aşamaları kuşatan ve yeni meseleler karşısında usûle bağlı çözümler üretebilmeyi ifade eden içtihat mertebesidir.
Bu anlayışın sağlıklı biçimde inşa edilebilmesi için vahyin insana ulaşırken kullandığı üç beşerî aracın doğru anlaşılması gerektiği ifade edildi. Bunlardan ilki dildir. İlâhî hakikat, çok anlamlı ve sınırlı bir beşer diliyle ifade edilmiştir; bu sebeple dilin imkân ve sınırlarını belirleyen şey usûldür. İkinci araç Hz. Peygamber'dir. Vahiy ilâhî olmakla birlikte onu tebliğ eden peygamber beşerdir ve onun risâlet göreviyle beşerî yönü birlikte değerlendirilmelidir. Üçüncü araç ise tarihî ve toplumsal bağlamdır. Vahiy belirli bir zaman ve mekâna hitap etmiş; dolayısıyla nüzûl ortamı, ayetlerin anlaşılmasını mümkün kılan vazgeçilmez bir unsur olmuştur. Bu üç unsurla sahih bir ilişki kurabilmenin yolu ise usûlden geçmektedir.
Dersin son bölümünde hocamız, usûlün birbirinden bağımsız kurallar bütünü değil, bütün İslâmî ilimleri birbirine bağlayan bir ilişkiler ağı olduğunu vurguladı. Tenzil ile tekvin, tenzil ile teşrî, akıl ile nakil, lafız ile mana, zahir ile bâtın, maksat ile vesile, sabite ile değişken ve tenzil ile tevil gibi on yedi temel ilişkinin bu bütünün omurgasını oluşturduğu ifade edildi. Bu ilişkilerden herhangi birinin zedelenmesi, düşünce sisteminin bütününü etkilemekte; nitekim tenzil ile tekvin arasındaki bağın zayıflaması, ilimler arasındaki bütünlüğün kaybolmasına ve İslâmî ilimlerin tabiat ve kâinatla kurduğu ilişkinin zayıflamasına yol açmaktadır.
Özetle derste, usûlün yalnızca fıkıh usûlüne ait teknik bir disiplin olmadığı; vahyi, insanı, dili, tarihi ve hayatı aynı bütün içerisinde okuyabilmeyi sağlayan kapsamlı bir düşünme yöntemi olduğu vurgulandı. İslâmî ilimler, ancak bu bütüncül usûl anlayışıyla geçmişten devraldığı mirası bugünün dünyasına taşıyabilir ve geleceğe dair sahih bir istikamet ortaya koyabilir.
#MaveraünnehirYazSeminerleri
İDE Uluslararası | Mâverâünnehir Yaz Seminerleri
Mâverâünnehir Yaz Seminerlerinin bugünkü oturumunda Enstitü Başkanımız Prof. Dr. Mehmet Görmez, Kur’ân-ı Kerîm’deki mesellerden hareketle vahyin tarih içindeki serüvenini ve usûlün medeniyet inşasındaki kurucu rolünü ele aldı.
Kur’ân-ı Kerîm’deki her mesel başlı başına bir anlam dünyasıdır. Bu sebeple Kur’an yalnızca hükümleriyle değil, meselleriyle de yeniden okunmalıdır. Meseller, teşbih ve istiâreden farklı olarak hakikati zihne yaklaştıran, insana tefekkür ve edebî zevk kazandıran ilahî bir anlatım biçimidir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah gökten bir su indirdi; dereler kendi hacimleri ölçüsünde aktı. Sel, üste çıkan köpüğü alıp götürdü. İnsanların süs eşyası veya başka bir fayda elde etmek için ateşte erittikleri madenlerde de buna benzer bir köpük oluşur. İşte Allah hak ile bâtılı böyle temsil eder. Köpük yok olup gider; insanlara fayda veren ise yeryüzünde kalır. Allah işte böyle misaller verir.” (er-Ra‘d, 13/17) buyurur. Yine “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onun gereğini yerine getirmeyenlerin durumu, sırtında kitaplar taşıyan merkebin durumuna benzer.” (el-Cum‘a, 62/5) ve “Eğer biz bu Kur’an’ı bir dağa indirseydik, Allah korkusundan onun boyun eğerek paramparça olduğunu görürdün. İşte biz bu misalleri insanlar düşünsünler diye veriyoruz.” (el-Haşr, 59/21) ayetleri de mesellerin tefekküre açılan kapılar olduğunu gösterir.
Meselleri anlayabilmek için tefekkür, gerçek anlamda tefekkür edebilmek için de Kur’an’ın mesellerini anlamak gerekir. Kur’an’da yer alan meseller yalnızca bir belâgat sanatı değil, insanın hakikati kavramasına rehberlik eden ilahî bir eğitim yöntemidir.
Fahreddin er-Râzî, er-Ra‘d sûresinin 17. ayetinde geçen, “Allah gökten bir su indirdi; dereler kendi hacimleri ölçüsünde aktı. Sel, üste çıkan köpüğü alıp götürdü… İşte Allah hak ile bâtılı böyle temsil eder… Allah işte böyle misaller verir.” ayetine dikkat çekerek buradaki suyun vahiy ve Kur’an’ı, vadilerin ise insanlar ve devletleri temsil ettiğini söyler. Bu benzetmeye göre vahiy bir nehir gibi Hira Mağarası’ndan doğmuş; aktığı her yerde insanı arındırmış, ilim ve medeniyet inşa etmiştir. Mâverâünnehir’de, Endülüs’te ve Kuzey Afrika’da aynı nehir farklı medeniyet havzalarına hayat vermiştir. İslam Düşünce Enstitüsü’nün kuruluş gayesi de bu vahiy nehrini yeniden akıtmaktır.
Ancak tarih boyunca bu nehir iki büyük tehlikeyle karşılaşmıştır. İlki, ana mecradan ayrılan kolların zamanla ana kaynakla bağını koparmasıdır. Ana nehirle irtibatını koruyan yapılar mezhepleri oluşturmuş, farklı coğrafyaları beslemiş ve İslam düşüncesini zenginleştirmiştir. Buna karşılık ana kaynaktan kopan yapılar zamanla hizip ve fırkalara dönüşmüştür.
İkinci tehlike ise vahiy suyuna yabancı unsurların karışmasıdır. Uydurma rivayetler, aşırıların tahrifleri, bâtıl ehlinin dine kattıkları ve cahillerin yanlış tevilleri, vahyin safiyetini bozan başlıca sebepler olmuştur. Henüz hicrî birinci asrın sonlarında Kur’an’ın lafzını değiştiremeyenler bu defa anlamını tahrif etmeye yönelmiş, hadislerin arasına da uydurma rivayetler karıştırılmıştır.
Cenâb-ı Hak, “Şüphesiz zikri (Kur’an’ı) biz indirdik; onu koruyacak olan da elbette biziz.” (el-Hicr, 15/9) buyurarak vahyin korunacağını vaat etmiştir. Bu ilahî muhafaza, tarih boyunca ulûm-i İslâmiyye sayesinde gerçekleşmiştir.
Ulûm-i İslâmiyye, İslam medeniyetini dört temel unsur üzerine inşa etmiştir. Mevcudiyet, Kur’an ve sünnet sayesinde dinin asli varlığını korumuştur. Meşruiyet, fıkıh ve ahlâk yoluyla dinî hayatın sağlam zeminini oluşturmuştur. Makuliyet, kelâm ve felsefe aracılığıyla aklın sorularına cevap vererek inancı temellendirmiştir. Mevsûkiyet ise hadis ve haber ilimleri sayesinde rivayetlerin güvenilirliğini teminat altına almıştır. Böylece vahiy nehri karşılaştığı bütün tehlikelere rağmen akmaya devam etmiş ve medeniyetin kurucu kaynağı olmuştur.
Bu süreçte asıl belirleyici olan, her ilmin bir usûle, menhece, mîyara, mîzana ve furkana sahip olmasıdır. Bu sebeple usûl ilimleri bütün İslâmî ilimlerin omurgasını oluşturur. Başta usûl-i fıkıh olmak üzere usûl ilimleri yalnızca kurucu nasları doğru anlamanın değil, kurucu nas ile hayat, vahiy ile akıl ve gelenek ile gelecek arasında sahih bir ilişki kurmanın da temelidir.
Bunu açıklamak için kumaş üreten bir fabrika örneği verilebilir. Her gün binlerce metre kumaş üreten bir fabrikanın her metresinde delik oluştuğunu düşünelim. Bir çözüm, binlerce işçi çalıştırarak bu delikleri tek tek dikmektir. Diğer çözüm ise deliklere sebep olan makineyi tamir etmektir. Kalıcı çözüm ikinci yoldur. Bugün yanlış fetvaların ve hatalı tevillerin çözümü de tek tek sonuçlarla uğraşmak değil, onları ortaya çıkaran usûlü yeniden inşa etmektir.
Dinin asılları vahiy ile belirlenir; ancak akıl ile temellendirilir. İmam Mâtürîdî’nin ifadesiyle, “Vahyi yüceltmek için aklı küçültmeyin; aklı yüceltmek için de vahyi küçültmeyin.” Vahiy dışarıdan gelen bir akıl, insan aklı ise içeriden işleyen bir akıldır. Aklî ilimler gıda, naklî ilimler ise ilaç gibidir. Gıdayı ilaç yerine, ilacı da gıda yerine koymak dengeyi bozar. Bu dengeyi sağlayan ise usûldür.
On sekizinci yüzyıldan itibaren vahiy nehrinin akışı yavaşlamış, bu duruma karşı farklı çözüm arayışları ortaya çıkmıştır. Bir kesim çareyi yalnızca Hira’ya dönmekte görmüş; Kur’an ve sünnete dönüşü esas alırken tarih boyunca ortaya çıkan her yeniliği bid‘at kabul etmiştir. Bir başka kesim vahiy suyunu modern laboratuvarlarda tahlil etmeye çalışmış; modern düşünceyi esas almıştır. Bir diğer anlayış ise suyun kirlenmemesi için önüne bent kurmayı tercih etmiş; oysa akan suyun temiz, duran suyun ise zamanla kirli hâle geldiğini gözden kaçırmıştır.
İhtiyaç duyulan ise vahiy nehrini yeniden akıtmaktır. Geçmişte usûl ve menhec ilimleri bu nehrin akışını nasıl sağladıysa, bugün de tecdid, ihya ve ıslah anlayışıyla aynı görev yeniden üstlenilmelidir. İlim, hikmet, marifet, usûl ve menhec üzerine kurulan bu çabanın hedefi, İslam medeniyetinin mevcudiyetini, meşruiyetini, makuliyetini ve mevsûkiyetini yeniden inşa etmektir.
#MaveraünnehirYazSeminerleri
İspanya Başbakanı Pedro Sánchez’den her zaman olduğu gibi haydutlara müthiş meydan okuyor:
“İspanya, tarihin doğru tarafında durmaktadır.”
“Gazze’de yaşananlar bir soykırımdır.”
“Hanımefendiler, beyefendiler… Benimle birlikte söyleyin: Bu bir soykırımdır!”
Bugün, Türkiye’nin farklı üniversitelerinden kıymetli akademisyenlerin katılımıyla “Üniversite Üzerine Düşünmek, İslam Üniversitesi ve TİBU” başlıklı çalıştayımızı gerçekleştirdik.
İslam üniversitesi fikrinin teorik temellerinden TİBU’nun akademik vizyonuna; lisans ve lisansüstü eğitimden araştırma önceliklerine kadar pek çok konuyu ortak akıl ve istişare anlayışıyla ele aldık.
Katkılarıyla çalıştayımıza değer katan tüm hocalarımıza teşekkür ediyor; çalıştayımızın üniversitemizin kuruluş sürecine ve yükseköğretim alanındaki akademik tartışmalara katkı sunmasını temenni ediyoruz.
İDE Uluslararası | Mâverâünnehir Yaz Seminerleri
Seminer dizimizin bugünkü oturumu, hocamız Dr. Hadi Adanalı’nın “Erdem Ahlakı ve Zihinsel Erdemler” başlıklı dersi ile başladı. Hocamız öncelikle, insanlık tarihi boyunca öne çıkan temel ahlak görüşlerini ana hatlarıyla tasnif etti. Bu bağlamda ilk olarak, kendi içinde bir inanç ve değerler bütünlüğü barındıran, referanslarını kutsal metinlerden alan dini ahlak sistemlerine değindi. Ardından, bugünkü asıl odağı teşkil eden erdem ahlakının, hiçbir toplumun ya da kültürün tekelinde olmadığını vurguladı.
Erdem ahlakı, insanlığın ortak mirası olarak yeryüzündeki tüm toplumlarda doğal bir yaşayış ve kurgulayış biçimi şeklinde tezahür etmektedir. Her birey bu erdemlerden farklı yoğunluklarda nasiplense de, hiçbir insanın bu niteliklerden tamamen mahrum kalması mümkün değildir. Bu yönüyle erdem ahlakı doğrudan insan olmanın özünü temsil eder. Tarihsel kökenleri itibarıyla bu yaklaşımı ilk kez felsefi bir zeminde işleyen ve sistemleştiren Atina ve İyonya site devletleri olmuştur.
Günümüz dünyasında etkinliğini sürdüren diğer bir büyük ekol ise Immanuel Kant ile özdeşleşen ödev ahlakıdır. Kant’ın sisteminde ahlak, coğrafi, tarihi ya da kültürel koşullardan etkilenmeyen aşkın bir niteliğe sahiptir ve kategorik buyruklar üzerine kuruludur. Bu yaklaşıma göre bir eylemin ahlaki değeri, hiçbir istisnaya yer bırakmaksızın mutlak ilkelere bağlı olmasına dayanır. Nitekim Kant’a göre bir kurala tam manasıyla uymak, arada bir istisnalar tanımaktan daha tutarlıdır. Ödev ahlakının bu katı ve tavizsiz yapısına karşılık, Batı dünyasının finans, piyasa ve uluslararası ilişkiler gibi pratik alanlarında pragmatizme dönüşen faydacı ahlak görüşü egemendir. Jeremy Bentham ve John Stuart Mill gibi düşünürlerce temellendirilen faydacılık, eylemlerin ahlakiliğini ürettikleri sonuçlara göre değerlendirir ve temel ilke olarak en yüksek sayıda insan için en yüksek oranda fayda sağlamayı ya da zararı en aza indirmeyi hedefler. İslam ahlak felsefesindeki maslahat ilkesiyle de benzeşen bu faydacı yaklaşım, ödev ahlakının katı kurallarına pratik bir alternatif sunar.
Hocamız seminerin ilerleyen bölümlerinde, Sokrates’in felsefesinden hareketle erdem kavramının zihinsel boyutlarını derinlemesine inceledi. Sokrates, sofistlerin iddia ettiği kültürel ahlaki göreceliliğe karşı çıkmış ve toplumsal geleneklerin körü körüne kabul edilmesini eleştirmiştir. Sofistler ahlaki değerlerin bireye göre değiştiğini savunsalar da toplumsal düzeni korumak adına geleneklere uyulmasını vaaz ederken Sokrates, geleneklerin de rasyonel bir süzgeçten geçirilmesi gerektiğini savunmuştur. Sokrates’in kendi bilmediğinin farkında olma hali, felsefi literatürde üst biliş olarak adlandırılan ve erdemin temelini oluşturan bir zihinsel uyanıştır. Bu doğrultuda klasik ahlak felsefesinde hikmet, adalet, şecaat ve iffet olmak üzere dört temel kardinal erdem öne çıkmaktadır. Batı düşüncesinde iffet yerine daha çok ölçülülük ve itidale vurgu yapılırken, bizim kültür coğrafyamızda iffet kavramı merkezi bir rol oynamaktadır. Ancak hocamızın asıl dikkat çektiği yenilikçi alan, geleneksel davranışsal erdemlerin ötesinde, son dönemlerde çağdaş felsefe literatüründe geniş yer bulan bilişsel ve zihinsel erdemlerdir. Nasıl ki pratik hayatımızda tekrarlanan eylemler zamanla ahlaki davranış alışkanlıklarına dönüşüyorsa, zihin dünyamızın da kendine has düşünme ve anlama alışkanlıkları mevcuttur. Entelektüel ya da epistemik erdemler olarak da adlandırılan bu nitelikler, zihnin bilgiyi işleme ve hakikate ulaşma sürecindeki mükemmelliğini ifade eder.
Zihinsel erdemlerin başında, Kant’ın aydınlanma felsefesinde bilme cüreti olarak kavramsallaştırdığı entelektüel cesaret gelmektedir. Kişinin otorite figürlerinin veya dogmaların gölgesinde kalmadan, bilme ve hakikati arama riskini göze alabilmesi zihinsel bir erdemdir. Bununla doğrudan bağlantılı olan entelektüel dürüstlük ise, konjonktüre, çıkarlara veya bulunulan ortama göre fikir değiştirmemeyi, zihinsel bir tutarlılık sergilemeyi gerektirir. Bir diğer kritik zihinsel erdem olan tarafsızlık, bireyin kendi ön yargılarından ve aidiyetlerinden sıyrılarak olayları objektif bir biçimde değerlendirebilme yetisidir. Her ne kadar insan doğasının ve aidiyet bağlarının tarafsızlığı zorlaştıran genetik ve kültürel kodları bulunsa da, tarafsız kalabilmek entelektüel gelişimin en üst basamaklarından biridir. Özerklik veya zihinsel muhtariyet ise, Yaratıcı’nın insana bahşettiği akıl ve muhakeme yetisini, başkalarının vesayetine bırakmadan bağımsızca işletebilme sorumluluğudur. Zihinsel empati erdemi, insanın kendi dogmatik kalıplarını kırarak başkalarının düşünce dünyasını ve olayları algılama biçimlerini anlama çabasını içerirken; sebat ve azim erdemi ise bir entelektüel arayışın veya hakikat yolculuğunun zorlukları karşısında zihinsel bir istikrar koruyabilmeyi ifade eder.
Seminerin son kısmında hocamız, ilahiyat eğitimi ve dini ilimlerin modern dönemdeki seyri üzerinden felsefenin önemine dair tespitlerde bulundu. Türkiye’deki ilahiyat vizyonunun beşerî ve sosyal bilimlerle, bilhassa felsefeyle entegre bir biçimde gelişmesinin dini hayattan koparmadığını, aksine dinin hayatla yeniden sağlıklı bir bağ kurmasını sağladığını belirtti. Dini alanın sadece kalıplaşmış naslara indirgenerek felsefi ve eleştirel düşünceden soyutlanması, zihin dünyasını daraltmakta ve epistemik kapsamı niteliksizleştirmektedir. Akla ve felsefeye mesafeli yaklaşan bazı dogmatik çevrelerin aksine, Kur’an-ı Kerim’in insanı sürekli kozmosu, varlığı ve kendini sorgulamaya teşvik ettiği unutulmamalıdır. Sonuç olarak, insanın gerek ahlaki gerekse zihinsel gelişiminde, karşılaştığı toplumsal baskıları, genetik eğilimleri ve kültürel kodları eleştirel bir süzgeçten geçirebilmesi yegâne çıkış yoludur. Bireyin ancak bu rasyonel inceleme, özeleştiri ve entelektüel dürüstlük sayesinde taklitçi bir zihniyetten kurtulup gerçek manada erdemli bir karaktere ve aydınlanmış bir akla ulaşabileceği vurgulanarak oturum nihayete erdirildi.
#MaveraünnehirYazSeminerleri
İDE Uluslararası | Mâverâünnehir Yaz Seminerleri
Prof. Dr. Mehmet Akif Koç hocamız Arapça olarak gerçekleştirdiği dersinde, “İslam araştırmalarında öncelikler” meselesini ele aldı. Konuşmasında çağdaş İslam araştırmalarının karşı karşıya bulunduğu temel sorunları, ilmî önceliklerin nasıl belirlenmesi gerektiğini ve araştırmacıların yönelmesi gereken çalışma alanlarını kapsamlı bir şekilde değerlendirdi.
Konuşmasının başında günümüz bilgi çağının en belirgin özelliğinin, bilginin eşi görülmemiş bir hızla çoğalması olduğunu belirten hocamız, günümüz araştırmacısının temel probleminin bilgiye ulaşamamak değil, bilgi yığını içerisinde esas olanı ayırt edebilmek olduğunu ifade etti. Bilgi üretimindeki niceliksel artışın tek başına bilimsel ilerlemeyi garanti etmediğini; asıl meselenin hangi soruların öncelikli olduğunu belirleyebilmek ve sınırlı zaman ile imkânları gerçek ihtiyaçlara yönlendirebilmek olduğunu vurguladı. Bu çerçevede ilk dönem İslam ilimlerinin teşekkül sürecine değinen hocamız, klasik ilimlerin rastgele değil, dönemin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde tedricî olarak ortaya çıktığını belirtti. Tefsir faaliyetlerinin Kur’an’ın anlaşılmasına duyulan ihtiyaçla başladığını, zamanla kapsamlı tefsirlere dönüştüğünü; rivayetlerin çoğalmasıyla birlikte bunların derlenmesi, ravilerin güvenilirliğinin tespiti, hadis yolculukları ve bibliyografik çalışmalar gibi yeni ilim dallarının geliştiğini ifade etti. Böylece her ilmî faaliyetin kendisinden önce ortaya çıkan bir ihtiyacın ürünü olduğunu, bir sonraki aşamanın da önceki birikim üzerine inşa edildiğini dile getirdi. Bu tarihî tecrübenin, ilmî çalışmalarda önceliğin her zaman ihtiyaçların doğru teşhis edilmesi olduğunu gösterdiğini vurguladı.
Hocamız, günümüz İslam araştırmalarında yaşanan temel problemin ise araştırmacı veya kurum eksikliğinden ziyade, ilmî önceliklerin doğru belirlenememesi olduğunu ifade etti. Bu durumun araştırma konularının tekrarlanmasına, bilimsel enerjinin dağılmasına ve gerçek problemlerin ihmal edilmesine yol açtığını belirtti. Ayrıca davetçi, geleneksel eğitim almış âlim ve akademik araştırmacının farklı görev ve yöntemlere sahip olduğuna dikkat çekerek, bu roller arasındaki sınırların belirsizleşmesinin ilmî standartların zayıflamasına neden olduğunu dile getirdi.
Akademik araştırmanın mahiyetine de değinen hocamız, bir kitabın yazılış amacı ile lisansüstü tezlerin amacı arasında temel bir fark bulunduğunu ifade etti. Akademik bir çalışmanın, yalnızca mevcut bilgileri derlemekten ibaret olmadığını; öncelikle konuya dair bütün literatürün incelenmesini, mevcut çalışmaların değerlendirilmesini ve bilgi dünyasında hâlen doldurulmayı bekleyen boşluğun tespit edilmesini gerektirdiğini belirtti. Bu bağlamda, her araştırmacının kendisine “Bu çalışma yapılmamış olsaydı, bilimsel bilgi birikiminde hangi eksiklik devam edecekti?” sorusunu yöneltmesi gerektiğini vurgulayarak, bir araştırmanın değerinin hacminden veya içerdiği bilgi miktarından değil, mevcut literatüre sunduğu özgün katkıdan kaynaklandığını ifade etti.
Konuşmasının devamında, İslam araştırmalarının gelişebilmesi için araştırmacıların yeni ilmî araçlara yönelmelerinin zorunlu olduğunu belirten hocamız, özellikle Süryanice, İbranice, Ugaritçe, Asurca ve Latince gibi klasik dillerin öğrenilmesinin önemine dikkat çekti. Tarih, dinler tarihi ve Kur’an’ın nüzul ortamına ilişkin birçok temel metin ve arkeolojik bulgunun bu diller aracılığıyla incelenebildiğini ifade etti. Ayrıca İslam araştırmaları açısından büyük önem taşıyan birçok ansiklopedi, indeks ve bibliyografik çalışmanın Müslümanlardan önce Batılı araştırmacılar tarafından hazırlanmış olmasını, araştırma önceliklerimizin doğru belirlenememesinin dikkat çekici bir sonucu olarak değerlendirdi.
Hocamız, öncelikler meselesinin en yetkin örneğinin ise Hz. Peygamber’in hayatında görüldüğünü ifade etti. Siyer boyunca bütün kararların şartların doğru okunması, hedeflerin isabetli belirlenmesi ve önceliklerin doğru sıralanması üzerine kurulduğunu belirterek; tevhid ilkesinin hiçbir zaman taviz konusu yapılmadığını, buna karşılık davet yöntemlerinin şartlara göre değişebildiğini dile getirdi. İlk dönemde toplumun zayıf kesimlerinin korunmasına öncelik verilmesi, gerektiğinde gizliliğin tercih edilmesi, hicret kararının doğru zamanda alınması, Medine’de toplumsal düzenin inşa edilmesi, Mekke’nin fethinde çatışmayı en aza indiren bir yöntemin benimsenmesi ve bütün bu süreçlerde tevazunun korunması, hocamıza göre Hz. Peygamber’in öncelikleri doğru belirleme konusundaki örnekliğini ortaya koymaktadır. Bu sebeple sünnete uymanın yalnızca bireysel uygulamalarla sınırlı olmadığını; aynı zamanda olayları doğru okuyabilme, hedefleri belirleyebilme ve en uygun yöntemi seçebilme becerisini de kapsadığını ifade etti.
Sonuç olarak hocamız, İslam araştırmalarında gerçek ilerlemenin çağın ihtiyaçlarını doğru teşhis etmekle başladığını vurguladı. Bunun ise mevcut literatürü tanımayı, bilgi dünyasındaki gerçek boşlukları tespit etmeyi, gerekli yöntem ve araçları edinmeyi ve ilme özgün katkı sağlayacak araştırmalara yönelmeyi gerektirdiğini belirtti. Ona göre İslam araştırmalarının temel problemi emek veya samimiyet eksikliği değil, ilmî öncelikleri belirleyen sağlam bir metodolojiye duyulan ihtiyaçtır. Bu nedenle bilimsel gelişme, daha fazla eser üretmekten ziyade, doğru problemi tespit ederek çağın ihtiyaçlarına cevap verecek nitelikli çalışmalar ortaya koymakla mümkün olacaktır.
#MaveraünnehirYazSeminerleri
İDE Uluslararası | Mâverâünnehir Yaz Seminerleri
Prof. Dr. Ferhat Gökçe, “Hikmet ve İrfan Yurdu: Maveraünnehir” başlıklı konuşmasında, şu hususlar üzerinde durdu:
Prof. Dr. Ferhat Gökçe, Maveraünnehir eksenli marifet ve hikmet geleneğini Anadolu ve Endülüs irtibatı üzerinden bütüncül bir yaklaşımla ele almıştır. İslam irfan geleneğinin coğrafi sınırları aşan zihni ve manevi köprüler kurduğunu belirten Gökçe, Maveraünnehir’de Hakîm et-Tirmizî (ö. 320/932) ile temelleri atılan felsefi tasavvufun, Endülüs’te Muhyiddin İbnü’l-Arabî’nin (ö. 638/1240) nazari sistemiyle zirveye ulaştığını, Anadolu’da ise Sadreddin Konevî (ö. 673/1274) ve ilmi amel ile birleştiren Hacı Bayrâm-ı Velî (ö. 833/1430) gibi mutasavvıflarla Osmanlı irfan geleneğinin omurgasını şekillendirdiğini ifade etmiştir. Bu silsilenin merkezindeki Hakîm et-Tirmizî; Nevâdirü’l-Usûl adlı eseriyle ilk hadis şerhini ortaya koymuş, velayetin mertebelerini tartıştığı Hatmü’l-evliyâeseriyle İbnü’l-Arabî gibi haleflerine ilham kaynağı olmuş ve kulun ahlaki ve kalbi sorumluluklarını Kitâbü’l-Hukūk eseriyle geniş bir hikmet manzumesi olarak formüle etmiştir.
Tirmizî ayrıca, Allah’ın nimetlerini ikrar etme esasına dayalı Büdüvvü şe’n eseriyle İslam kültür tarihindeki ilk özgün otobiyografi örneklerinden birini vermiştir. Hocamız, bu noktada Batı literatürünün otobiyografi meselesine yaklaşımına değinmiştir. Batı dünyası, bu tür metinleri daha çok kendi kültürüne yakıştırıp Doğu dünyasına pek kondurmasa da İslam geleneğinde Hâris el-Muhâsibî (ö. 243/857) ve ardından Hakîm et-Tirmizî ile bu türün ilk örnekleri verilmiştir. Batı literatürü bir metni otobiyografi olarak kabul etmek için bireysellik/el-ferdiyye ve itiraf gibi şartlar aramakta, Jean-Jacques Rousseau’nun (ö. 1712-1778) İtiraflargibi eserleri bu yüzden temel saymaktadır. İslam geleneğindeki otobiyografi yazıcılığı ise övgü ya da salt bir itiraf amacıyla değil, Tirmizî ve sonraki dönemde İmam Süyûtî’nin (ö. 911/1505) yaptığı gibi tamamen ilahi nimetleri zikretmek, ulaşılan manevi dereceyle insanlara rehberlik etmek, şükrün devamını sağlamak ve sonraki nesillere sahih bir kaynak bırakmak gibi ahlaki ve manevi gerekçelere dayanmaktadır.
Fıkhın günümüzde yalnızca zahiri ve hukuki normlara indirgenerek ilim mizanının bozulmasını eleştiren Prof. Dr. Ferhat Gökçe; asıl anlamı derinlemesine fehmetmek olan fıkhın, kabuk ile öz, suret ile siret, hüküm ile hikmet gibi temel ikilemleri bir mizan dairesinde cemeden zahir-batın dengesine dayanması gerektiğini vurgulamıştır. Bu irfânî mizan içinde marifet, ameli tasavvufta kendini bilme, nefs-şeytan irtibatı, kalbi ameller ve Allah’ın mahiyetini bilme olarak formüle edilirken; nazari tasavvufta Hakikatleri, Hakkın eşyanın üzerindeki tecellisini, Hakkın hitap şeklini, varlıktaki kemâlâtı ve noksanlığı, kendini ve bitişik-ayrık hayal alemini bilmeyi kapsayan yedi yeni katmanla derinleşmiştir. Tirmizî’nin Kitâbü’l-Hukūk’ta kurguladığı; peygamberden sultana, ulemadan müezzine ve nihayet varlıklara uzanan sistematik sorumluluk hiyerarşisi de bu mizanı görünür kılmaktadır.
Sonuç olarak, irfan geleneğinde sünnete ittiba, Hz. Peygamber’in zahiri amellerini şeklen taklit etmekten ibaret olmayıp, O’nun halleriyle hallenmektir. Kişi dinlediği, fehmettiği ve hıfzettiği ilmi amel edip neşrettikçe, lafızların katı normlarından sıyrılıp kalbindeki perdeleri kaldıracak ve irfan geleneğinin nihai menzili olan Marifetullah’a ve hikmet-i hikmete vasıl olacaktır.
#MaveraünnehirYazSeminerleri
İDE Uluslararası | Mâverâünnehir Yaz Seminerleri
Dr. Ekrem Keleş, seminer kapsamında verdiği “Günümüz Fetva Sorunları ve Fetva Usulü” başlıklı dersinde, fetvanın mahiyeti, müftünün sahip olması gereken nitelikler ve günümüzde fetva alanında karşılaşılan temel sorunlar üzerinde durmuştur.
Hocamız, İmam Ebû Hanîfe’nin fıkhı “kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesi” şeklindeki tanımından hareketle fetvayı, İslam’ın güncel meseleler karşısında hayata uygulanma biçimi olarak açıklamıştır. Fetva vermenin kolay bir iş olmadığını, ciddi bir ilmî birikim ve büyük bir sorumluluk gerektirdiğini vurgulamış; İmam Nevevî’nin müftüyü “Allah adına imza atan kişi” olarak nitelendirmesini bu sorumluluğa örnek olarak zikretmiştir. Hocamız, müftünün Kur’an, sünnet, icmâ, mezhepler, fıkıh usulü ve Arapçayı iyi bilmesi; toplumun örfünü tanıması ve fetva vereceği konunun mahiyetini doğru kavraması gerektiğini belirtmiştir. Tıp ve iktisat gibi uzmanlık gerektiren alanlarda ise ilgili uzmanlardan yararlanılmasının zorunlu olduğunu ifade etmiştir.
Günümüzde fetva alanındaki başlıca sorunların ehliyetsiz kişilerin fetva vermesi, fetvanın doğuracağı sonuçların dikkate alınmaması, siyasi baskılar altında fetva verilmesi ve modern düşünce akımlarının etkisiyle İslam’ın temel kaynak ve ilkeleriyle çelişen görüşlerin ortaya çıkması olduğunu belirtmiştir. Bazı durumlarda, olumsuz sonuçlara yol açabilecek bir konuda fetva vermemenin daha isabetli olabileceğine de dikkat çekmiştir.
Hocamız, özellikle yeni ve karmaşık meselelerde cemâî fetvanın önemini vurgulamış; nevâzil konularında farklı alanlardan uzmanların yer aldığı kurumsal fetva meclislerinin ortak değerlendirme yapması gerektiğini ifade etmiştir.
Fetva verirken kolaylaştırma ilkesinin gözetilmesi gerektiğini belirten hocamız, bu bağlamda her zaman zor olanın azimet, kolay olanın ise ruhsat olmadığını; bazı durumlarda zor görünen hükmün ruhsat, kolay görünenin ise azimet olabileceğini ifade etmiştir. Bunun yanında zamanın değişiminin dikkate alınması, gerektiğinde tedricî hareket edilmesi, zaruret ve istisna hâllerinin değerlendirilmesi, özellikle muamelât alanında farklı mezheplerden yararlanılması, meselenin doğru anlaşılması, yasaklanan hususlara meşru alternatifler sunulması ve fetvanın ikna edici olması gerektiğini belirtmiştir. Hocamız; aşı, kürtaj, tüp bebek uygulamaları ve bankacılık işlemleri gibi güncel tıbbî ve iktisadî meselelerden örnekler vererek bu ilkelerin uygulamada nasıl kullanılabileceğini açıklamıştır. Bu tür meselelerde yalnızca klasik fıkıh bilgisinin değil, meselenin güncel gerçekliğinin ve teknik boyutlarının doğru anlaşılmasının da gerekli olduğunu vurgulamıştır.
Seminerin sonunda hocamız, günümüzde yaygınlaşan fetva anarşisine dikkat çekmiş; fetvaların ehliyetsiz kişilerden veya sosyal medya üzerinden değil, güvenilir ve kurumsal fetva mercilerinden alınmasının önemini vurgulamıştır. Fetva faaliyetinde ehliyet, takva ve usulün birlikte bulunmasının günümüzde yaşanan sorunların aşılmasında temel şart olduğunu ifade ederek seminerini tamamlamıştır.
#MaveraünnehirYazSeminerleri
İDE Uluslararası | Mâverâünnehir Yaz Seminerleri
Prof. Dr. Mustafa Demirci, 5. Maveraünnehir Yaz Seminerleri Programı kapsamında verdiği “Maveraünnehir Medeniyeti” başlıklı seminerinde, Maveraünnehir’in dünya tarihini ve İslam medeniyetini derinden etkileyen önemli bir ilim ve kültür havzası olduğunu vurgulamıştır.
Hocamız, bu coğrafyanın hadis, kelâm, fıkıh, felsefe, tıp, matematik ve tasavvuf alanlarında büyük isimler yetiştirdiğini belirtmiştir. Maveraünnehir, hadis ilminin en önemli merkezlerinden biri olmuş; İmam Buhârî, İmam Tirmizî gibi büyük muhaddisleri yetiştirmiş, Sahîh-i Buhârî, Sünenü’t-Tirmizî ve Sünenü’d-Dârimî gibi hadis literatürünün temel eserlerine kaynaklık etmiştir. İslam düşüncesinin akılcı yönünü temsil eden Hanefîlik, Mâtürîdîlik ve Mûtezile’nin burada gelişip yayılması; Hârizmî ve Bîrûnî gibi tabiat bilimlerinin öncü isimlerinin, Fârâbî ve İbn Sînâ gibi büyük filozofların yetişmesi ve Nakşibendiyye gibi önemli tasavvuf hareketlerinin bu coğrafyada ortaya çıkması, Maveraünnehir’in İslam medeniyetindeki merkezi konumunu açıkça göstermektedir. Ayrıca Semerkant ve Buhara başta olmak üzere bölgede bulunan görkemli mimari ve sanatsal eserler de bu büyük medeniyet mirasının günümüze ulaşan somut göstergeleri arasında yer almaktadır.
Prof. Dr. Demirci, bu tarihsel birikimi ortaya koyduktan sonra, “Böylesine büyük bir medeniyet yeniden dirilebilir mi?” sorusunu gündeme getirmiştir. Ona göre bunun önündeki ilk engel, Sovyet döneminden miras kalan pozitivist eğitim anlayışı ve bürokratik zihniyettir. İkinci önemli sorun ise bölgeyi parçalayan ve ortak medeniyet bilincini zayıflatan mikro milliyetçiliktir. Üçüncüsü ise, gelenek ile modernlik arasında sağlıklı ve üretken bir ilişkinin kurulması gerekliliğidir. Bunun için savunmacı zihniyetten uzak, ilmî ve fikrî derinliğe sahip, çağın gerçekleriyle yüzleşebilen ve yeni modeller üretebilen insanların yetiştirilmesi önemlidir.
Hocamızın üzerinde özellikle durduğu son mesele ise kültürel ve zihinsel hegemonya olmuştur. Maveraünnehir medeniyetinin yeniden ihyası için Avrupa-merkezci düşünce ve bilgi anlayışının etkisinden kurtulmanın ve kendi medeniyet birikimimizden hareketle özgün bir düşünce geliştirebilmenin zorunlu olduğunu belirtmiştir.
Seminerin sonunda hocamız, bu meselelerin aşılabilmesi için Muhammed İkbal, Aliya İzzetbegoviç, Mâlik bin Nebî ve Roger Garaudy gibi mütefekkirlerin düşünce ve eserlerinden yararlanılması gerektiğine işaret ederek konuşmasını tamamlamıştır.
#MaveraünnehirYazSeminerleri
Cumhurbaşkanı Yardımcımız Sayın Cevdet Yılmaz, üniversitemizi ziyaret ederek Rektörümüz Prof. Dr. Mehmet Görmez ve akademik heyetimizle bir araya geldi.
Gerçekleştirilen ziyarette; TİBU’nun eğitim hedefleri, İslami ilimler ile temel ve beşeri bilimleri aynı medeniyet ufkuyla buluşturma vizyonu ve ülkemizin köklü ilim geleneğine yapacağı katkılar etraflıca ele alındı. Görüşme esnasında ayrıca, insanlığın ortak iyiliğine hizmet edecek bir ilim merkezi olma yolundaki stratejik planlamalarımız hakkında fikir teatisinde bulunuldu.
Program kapsamında, İstanbul'un kadim hafızası üzerinde yükselen yerleşkemizde devam eden fiziki çalışmalar ve önümüzdeki döneme ilişkin akademik hazırlıklarımız Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımıza arz edildi.
Teşrifleriyle kurumumuzu onurlandıran, kıymetli teveccühleri ve destekleriyle üniversitemize güç katan Cumhurbaşkanı Yardımcımız Sayın Cevdet Yılmaz’a şükranlarımızı sunuyoruz.
İDE Uluslararası | Maveraünnehir Yaz Seminerleri
Maveraünnehir Yaz Seminerleri’nin ikinci günü, Prof. Dr. Sönmez Kutlu Hocamızın “Farklı İslam Yorumlarının Zihniyet Çözümlemesi” başlıklı dersiyle başlamıştır. Bu derste Sönmez Hoca, mezhep ve yorum farklılıklarının nasıl okunması ve değerlendirilmesi gerektiğini ele almıştır. Çözüm üreten kişilere verilen “sahibü’l-mezhep” kavramı üzerinde duran Hoca, sorunların akıl, güç, tecrübe, inziva ve örgütlenme gibi farklı yollarla çözülebileceğini örneklendirmiştir. Buradan hareketle İslam düşüncesinde karşılaşılan sorunların ve soruların çözüm yollarının da çeşitlilik gösterdiğini vurgulamış, bu çeşitliliğin bir tehlike değil, aksine bir zenginlik olduğunu ifade etmiştir. Konuyu temellendirmek amacıyla öncelikle dinin tanımını yapan Sönmez Hoca dini; “akıl sahibi bireylerin hiçbir baskı altında kalmadan kendi iradeleriyle seçtikleri, dünyada mutluluğa, ahirette ise ebedî saadete ulaştıran ilahi bir kurum” olarak tanımlamıştır. Dinin temel amaçlarını canın, aklın, malın, neslin ve dinin korunması olarak açıklarken, dinin hakikati göstererek doğruya ulaştırması ve yol gösterici olması gerektiğini belirtmiştir. Dinin temel konuları inanç (tevhid, nübüvvet, ahiret), bireysel ve toplumsal ahlak, vakitleri belirlenmiş ibadetler ve muamelattan oluşmaktadır. İslam dininin tamamlanma süreci Hz. Peygamber’in vefatından sonra değil, bizzat hayattayken gerçekleşmiştir. Bu dönemde sorunlar bilhassa vahiy, Hz. Peygamber’in şahsi görüşleri veya istişare yoluyla çözüme kavuşturulmuştur. Peygamber Efendimiz hayattayken bu sebeplerden ötürü mezhep, tarikat veya cemaat gibi oluşumlar ortaya çıkmamıştır; dolayısıyla asıl olan mezhepler değil, dinin kendisidir.
Mezhep, birtakım siyasi, içtimai, iktisadi ve benzeri olayların, mezhep kurucusu kabul edilen şahıs ve ona uyanlar üzerindeki fikrî, dini ve siyasi yansımalarıdır. İtikadi ve siyasi amaçlarla ortaya çıkan, fikirler ve şahıslar etrafında şekillenen gruplaşmalara ise fırka adı verilmektedir. Fırkalar, İslam’ı anlamak, açıklamak ve yaşamak amacıyla teşekkül etmiş fikri kurumlardır. Kur’an-ı Kerim’de gruplaşmalara dair tespitler, Zümer Suresi 18. ayette “Söylenenleri dinleyip de en güzeline uyan kullarımı müjdele!”, Âl-i İmrân Suresi 103. ayette “Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı yapışın, bölünüp parçalanmayın”, En’âm Suresi 159. ayette ise “Dinlerini bölüp gruplara ayrılanlar” eleştirilmesi şeklinde birçok ayette yer almaktadır. Bu bulgulardan hareketle, insanların farklı mezhepleri kabullenebilmeleri için bir ihtilaf ahlakına sahip olmaları, görüşlerinde aşırılıktan kaçınarak İslam’ın öngördüğü orta yolu benimsemeleri ve görüş ayrılıklarını dinin kendisiyle eş tutmamaları gerektiği anlaşılmaktadır.
Mezhep olgusunun bireysel-psikolojik, siyasi, toplumsal ve dini olmak üzere pek çok sebebi bulunmaktadır. Sosyolojik açıdan bakıldığında mezheplerin, toplumun manevi bir cephesini yansıttığı; çevre, siyaset, ırk ve kadim dinlerin etkilerini taşıdığı görülmektedir. Bu oluşumlar İbn Haldun’a göre asabiyetten doğan Hadarî ve Bedevî ayrımının bir sonucu olarak, kelam, tasavvuf ve felsefe gibi çeşitli ilim dalları üzerinden veya Hz. Peygamber’in önceden haber verdiği 73 fırka hadisinin bir tecellisi olarak farklı şekillerde okunabilmektedir. Ayrıca Şehristânî’nin yorumuyla şeytanın vesvesesi ve şüpheye düşürmesi şeklinde değerlendirilebileceği gibi, zihniyet yapısının bir yansıması olarak da görülebilmektedir.
Sönmez Hoca’ya göre, hiçbir mezhep küresel düzeyde mutlak bir doğruluk iddia edemez; zira insanın psikolojik eğilimleri ve biricikliği bu noktada belirleyicidir. Aynı zamanda bireyin içinde bulunduğu ortamın farklılıkları da algı ve değerlendirmelerde çeşitliliğe yol açmaktadır. Bireysel özelliklerin yanı sıra toplumsal farklılıkların da büyük önem taşıdığını vurgulayan hocamız, insanın doğasındaki örgütlenme kabiliyeti nedeniyle her bireyin bir topluma mensup olduğunu belirtmiştir. Ancak her toplumun kendine özgü bir yapısı, aile algısı ve kır-kent dinamikleri bulunduğundan, toplumun birey üzerindeki bu etkisi farklı zümreleşmelerin ortaya çıkmasını kaçınılmaz kılmaktadır. İnsanları farklı düşünmeye sevk eden üçüncü unsur ise dini metinlerdir; Kur’an-ı Kerim’in anlaşılması ve uygulanması bağlamında müteşabih veya anlaşılması zor ayetlerin varlığı, hadislerin sıhhati ve yorumlanması sorunu ile yazılı ve sözlü dini kültürün etkisi bu kapsamdadır. Sonuç olarak, bir mezhebin teşekkül edebilmesi için insan unsuru, örgütlenme ve dini metin olmak üzere üç temel şarta ihtiyaç vardır.
Farklı din anlayışları ile zihniyetler arasındaki ilişkiye gelince; zihniyet, kişi, grup ve toplumların olay ve olgulara bakış açısını belirleyen örtük bir değerler sistemidir. Toplumun dinamik ve canlı bir sentezini meydana getiren zihniyet, son derece devingendir. Toplumun zihniyeti etkilemesi söz konusu olsa da insanları en derinden etkileyen faktörler karakter farklılıkları ve psikolojik eğilimlerdir. İnsanlar yapıları gereği farklı derecelerde tepkisel, akılcı, gelenekçi, sezgici-tecrübeci, radikal veya uzlaşmacı olabilirler; netice itibarıyla bireyler, hal, tavır, tutum, davranış, duygu ve düşünce bakımından birbirlerinden farklılık gösterirler. Bunun neticesinde dine yaklaşım biçimleri veya zihniyet tipolojileri beşe ayrılmaktadır:
Tepkisel-Kabilevi Din Anlayışı: Kabileci, bedevi, kavgacı ve şiddete meyilli bir yapıyı temsil eder ve genellikle kapalı toplumların özelliğidir. Hariciler ve Vehhabiler bu anlayışa örnek gösterilebilir. Bu tipolojiye uygun toplumlarda savaş dinden sayılır, din isyan ve başkaldırıdan ibaret görülür ve yanlışların ancak güç kullanılarak düzeltilebileceğine inanılır.
Akılcı-Hadarî Zihniyet: Özgürlükçü, eleştirel ve sorgulayıcı bir yaklaşıma sahiptirler. Medeni bir yapıya ve şehir kültürüne sahip olan bu zihniyet, çoğulculuğu ve çok kültürlülüğü benimser. İstikrarı bozmadan değişime de açıklardır; temsilcileri arasında Mu’tezile, Mâtürîdîler ve Mürcie yer almaktadır.
Gelenekçi-Muhafazakâr Zihniyet: Bu zihniyete sahip kişiler, alıştıkları düzenin bozulmamasını ve hayatın aynı şekilde devam etmesini arzulayan kimselerdir. Geleneklerinde ısrarcı olup kaos ve istikrarsızlığa kesinlikle karşıdırlar. Şâfiîlik, Mâlikîlik, Hanbelîlik ve Zâhirîlik bu zihniyetin temsilcilerindendir.
Politik-Karizmatik Liderci Zihniyet: Temelinde hükmetme ve egemen olma arzusu barındıran bir yaklaşımdır. Bu hakimiyet tutkusu, kişileri iktidarı ele geçirmeye ve bu doğrultuda siyasi ya da fikri çabalar içine girmeye sevk edebilir. Aşırı Şii hareketler, Zeydîlik ve Dürzîlik bu gruba örnek verilebilir.
Keşifçi-İnzivacı Zihniyet: İnsanın duygusal doğasından hareketle, kişinin kendi iç dünyasına yönelmesine ve içe dönük bir tecrübe yaşamasına dayanır. Bu nedenle söz konusu zihniyetteki insanlar, gerçeğe ulaşmada ve dini yaşantılarında akıldan ziyade deruni tecrübeyi merkeze alırlar. Bu zihniyetin temsilcileri özellikle Sufi gruplarıdır.
#MaveraünnehirYazSeminerleri