gökhan hocam o kadar akıcı ve duru bir şekilde anlatıyor ki onun olduğu programlar akıyor. keşke dijital mecralarda daha çok görebilsek. izlenilesi bir program:
https://t.co/Tr0K7Rtq5v
🏴 Inglaterra: 4-2-3-1 en rombo, Kane de falso 9, Bellingham llegando desde segunda línea, Pontas invertidos, Presión alta, Rotaciones en el mediocampo
🇦🇷 Argentina: El que no se la pase a Messi es gay
Ankara Zirvesi Sonrası NATO Gerçeği
1. 1949’da büyük bir yalanla kuruldu. Yıllar içinde yalana yalanlar eklediler. 2026 oldu, yalanlar dağ gibi oldu. Bilinmelidir ki, NATO yalan üzerine kurulu bir saldırı örgütüdür.
2. NATO, İkinci Dünya Savaşı’nda faşist Alman ordularını zorlu bir mücadele sonucunda alt ederek Avrupa’nın yarısını özgürleştiren Sovyetler Birliği’nin ve komünizmin artan etki ve prestijini yeni bir savaşla yok etmeye karar veren emperyalistler tarafından kurulmuştur. NATO kurulduğunda SSCB hiçbir ülkeyi tehdit etmiyor, yaşamını yitiren 27 milyon insanının ve neredeyse tamamen yıkılan kentlerinin ardından yaraları sarmaya çalışıyordu. NATO, İkinci Dünya Savaşı biter bitmez ABD-İngiltere tarafından başlatılan yeni dünya savaşının merkez karargahıdır.
3. Türkiye’nin 1952’de Yunanistan ile birlikte NATO’ya dahil edilmesi, iddia edildiği gibi Sovyet tehdidine karşı bu ülkeleri korumayı amaçlamıyordu; SSCB’yi kuşatıp askeri baskı altına alma, bu ülkelerde anti-komünizmi resmi ideoloji haline getirerek piyasa ekonomisinin ve Amerikancılığın dokunulmazlığını sağlama amacını taşıyordu.
4. NATO, kurulduktan sonra üye ülkelerde örtülü ve yasadışı faaliyetler organize etti; bu faaliyetler için kadro yetiştirdi. NATO tarafından kurulan gizli şebekeler siyasi cinayetler işledi, uyuşturucu trafiğini yönlendirdi, provokatif eylemler düzenledi, gerekli gördüğünde darbeler planlayıp ya da darbecileri cesaretlendirip hükümetleri alaşağı etti.
5. NATO, emperyalizmdir; NATO, çokuluslu tekellerin ve sömürü düzeninin bekçisidir; NATO, anti-komünizmdir. NATO aynı zamanda ABD’nin emperyalist sistem içindeki hegemonyasını sürdürme aracıdır.
6. SSCB dağıldıktan sonra NATO’nun öncelikleri değişmiş ama özü aynı kalmıştır. Sovyetler Birliği öncülüğünde NATO’nun kuruluşuna karşılık olarak oluşturulan Varşova Paktı’nın sonlanmasına karşın NATO varlığını sürdürmüş, ayrıca doğuya doğru genişlemiştir. Bu genişleme, ABD ve müttefiklerinin Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının yarattığı derin boşlukları doldurma amacının ve çokuluslu tekellerin kâr arayışının ürünüdür. Kapitalist Rusya bu doğrultuda kuşatılıp sıkıştırılmıştır. Bugün Ukrayna’da yaşanan savaş, bu kuşatmayı kabullenmemek için yeterli kaynağa, askeri güce, sermaye sınıfına ve belli bir coğrafyayı kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirme stratejisine sahip olan Rusya Federasyonu’nun NATO’nun meydan okumasına yanıt vermesinin sonucudur.
7. Ukrayna’daki savaş bu bağlamda NATO’nun Yugoslavya, Afganistan ve Libya gibi ülkelerde öncülük ettiği silahlı müdahale ve işgallerin hem devamıdır hem de onlardan nitelikçe farklıdır. Diğer örnekler, ABD’nin hegemonyasını tehdit eden bir güce dönük hamleler olmaktan ziyade o hegemonyayı pekiştirmek amacıyla yapılan müdahalelerdir. Ukrayna’daki savaş ise ABD’nin Çin’in yükselişini önlemeye dönük stratejisinin bir parçası olarak Rusya’nın devre dışı bırakılması amacıyla başlatılmıştır. Rusya açısından ise savaş, Çin’le dayanışmaktan ziyade kendi egemenlik alanı olarak gördüğü bir bölgede çıkarlarını savunmak anlamına gelmektedir.
8. NATO hiçbir zaman çelişkisiz, gerilimsiz bir ittifak olmamıştır. SSCB var olduğu dönemde “düşman” karşısında daha bütünleşmiş bir görüntü veren NATO’da o yıllarda dahi ABD ile Avrupalı emperyalist ülkeler arasında çıkar farklılaşması gözlenebiliyordu. Buna önde gelen Avrupa ülkelerinin kendi aralarındaki rekabet de eklenebilir. Bununla birlikte Almanya ve Fransa’nın başını çektiği Avrupa ülkeleri hiçbir zaman ABD hegemonyasını sorgulayacak bir güç ve ufka sahip olamadılar.
9. ABD yönetiminin Çin’in yükselişini durdurmak için Pasifik’e öncelik vermeye başlaması Trump’ın kişisel tercihi değildir. Daha önceki başkanlar döneminde ABD’nin stratejik planlamasında bir değişim ihtiyacı birçok belgede yer alıyordu. Trump bu süreci hızlandırdı ve bütün tutarsızlıklarına rağmen Avrupalı emperyalistleri bu değişime uygun bir noktaya getirdi. Almanya başta olmak üzere, Rusya ile özellikle enerji alanında köklü işbirliklerine giren Avrupalı ülkeler benzersiz bir ahmaklıkla hızla keskin bir Rus düşmanlığına yöneldi. Trump’ın “Avrupa’dan çekiliyoruz, kendinizi koruyun” tehditleri NATO üyelerinin silahlanma çılgınlığına hız vermesini kolaylaştırdı. ABD bir yandan Ukrayna Savaşı’nı Rusya’yı yıpratacak şekilde uzatırken beri yanda hem Avrupalı emperyalistleri savaş için kaynak ayırmaya hem de onları kendisiyle birlikte hareket etmeye zorlamış oluyordu.
10. Ankara Zirvesi öncesinde saçma bir biçimde “dağılıyor” denen NATO, bütün iç çelişkilerine rağmen kanlı yolculuğuna devam ediyor. Zirve, silahlanma konusundaki ortak iştahın NATO’nun ana tutkalı olduğunu gösterdi. Savaşa ayrılan bütçeler başta silah tekelleri olmak üzere yeni yatırım alanları peşindeki büyük sermaye çevrelerinin militarist politikaların arkasında koşulsuz durmasına neden oldu.
11. AKP iktidarı Ankara’da ev sahipliği yapacağı zirveye aynı iştahla hazırlandı. Yıllarca Suriye, Irak, Libya ve Kafkasya’daki sıcak çatışmaları aynı zamanda bir laboratuvar olarak kullanan Türk silah endüstrisi savaş sahasında yaşanan radikal dönüşümü erken fark edip emekleme döneminden koşu evresine hızlı bir biçimde geçmeyi başarmıştı. Zaman zaman hiçbir karşılığı olmayan abartı ve çarpıtmalarla süslense de, “savunma sanayi”nin AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin kritik ve öncü sektörlerinden biri olma özelliği kazandığı ortadaydı.
12. Ancak silah şirketleri palazlanırken sektörün önündeki engeller de büyümekteydi. Her şeyden önce Türkiye ekonomisinin bir bütün olarak ciddi bir kaynak sorunu vardı. Bu sorun hafiflemedikçe “başarı” sınırlanıyor ve riskler artıyordu. İktidar dümeni hem siyasal hem ekonomik açıdan iyice Atlantik’e doğru kırmış olsa da sorun bütün boyutlarıyla kendini hissettirmeye devam ediyordu.
13. AKP, NATO’da daha merkezi roller üstlenmenin Türkiye’nin Avrupa ile ekonomik ve siyasal ilişkilerini geliştireceğini hesap ederek hazırlandı zirveye. NATO’nun Avrupa kanadının askere ihtiyacı vardı. Ayrıca Avrupa ülkeleri Ukrayna Savaşı’nın ve önlerine koydukları savaş planlarının talep ettiği silah ve cephaneyi karşılayacak üretim kapasitesinden de yoksunlardı. Türkiye ise bazı kalemlerde ucuz ve hızlı bir tedarikçi konumuna gelmişti. Özetle, NATO sermaye sınıfımız için bilinen “fayda”ların yanında bir de batıyla ilişkileri güçlendirecek bir maymuncuk işlevi görecekti. Bu nedenle NATO zirvesi sırasında Ankara’nın her tarafına “yerli ve milli” silah sistemleriyle ilgili görseller asıldı.
14. Ancak konu yalnızca silah ve cephaneleri görücüye çıkarmaktan ibaret değildi. Silah üretimi açısından da artık bir evrenin sonuna gelinmişti. Daha ileriye gitmek için gerekli işbirliklerinin, yüksek teknoloji gerektiren parçaların tedariğinin önünde Erdoğan’ın “eyyyy Amerika” söylemli günlerinden kalma yaptırımlardan kaynaklı engeller vardı. Yabancı pazarlara gösterişli bir giriş yapan Türk silah şirketleri buralarda tutunabilmek için NATO sertifikalarına ve örgüt bünyesindeki programlara ortak olmaya mecburdu. Dış pazarda kendine alan açamayan ve istikrar yakalayamayan bir silah endüstrisinin “başarı” öyküsü yazması da imkansızdı. Yani Ankara Zirvesi hem silah sanayini kullanarak batılı emperyalistlerle ilişkiyi geliştirmek için kullanılacak hem de bu ilişki sayesinde silah endüstrisi bazı kısıtları aşacaktı.
15. Bu bağlamda Ankara’daki zirve AKP açısından büyük ölçüde başarılı geçmiştir. Yaptırımların kaldırılması zaman alacak, iki ileri bir geri gidilecek ve hiçbir zaman mutlak anlamda nihayete ermeyecektir. Bununla birlikte NATO’nun Türkiye’ye olan ihtiyacı artmıştır. Dolayısıyla bu yaptırımların etkisi azalacak, Türkiye’nin ittifak içindeki rolü artacaktır.
16. Türkiye kapitalizmi ile bölgesel rekabet içinde olan Yunan burjuvazisinin Türkiye’nin NATO içindeki rolünün artmasını engellemesinin sınırları Ankara Zirvesi’nde bir kez daha görüldü. Akdeniz’deki doğal kaynaklara erişimde Fransa ile işbirliği halindeki Yunanistan’ın Türkiye itirazları, son tahlilde, Ankara’yı belli bir çizgiye getirmek amacındaki güçlü emperyalist ülkelere pazarlık masasında ek kozlar vermeye yaramaktaydı. Zaten Yunanistan ve Türkiye arasındaki gerilimler iki ülkede egemen olan sömürücü sınıflarla ilgili gerçek temellere sahip olsa da, son tahlilde ABD ve İngiltere açısından bu ülkeleri ve bölgeyi yönetmek için bir enstrüman olarak kullanılmaktadır. ABD’nin bir dönem Türkiye’yi bir başka dönem Yunanistan’ı silahlandırarak ve o ülkedeki askeri varlığını artırarak ötekinde “önemsizleşme” paniği yaratması çok bilinen ama çoğu kez işe yarayan bir taktiktir.
17. Ankara Zirvesi “silahlanma” ve “savaşa hazırlanma” konusunda bir mutabakat ilanıdır. Ukrayna’ya silah yardımı yapmaya ya da silahlanmaya hedeflenen ölçüde kaynak ayırmaya isteksiz birkaç örneğin direnci fazla önemsenmemelidir. Asıl önemsenmesi gereken, Avrupa’nın hızlı silahlanma için gerekli dönüşüme izin verecek altyapıya ve ekonomik potansiyele ne ölçüde sahip olduğudur. Almanya başta olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin harp endüstrisine geçiş için attıkları adımları zorlaştıracak siyasi, demografik ve ekonomik engeller orta yerde durmaktadır. Dünya ölçeğinde sürmekte olan sert rekabette AB’nin geri düşmesi bir veri olmakla birlikte, bu ülkelerin ekonomik olarak “cüce” ilan edilmesi elbette gerçekçi değildir. Ancak bu ülkelerin yönetici sınıflarının ilan ettiği ölçekte bir militarizasyonun ciddi toplumsal maliyetleri olması kaçınılmazdır. Kamu harcamalarının daha da kısılması, çalışma koşullarının askerileştirilmesi, “savaş tehdidi” bahanesiyle bazı temel özgürlüklerin askıya alınması emekçi kesimlerin beklenmedik tepkisine yol açabilir. Bu maliyetlerin Türkiye kapitalizminin NATO atıyla Avrupa fatihliğine soyunma hedefini fiyaskoya dönüştürecek gelişmeleri tetiklemesi ihtimal dahilindedir.
18. Ayrıca çok sık dile getirildiği gibi, Avrupa kanadını silahlanmaya ikna eden ABD yönetiminin silahlanmadan murat ettiği Avrupa’nın kendi silah endüstrisini kurması değildir. Vaşington’un hesabı Avrupa’ya daha çok silah satmaktır. Dolayısıyla NATO içinde yakın gelecekte her bir alım için silah tekelleri arasında kıyasıya rekabet ortaya çıkacaktır. Türkiye bu rekabette mümkün olduğunca fazla ülke ile “ortak projeler”e girişerek ve devlete ait bazı şirketleri “büyük” oyunculara yem ederek aradan sıyrılmak istese de, bazı örneklerde pastayı yeni bir aktörle paylaşmaya isteksiz tekellerin sert müdahaleleri ile karşılaşacaktır.
19. Söz konusu rekabeti bir nebze olsun yatıştıran, birçok kritik silah açısından piyasada gözlenen kıtlıktır. Füze, savaş uçağı, top mühimmatı gibi kalemlerde NATO ülkelerindeki talebi karşılayacak bir arz bulunmamaktadır. Bu silah sistemlerinin satışlarında sözleşmeler yıllar öncesinde yapılmakta, para transferleri gerçekleşmekte ve alıcılar sıranın kendilerine gelmesini beklemektedir. AKP iktidarı, bu kıtlığı yıllar önce fark ederek bazı açılardan öne geçmiş durumdadır.
20. “Yerli ve milli silah sistemlerinin” gelişmesini ABD ve diğer ülkelerin yaptırımlarının tetiklediği gerçeği madalyonun sadece bir yüzüdür. Diğer yandan, bu birikimin şu anda NATO ittifakına entegrasyonundaki kararlılık ve imzalanmakta olan ortaklık anlaşmaları ile yeni projeler, “yerli ve milli silah sistemlerinin” ortaya çıkışında Kanada, İngiltere gibi ülkelerin rolünü daha fazla mercek altına almamızı gerektirmektedir. Bu rol sıradan bir ticari arayışın ötesinde stratejik bir hesabın ürünü olarak da değerlendirilebilir.
21. AKP ve sermaye sınıfı açısından “başarılı” geçen zirve halkımız ve ülkemiz için büyük tehlikeler barındırmaktadır. Bu tehlikelerin başına, zirvenin başarısızlıklarından ya da çözülemeyen sorunlardan kaynaklı riskleri ve belirsizlikleri yazmakta yarar vardır. Yukarıda bu sorunlardan bazılarına işaret ettik. Ancak ülkemiz açısından en büyük sorun sıcak çatışmaların içine çekilme olasılığımızdır. Ukrayna Savaşı ve İran’a dönük saldırganlık NATO’nun merkez gündemine dönüşmüştür. Bu bağlamda Türkiye resmen taraf olmuştur. Her iki çatışmanın da nereye evrileceği belirsizdir. AKP iktidarı iki komşu ülkeyle ilişkilerini bu belirsizliğin içinde bonkörce harcamaktadır.
22. Bir süredir iktidarın yetkili isimlerinin ve AKP medyasının Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti’ne dönük dostça olmayan bir tavır sergilemesi, şimdilik sembolik bir önem taşısa da, iktidarın aynı doğrultudaki fiili adımları için kamuoyunu hazırlama amacı taşıdığından ciddiye alınmalıdır. İlginç olan, söz konusu iki ülkenin Türkiye’ye dönük yaklaşımlarında bu tavır değişikliğini açıklayacak herhangi bir değişimin gözlenmemesidir. Türkiye’nin Çin ve Rusya’yla ilişkilerinin bozulmasının ülkemiz ve halkımız için bir dizi olumsuz sonucu olacaktır.
23. ABD ve NATO’nun Ukrayna ve İran’da istediğini elde etmesinin önünde aşılması güç engeller vardır. Bu engeller kendisini daha açık bir biçimde hissettirdiğinde bunun Türkiye’ye faturasını silah tekelleri ve bir bütün olarak sermaye sınıfı değil, halkımız ödeyecektir.
24. Zirve sırasında basına yapılan açıklamalarda ve sonuç bildirisinde hiç bahsi geçmese de Türkiye’de kurulacağı yetkililer tarafından ilan edilen yeni NATO karargâhlarının Türkiye’nin daha fazla gerilimin doğrudan tarafı haline gelmesine yol açacağı açıktır. Bu karargahlardan birinin Boğazlarla ilgili olması konunun vehametini artırmaktadır. İktidarın Montrö Sözleşmesi’ni sağından solundan çekiştiren, onu NATO çıkarlarına kurban edecek davranışlar içine girmesi son derece tehlikelidir.
25. AKP’nin Yeni-Osmanlı stratejisini ABD ve NATO himayesinde hayata geçirmeye çalışması bir başka tehdittir. Bu tehdit yalnızca içeride Cumhuriyet’le bütün bağını koparmış bir gerici yapı için uygun bölgesel ortamın şekillenecek olmasından kaynaklanmamaktadır. ABD yetkililerinin Osmanlı övgüleri, monarşi çağrıları yalnızca 1923’ten alınmak istenen intikamın değil, bu bölgeyi daha kolay kontrol altında tutma isteğinin ifadesi olarak değerlendirilmeli. Burada imparatorluk özlemiyle hareket eden bir Türkiye’nin NATO şemsiyesinde etkisini artırması, hatta sınırlarını genişletmesi aynı zamanda daha kırılgan hale gelmesi anlamına gelecektir ve dağılma dinamiklerini de harekete geçirecektir. Büyüme ve küçülme, şişme ve dağılma diyalektik bir bütünlük oluştururken her durumda “savaş” demektir. Emekçi halk üzerine çöküşü benzersiz olacak bu yıkım aynı zamanda ülkemiz açısından bir varoluş meselesine de dönüşecektir.
26. Yeni-Osmanlıcılığın gözünü diktiği geniş coğrafya çok sert bir rekabete sahne olmaktadır. Bu rekabetin kontrolden çıkması her an için mümkündür. İran’ı bir kenara koyarsak, bu coğrafyada Türkiye ABD’nin diğer müttefikleri olan Yunanistan ve İsrail ile ortaklık ve düşmanlık arasında gidip gelmektedir. Dostluk ve düşmanlıkları kâr arayışının belirlediği, ülkelerin dış politikasına sermaye sınıfının çıkarlarının hâkim olduğu bir dünyada yurttaşlarımız bu sözde dostluklardan da düşmanlıklardan da zarar görmektedir. Emperyalist dünyada dostluklar başka düşmanlıkların habercisidir. Yeni-Osmanlıcılık ülkemizi içerde karanlığa dışarıda ise kaotik çatışmaların içine sürüklemektedir.
27. NATO’nun yarattığı tehlikeler ortadayken düzen siyasetinin birkaç kişisel tavır dışında bütünüyle NATO’cu bir konumlanış içinde olması, emperyalizmle ve onun NATO gibi örgütleriyle mücadelenin sınıfsal bir temele oturması gerektiğinin bir başka kanıtıdır. NATO yalnızca ABD merkezli bir emperyalist ittifak değil aynı zamanda sermaye egemenliğinin uluslararası alandaki jandarmasıdır. Piyasa ekonomisinin karşısına dikilmeksizin NATO’nun karşısında durulmayacağını düzen muhalefeti zirve sırasındaki suskunluğu ile bir kez daha ve onursuz bir biçimde göstermiştir.
28. Türkiye Komünist Partisi’nin NATO’ya karşı yıllardır sürdürdüğü mücadele ve bu tehlikeli örgütü yurttaşlarımızın gündemine sokma gayreti bütün bu gerçeklerle ilişkilidir ve ülkemizi çokuluslu tekellerin, holdinglerin, emperyalistlerin tahakkümünden kurtararak bağımsız, egemen ve sosyalist bir Türkiye yaratma kararlılığının ifadesidir. Partimiz “protesto”cu ya da “muhalif” bir kimlikle değil, eşitlik ve adalet arayışı içinde hareket etmiş, zirve sırasında onca baskıya rağmen onurlu bir duruş sergilemiştir. Bu duruş ancak ülkemiz NATO’dan NATO da ülkemizden çıkınca gerçek anlamını bulacaktır. O güne kadar NATO’ya karşı mücadelemizden zerre taviz vermeyeceğiz. İşçi ve emekçileri, yurtsever aydınlarımızı bu mücadeleye güç vermek için TKP saflarına çağırıyoruz.
Bugün, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli, İçişleri Bakanımız Sayın Mustafa Çiftçi, önceki dönem Dışişleri Bakanımız ve Antalya Milletvekili Sayın Mevlüt Çavuşoğlu ile Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Başkanı Sayın Ahmet Yiğit Yıldırım’ı ziyaret ederek bir araya gelme fırsatı buldum.
Nazik kabulleri, samimi misafirperverlikleri ve kıymetli sohbetleri için kendilerine teşekkür ediyor, çalışmalarında başarılar diliyorum.
İtirazlar haklı ama her şeyi barolara havale edip kenara çekiliyoruz. Örgütlü bir meslek grubu bir şeyler dayatabilir, örgütsüz bir grup da en fazla sabah akşam ağlayarak vah halimize diyebilir. Maalesef halimiz de böyle.
Haluk Levent ve Ahbap rezaleti bize ne anlatıyor?
📌Kamusal sorumlulukların iktidar eliyle cemaat, tarikat veya "Ahbap" gibi yapılara devredilmesinin şaşırtıcı olmayan sonuçlarıyla karşı karşıyayız.
📌Kızılay çadır satıp, iktidar 15 Temmuz bağışlarını faize yatırınca deprem bağışlarının yasadışı bahis, kumar ve şahsi hesaplara aktarılması da "doğal" hale geliyor.
📌Ülkemizde bağışların en büyük adresi tarikat ve cemaatlere ilişkin ise en ufak bir denetim dahi yapılmadığı ortada. Burada devasa boyutlarda bir istismar olduğunu tahmin etmek hiç de güç değil.
📌Sonuç olarak düzenin göz yumduğu bu çürümüş ilişkiler ağı ve para trafiği daha çok tartışılmayı hak ediyor.
https://t.co/4oKyQBfRYF
Yapay zeka şirketleri sahafları boşaltıyor: Milyonlarca kitabı alıp, tarayıp, imha ettiler
◾️Hollanda’da bir sahaf gece 03.00’te 3 bin kitaplık sipariş aldı.
◾️Birbiriyle alakası olmayan kitaplar arasında jeomekanik üzerine teknik incelemeler de vardı, İrlanda folkloruna dair akademik çalışmalar da…
◾️Kitaplar ISBN numaralarıyla birlikte titizlikle sıralanmıştı.
◾️Avrupa’nın dört bir yanındaki sahaflar aynı şeyi yaşıyordu. Biri, raflardaki tozlu kitapları sistemli bir şekilde süpürüyordu.
◾️Alıcı firma "normal bir ticaret yapıyoruz" dese de depolarından sızan görüntüler, bunun bir tasfiye süreci olduğunu kanıtlar nitelikteydi.
◾️Yapay zeka şirketlerinin telif hakkı engelini aşmak için buldukları bu yöntem kültürel bir tasfiyeye dönüşmüş durumda.
Detaylar soL’un haberinde 👇
https://t.co/Mlq02CFQOe
bütün bu tantana; mikail'in, iran'da, gazze'de, lübnan'da, suriye'de öldürülen, epstein adasında istismar edilen ve dünya'nın her yerinde milyonlarca çocuğun, emekçinin ölümünden sorumlu olan terörist abd'nin tecavüzcü başkanını türkiye'de güzelce karşılamak için.
en başta, çok güzel bir insan deniz, sonra iyi bir komedyen ve politik. toplumla, halkla bağı, ortak dertleri, sevinçleri var. daha ne olsun. yalnız kalmayacak.
Karatepe Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’ndan herkese selamlar. Merak eden varsa içten bir şekilde söylüyorum, keyfim yerinde. İlerleyen günlerde façayı bozmamak için iyi hissetmiyorken “iyiyim” diyebilirim. O durumda bir yerlere göz kırpma emojisi koyarım.
Birçok açıdan nostaljik bir deneyim oluyor. Yıllar sonra televizyon izliyorum ve alaturka tuvalet kullanıyorum. Üstüne bir de Dünya Kupası eklenince 2002 yılında maça yetişmek için okuldan eve koşan Çocuk Deniz’e döndüm ama şişman Ronaldo’suz aynı keyfi vermiyor. Bu arada reklamlar iyice sıkıntı olmuş. Kantinden AdBlock istemek için dilekçe yazmayı düşündürdü. Sürekli meşrubat içen Boran Kuzum ve Feyyaz’ı görüyorum. Umarım müstakil bir ev alacak kadar iyi bir kaşeye anlaşmışlardır. Yoksa çekilecek çile değil. Nihat Kahveci’ninkini ev de kurtarmaz. “Kuşkaş ne topçuydu be!” Bir de yağcılık gibi olacak ama TRT 2 çok iyiymiş. İlaçlarıma henüz ulaşamamışken Kiarostami’nin Kirazın Tadı antidepresan gibi imdadıma yetişti yine. Yemekler ODTÜ yemekhanesiyle aynı. Dışarıdayken günde 1,5 öğün yiyordum, burada 3 öğün yiyorum vakit geçsin diye. Diş fırçalama işini de günde ikiye çıkardım, yine vakit geçsin diye. Alaturka tuvalet de daha sağlıklı diye duymuştum. Öyle değilse bile buradan çıkana kadar söylemeyin, motive kakalarımın tadı kaçmasın.
Bildiğiniz gibi kendi isteğimle dönüp teslim olmama rağmen ters kelepçe yapmak istediler. Rızam olmadığını söyledim. Zor kullanarak yaptılar. Şanlı direnişim yaklaşık 4 saniye sürdü. Polisler 2 katım n’apayım? Sonra emniyette birisi, “ya aslında sosyal medyaya içerik üretmek için” demiş olmalı ki; restoranda tam yemek yiyecekken “arkadaşlar bir saniye bozmayın” deyip masanın fotoğrafını çeken influencer tatsızlığında, ters kelepçeli videolarım çekildi; önden, arkadan, yandan. Hepsinde bir şekilde kameramanı bulup sırıttığım için uzak-arka açıyı yayınlayabilmişler.
Yapıcı bir eleştiri: Vatan Emniyet binası dökülüyor. Çalışanlar sıcaktan baygınlık geçiriyordu. Osmanlı’dan kalma klimalar var ve onlar da çalıştırılmıyor. Sadece amirlerin odasında son model klima var. Bu memurlar sırf siz istiyorsunuz diye kendilerine hiçbir zararı olmayan ve hatta belki sempati duydukları insanlara kötü polis rolü yapıyorlar. Duygusal yükü ağır olmalı; müstakil ev verseler yapmam. Bari bir klima alın. Yeri gelmişken söylemeden geçemeyeceğim, bu iki günlük kısa mesaim gösterdi ki Behzat Ç. ve Bir Zamanlar Anadolu’da kurmaca değil belgeselmiş, bütün diyaloglar ve karakterler birebir gerçekmiş.
Uçağa binmeden önce internetteki son dakikalarımda gördüğüm son şey “ailesinin gözüne girmek için kendini yakıyor, yazık!” tarzı yüzeysel psikolojik analizlerdi. Annemin Airbnb’de biblo kırdığı için ağıt yakması ve babamın gerçekten iyi bir baba olması dışında bütün anlattıklarım kurmacadır. Şaka yazabilmek için uydurduğum hayali çatışmalardır. Kişi ve kurumlar gerçek değildir. Mizahi bir yaklaşımdır. Pardon, mahkeme diline alıştım; siz bari şaka açıklattırmayın.
Kendimi bildim bileli hiçbir konuda baskı yapmamış, bana dair beklentiye girmemiş, çöp adam bile çizsem duvara asmış can dostlarımdır ikisi de. Her anne-baba kadar korumacı ve kaygılıdırlar. 2023’teki ilk Harbiye gösterimden sonra bile “Psikolog olsan keşke, boş vakitlerinde stand-up yaparsın” seviyesinde klişe; “yurtdışında İngilizce yapsan olmuyor mu?” diyecek kadar oğullarını gözlerinde büyütmüş insanlardır. Hemfikir olmasalar da bütün saçma kararlarımın arkasında durdular, bu gösteride de öyle olduğunu biliyorum, huzurlarınızda ikisini de öpüyorum.
Bu gösteriyi ne bir karşılık umarak ne de bir an bile cesur hissederek yayınladım. 7 yıl boyunca muhteşem bir hayat yaşadım. 25 yaşıma kadar içedönük, ölümüne karamsar, her şeyden şikâyet eden bir insan olarak; hobi seviyesinde yirmi seyirciye stand-up yapsam yeterince mutlu olacakken yüzlerce gösteride binlerce insanla beraber güldüm, yüzlerce yeni arkadaşım oldu, çok kalabalık ve sevgi dolu hissettim. Üstüne ihtiyacımın çok üstünde para kazandım.
Gencecik insanlar üniversiteleri korumak için, birçok konuda aynı düşünmedikleri belediye başkanlarına haksızlık yapıldı diye başlarına bu kadar bela alırken, “politik mizah” yaptığını iddia eden biri olarak en zararsız cümleleri bile ‘ama bunu yanlış anlarlar mı?’, ‘burayı manipüle edip sana saldırırlar mı?’ kaygılarıyla silmekten, etrafından dolanmaktan sıkıldım. O kadar sıkıldım ki, sıkıntım hayli yüksek olan korkumu aştı.
Gözaltı gecesi uyuşturucu testi sonrası götürüldüğüm hastanede beni görünce heyecanla el sallayan yetmiş yaşında teyze ise, kişisel sıkıntımı hayalimin ötesinde bir memnuniyete dönüştürdü. “Halk beni anlamadı ve başıma işler geldi” diye beklerken, “Halk beni anladı ve başıma işler geldi” oldu. WIN-WIN.
Temel seviyede Türkçe bilen, gösteriyi sahiplenen ve dayanışma gösteren herkese sevgiler. Gündemi salıyorum, kararlıyım bu sefer Moby Dick’i bitireceğim. Size dışarıda kolaylıklar.
“NATO’yla mücadele bir suç değil bir sorumluluktur” demiştik. AKP iktidarı ise, Filistin’de katliam sürerken, İran’a dönük ABD-İsrail saldırganlığının nereye evrileceği belli değilken, Ukrayna’daki savaşın kapsamının genişlemesi gündemdeyken NATO’yu protesto etmeyi suç olarak tanımlamaya çalışıyor.
Bunu kabul etmeyeceğimizi de söylemiştik. Darbelerin, siyasi cinayetlerin, katliamların, işgallerin arkasındaki güçlerden biri olan NATO bakanlık ya da valilik kararnameleri ile temize çıkartılamaz. İnsanlık buna izin vermez, tarihsel gerçekler bu şekilde değiştirilemez.
Bu iktidarın temsilcileri ve yandaşları daha düne kadar 15 Temmuz 2016 darbe girişiminin sorumluluğuyla ilgili olarak NATO’yu ve batılı emperyalist ülkeleri işaret etmekte, “artık eski Türkiye yok” diye övünmekteydi. Şimdi yine “artık eski Türkiye yok” diyerek ülkenin yurtseverlerini, devrimcilerini, komünistlerini ellerindeki NATO bayrağı ile korkutmaya çalışıyorlar.
Ülkemizin NATO’ya üye olduğu 1952’den bu yana bir değişiklik yok bu düzenin efendilerinin cephesinde. Bir taraftan vatan-millet edebiyatı yapıp diğer taraftan ABD başta olmak üzere emperyalist ülkelerin dümen suyunda bölge gücü olmaya çalışmaktan hiç vazgeçmediler. Biz de emperyalizme ve onun NATO başta olmak üzere bütün kurumlarına karşı mücadele etmekten vazgeçmedik. Gün geldi 6. Filo’ya karşı, gün geldi yabancı üslere karşı, gün geldi yanıbaşımızdaki işgal girişimlerine karşı, gün geldi savaşa karşı durduk, durmaya devam edeceğiz.
NATO zirvesi yaklaşırken tanık olduğumuz pişkinlik, zorbalık ve onursuzluğu kabul etmeyen, sesini çıkaran, eylem yapan herkes, her parti, her örgüt, her kesim Türkiye’nin üzerine yapıştırılmak istenen “kolektif işbirlikçilik” yaftasını yırtıp atmıştır.
TKP’nin dün Ankara’da Kızılay Meydanı’nda “NATO’ya karşı durmak bir görevdir” diyerek gerçekleştirdiği eylemin çok yaygın bir destek bulması iktidarın bütün çabalarına rağmen Türkiye’nin bağımsızlıkçı, anti-emperyalist damarlarının kurutulamadığının kanıtıdır.
Ancak mücadele sürüyor ve bilmeliyiz ki bu mücadele henüz başarının çok uzağında. Düzen partilerinin tamamının NATO’yu meşrulaştırmak için çabaladığı, halkımızın aklına on yıllardır NATO’nun Türkiye’nin güvenliğini sağladığı yalanının sokulduğu koşullarda 85 milyonluk bir ülkede binlerle sayılacak protesto gösterileri düzenlendi diye ya da yasak ve engellemeleri tanımadığımızı bir kez daha kanıtladığımız için rahatlayacak değiliz.
Tarihe ve topluma not düşüyoruz ama asıl görevimiz tarihin akışını değiştirmektir. Türkiye emperyalizmden, çokuluslu tekellerden, sömürüden arındırılıncaya kadar mücadeleye devam edeceğiz.
Ankara’da, Kocaeli’nde, Soma’da gözaltına alınan 145 TKP’linin derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz. NATO’culuğa karşı çıktıkları için gözaltına alınan, tutuklanan tüm devrimciler için de aynı talebi yineliyoruz.
NATO’ya hayır demek değil, NATO’culuk suçtur. Bunu kimse unutmasın.
Polis şiddeti sonucunda yaralanan bütün partili arkadaşlarımıza geçmiş olsun diyor, dayanışma gösteren tüm dostlarımıza teşekkür ediyoruz.