Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu’nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor: Bir çöküşün semptomları olarak Caligula’yı anımsatan Trump’ı, Platon’un “pleonexia” dediği “doyumsuz açgözlülüğü” temsil eden Elon Musk’ı çıkarıyor.
https://t.co/vZBq0PqXeA
@OrcunDemiroz kusura bakmayın ama "Larkin'den McCollum verimi alabilir" demek "2010 model hasarsız mercedesten 2010 egea verimi alabilir" demek kadar absürt, Larkin düşüşte olsa da kıyas kabul etmezler.
Assist her yönüyle yılın asisti ama Hall,topu alır almaz Tarık’a verirken eliyle ileriyi işaret ediyor, ilerde sağda tıpkı Tarık gibi iyi pozisyon alıyor ve şuttan sonra ribaunt için içeri kat ediyor, müthiş bir oyuncu gitti.
@surrealistnot maçın son anlarındaki 5’ten savunmada çalınan topa, hücumdaki sahaya yayılışa kadar koç’a hakkını vermek lazım.Yalnız sol forvette Tarık değil,sağda Hall, tepede THT da bomboş, içerde de Melli var. Müthiş bir sekans.
Okçular Tepesi’ni terk etmeyen Tarık Biberovic ve tarihin en iyi asisti...
Tarık yerini bırakıp içeriye rebound kovalamaya gitseydi, Wade'in o pası reklam panosuna savrulmuş olacaktı...
Kalbiyle sahada atan o derin sevgi, Tarık’ı adeta bir koruyucu melek gibi Wade’in aklına zincirlemişti.
Her anlamda müthiş savunma ile çaresiz kalan Wade, sezgileri, azmi, kararlılığı ve fiziksel yetenekleriyle topu Tarık’a verebilmeyi başarmıştı.
Ama ya Tarık orada olmasaydı?Birbirlerine duydukları o saf güven, sahayı bir Oz büyücüsü masalına çeviriyordu; bu pas adeta nişancı yemini gibiydi “seninleyim seni gözlerimle değil aklımla görüyorum” fısıltısıydı.
Aralarındaki bağ o kadar derin ve güçlüydü ki, disiplin sadece bir kural değil, kalplerinin birlikte atan ritmi haline gelmişti.
Takım olmak, tek yürek atmak demekti; bencilliğe zerre yer yoktu.
En uygun imkânlarla, azimle, fedakârlıkla ve tam bir “biz” duygusuyla çalışmak, onların en büyük gücüydü.
Okçular Tepesi’nde Tarık'ın sarsılmaz duruşu, izleyen herkese “Gerçek bağlılık böyle olur” dedirtiyordu; yüreklerindeki sıcaklık soğuk parkeleri bile ısıtıyordu.
Okçular Tepesi’ni terk etmemesi kupanın akışını değiştirdi adeta. Elindeki topu o kadar hızlı, o kadar atletik ve dinamik bir kararla sürükledi ki, izleyen herkes şaşkınlıktan donakaldı.
Wade’in efsanevi hareketlerindeki bu ani karar, herkes gibi spikerin bile “blok yedi !” diye haykırmasına neden oldu.
Arkadaki paspasçı dahil tüm tribünler coşmuş, ekran başındakiler nefeslerini tutmuştu.
O an Tarık, tam bir okçular tepesindeki Bedir savaşçısı gibiydi. Geri adım atmadan, gözünü karartmadan, vatan toprağına sahip çıkar gibi takımına sahip çıktı.
O kararlı duruşuyla Tarık, sadece bir oyuncu değil, sevdiği insanlara kol kanat geren romantik bir kahramandı.
Okçular Tepesi’ni bırakmama iradesi, sadece bir sporcu duruşu değil; karakterin, sadakatin ve yüreğin zaferiydi.
Bu mücadelede parlayan ruh, takımın kalbi ve ilham kaynağıydı. Her pası, her koşusu, her kararlı duruşuyla “Biz biriz” diyordu sanki.
Zor anlarda bile gülümseyen gözleri, etrafındakilere “Seni bırakmam, yanındayım” diye sarılıyordu; bu sevgiyle yoğrulmuş bağ asla kopmazdı.
O zarif ama çelik gibi irade, romantik bir destana dönüşüyordu; Okçular Tepesi’ni terk etmemek, sevdiklerine ve takıma duyduğu derin sevginin en güzel yansımasıydı.
Tam bir savaşçı prens gibiydi; hem yumuşak kalpli hem de yenilmez. Takım arkadaşları onun etrafında kenetlenirken, sanki zaman durmuş ve sadece onların uyumlu ritmi kalmıştı.
Her zor anında inanan gözleri, herkese “Birlikte başaracağız” diye fısıldıyordu.
Bu bağ, sahada olduğu kadar hayatta da ilham veren, romantik bir masal gibiydi.
Fedakârlığı sayesinde takım sadece galibiyetler değil, unutulmaz anılar da biriktirdi.
Ve en önemlisi, Okçular Tepesi’ni terk etmeme iradesi onun sayesinde efsaneleşti; çünkü o, sevgiyi ve mücadeleyi aynı anda yaşatmasını bilen ender ruhlardan biriydi.
Tarık’ın vefalı disiplinli duruşu, kalpleri fetheden o tatlı sadakatle herkesi hem duygulandırıyor hem de ilham veriyordu.
Ezcümle;
Bağları güçlü tut, disiplini elden bırakma, bencilliği kalbinden çıkar. Takım olarak bir ol, azimle çalış ve en önemlisi… vefalı, kararlı ve yürekli ol.
Çünkü böyle yürekler varken, Okçular Tepesi asla terk edilmez; zafer de, aşk da, onur da hep orada kalır. Vesselam
Mazinde bir tarih yatar
Yaşa Fenerbahçe
Türk'ün kalbi seninle atar 💖
Yaşa Fenerbahçe 💙💛
Şair Şükrü Erbaş, Kılıçdaroğlu'nu sert sözlerle eleştirdi:
"Seni sevmeyenler bile utanmaya başladı; bomboş bir binaya girip çıkıyorsun, bu nasıl bir haz, nasıl bir 'yüce' görev! Partiyi sonunda gerçekten 'CE-HA-PE' yaptın!
Ey değer bilmez narsist! Bunca küçük adam seni neden bu kadar seviyor?
Cenazeni kaldıracak birkaç iyi insan kalsın hayatında. Hiçbir ölü yürüyerek girmiyor mezara!"
Parti üyelerinin yargılandığı davaların iddianamesini okumamış, savunmaları da bilmiyor.
Buna rağmen (kesin hüküm olmayan) iddiaları doğru kabul etmekten bahsediyor.
Salt bu durum, derhal bir istifa nedenidir.
@guldematabay, TDK Kısaltmalar Başlığının 1.Maddesine göre bir kuruluşun isim kısaltması, kelimelerin baş harflerinin büyük yazılmasıyla yapılır, hem siz hem genel başkanınız lütfen bu kurala uygun olarak “AKP”yi kullansanız, dili doğru kullanmış olursunuz.
Rezil insan.
"Siz niye bana CHP Genel Başkanı diye yazmıyorsunuz. Neden yazmıyorsunuz?" diye diye delireceksin.
Sen bir AkPartili kayyım, rejim aparatısın da ondan. İçeriden çıkan en büyük hain olarak tarihe geçeceksin. Dokunulmazlıkları kaldırma ve Erdoğan'a ölene kadar koltuk vaadine karşılık aldığın "butlan", bu ülkenin en kara insanı yapacak seni.
Aklamaya devam ettiklerinle anacak tarih seni. Rezil Kılıçdaroğlu diyecek.
Biz ise yolumuza gideceğiz. Denizi yara yara ilerleyeceğiz.
Rezil Kemal Kılıçdaroğlu olarak sen ve avanelerin sadece kapkara leke kalacaksınız.
Sözcü TV mülakatı, Kılıçdaroğlu açısından muhalif seçmene kendisini anlatabilmesi için belki de son ciddi fırsattı. Ancak ilk kez ısrarlı ve zorlayıcı sorularla karşılaşınca, aylardır tekrar ettiği anlatı büyük ölçüde dağıldı. Pek çok soruya doğrudan cevap vermek yerine soruyla karşılık verdi, konudan konuya geçti. Defalarca vurguladığı "arınma" söyleminin içini dolduramadı, tek bir "kirli" ismi açıkça telaffuz edemedi. Demirtaş'ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasına ilişkin tutumunu savunmayı sürdürdü.
Daha da önemlisi, son 1,5 yılda kendisi ve çevresinin gündeme taşıdığı birçok iddiayı (FETÖ, para alan gazeteciler, İBB iddianamesi vb.) geri çekmek veya yumuşatmak zorunda kaldı. Buna karşılık, 2018 kurultayına ilişkin tartışmalar ve 13 seçim kaybettiği eleştirileriyle de yüzleşti.
Mülakat, bundan sonraki stratejisine dair ipuçları da verdi. Olağanüstü kurultay yerine takvimi uzatılmış bir olağan kurultay tercih edeceğini söyledi. Ayrıca zamanı geldiğinde Özgür Özel'in dokunulmazlığının kaldırılması konusunda da farklı bir tutum almayacağının işaretini verdi.
Bu noktaların hiçbiri beni şaşırtmadı. Ancak dün akşam @szctelevizyonu yayınında da söylediğim gibi, bence asıl vurgulanması gereken nokta başka. Kılıçdaroğlu'nun başarısız bir siyasetçi olduğu uzun zamandır biliniyor. Buna rağmen bazı kesimlerde onun ilkeli, dürüst ve ahlaklı bir siyasetçi olduğuna dair bir kanaat vardı. Bu mülakat bence o anlatıyı da çökertti. Artık karşımızda, siyasi hedefi uğruna eski yol arkadaşlarını hapse yollayabilen, en ufak bir özeleştiri yapamayan ve örgütlü muhalefeti bitirmeyi göze alan bir siyasetçi profili var.
Uzun analizlere gerek yok: Kılıçdaroğlu, CHP’yi AKP karşısında yeniden ikinci partiye düşürmesi için görevlendirildi. Saray nezdinde Bay Kemal’den Kemal Bey’e dönüşmesi, bu görevlendirmeyle ilgilidir.
Kılıçdaroğlu eskiden AKP’ye kötü muhalefet yaparak hizmet ediyordu; kendisinden sonra CHP birinci parti olunca bu kez doğrudan CHP’ye muhalefet ederek AKP’ye hizmet ediyor.
Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz: Kılıçdaroğlu dün AKP’ye kazandırıyordu, bugün CHP’ye kaybettirmek için koltukta.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun Sözcü TV yayınını oturup yeniden izliyorum. Kılıçdaroğlu, belediye başkanlarının tutuklanmasını resmen iktidardan daha çok savunuyor, operasyonların siyasi olmadığını ifade ediyor. Hatta Akın Gürlek’ten daha çok savunuyor. Sanki bu operasyonlar bağımsız yargı’nın operasyonuymuş gibi algı yaratıyor. Kendisine savcı rolü biçmiş. İtirafçı ifadelerini bile doğru kabul ediyor. Bir kişi çıkıp “ben buna para verdim” diyorsa Kılıçdaroğlu için bu yeterli. Arınacağız deyip, belediye başkanlarını peşinen mahkum ediyor. Ama baktığınızda dosyaları hiç okumamış bile. Hukukçu olmadığını söylüyor ama insanları peşinden mahkum etmesi biliyor. Açıkça belediye başkanlarının rüşvet almadığını ispat etmesini bekliyor. Masumiyet karinesini hiçe sayıyor. İnsanlar cezaevinde çürütülürken Kılıçdaroğlu’nun yaptığı koltuk hırsından öte saf kötülük.
“babanın suçundan oğlunu sorumlu tutamayız, suçlu babasını da itirafçı olduğu için atmayız ama hiçbir delil olmayanlardan da iddialar nedeniyle arınacağız, butlanı bu nedenle kabul ettim” 1 saat boyunca anlattığı arınma hikayesi bu.
Kılıçdaroğlu'nun dünkü yayınında ayrıntıları sıyırırsak, ana tema şuydu: Ben mükemmelim, kusursuzum, bende hata veya leke olmaz, geçmişte başarısızlık gibi gözüken şeyler bile aslında başarısızlık değildi.
Kerameti kendinden menkul, hangi somut veriye dayandığı bilinmeyen bir mükemmellik iddiası var. Öyle ki siyaseten kendi kalesine attığı golleri bile fark edemiyor. Demirtaş'ı hapse götüren sürece destek verdiği için pişman olmadığını söyleyerek kendisini siyaseten baltaladı. Ama söylemek zorundaydı. Çünkü KK bir süper kahramandır ve hiç hata yapmaz, başarısız olmaz.
Üstlendiği "başarıların" kendi başarıları olmamasıyla da bir derdi yok. 7 Haziran 2015 seçimlerinde AKP'yi iktidardan düşürdük dedi. Yahu açın bakın oranlara. CHP'nin oyu 2011 seçimlerine göre %1 DÜŞMÜŞ. 2015'teki olay tamamen Demirtaş'ın sayesinde oldu. HDP'nin 7.5 puan artışla 80 milletvekili almış olması değiştirdi durumu. KK'nın hapiste olmasından dolayı hiçbir suçluluk hissetmediği Demirtaş'ın başarısıydı bu.
O suçluluk hissetmiyor ama Demirtaş senelerce hapis yattıktan sonra bile KK'nın Cumhurbaşkanlığı adaylığına açıktan destek veriyor. Bu adam hep beni destekledi, o ise benim açtığım yolda çoluğunu çocuğunu göremeden ömrünü tüketti demiyor. Çünkü KK hata yapmaz. Vardır kesin bir bildiği.
Fatoş Pınar Ertürk'ün çıplak arama iddialarını dinlerken gülümsüyor. Çünkü "Bunların benle ne alakası var?" diyor içinden. O hiçbir olumsuzluğa giden yolun taşlarını döşemiş olamaz. O istemeden bile olsa hiçbir acıya milyonda bir bile olsa sebep olmuş olamaz.
O normal bir insan değildir. O memleketi kurtarmak için gönderilmiş bir mehdidir. O lider olmak, başkan seçilmek istemez. Onun biz fani insanlar gibi böyle dünyevi dertleri yoktur. O kendisine bahşedilmiş ilahi bir görev sebebiyle bunları yapmak zorunda kalır. Dünkü yayından anlıyoruz ki bir sonraki kurultayda yine genel başkan adayı olmak "zorunda kalacak". Dünyaya büyük bir görevle gönderilmiş kutsal insanların yalnızlığı...
Bu psikolojiye sahip birinin tabanın sesini dinlemesini beklemek son derece yersiz. Bu tarz insanları ikna edemezsiniz, onlarla müzakere edemezsiniz. Bir köşeye oturtup, sessize alıp, üzerlerine kapıyı kilitleyebilirsiniz sadece.
sorun spikerden ziyade tüm kurumların içini boşaltan, kötü yönetilmesine ya da yok edilmesine neden olan liyakatsiz akıl ve bilim dışı yönetim anlayışında.
Bu arkadaşların anlamadığı şey sosyalizmin bir ütopya oluşu. Sosyalizmin bir reçetesi yok, tek bir kitabı yok, binlerce ciltlik bir literatürü var. İnsanlar nasıl bir sosyalizm mümkün diye kafa yoruyorlar. Birkaç denemenin kötü gitmiş olması insanları sosyalizmden vazgeçiremez çünkü başka çare olmadığının herkes farkında. Ayrıca bu birkaç kötü denemenin bile şimdi vahşi kapitalizmden üstün yanları olduğunun da herkes farkında. Kapitalizmi savunma adına sosyalist ütopyaya çamur atmak çook eski bir hikaye. Hayat bir savaştır, sınıf savaşıdır. Sınıf savaşında hangi tarafın yanında oluşunuz hayat duruşunuzu belirler. Bu konuşan arkadaş sömürücü sınıftan yana saf tutmuş.