Toplumsal düzen yalnızca hukuk kurallarıyla değil, aynı zamanda ortak ahlaki değerler, örf ve geleneklerle de ayakta kalır. Geçmişte toplumun önemli bir kısmı, dinî ve kültürel değerleri içselleştirdiği için birçok davran��ş, hukuki yaptırımdan ziyade vicdan, toplumsal baskı ve ahlaki sorumlulukla sınırlandırılıyordu. Bu nedenle devletin her konuda ayrıntılı ceza normları oluşturmasına daha az ihtiyaç duyuluyordu.
Ancak ortak değerler zayıfladıkça, toplumun kendi kendini düzenleme kapasitesi de gerilemektedir. Ahlaki otokontrolün yerini giderek hukuki yaptırım beklentisi almakta; daha önce toplumsal vicdanın engellediği fiiller için artık yeni suç tipleri, daha ağır cezalar ve daha güçlü devlet müdahalesi talep edilmektedir. Bu durum, yalnızca hukuk sisteminin yetersizliğinden değil, aynı zamanda toplumsal değerler etrafındaki ortak aidiyetin aşınmasından kaynaklanan sosyolojik bir dönüşümün sonucudur.
Kısacası, ortak ahlaki ve kültürel değerlerin zayıfladığı toplumlarda hukuk, ahlakın doldurduğu boşluğu telafi etmeye çalışır. Ancak hiçbir hukuk sistemi, güçlü bir toplumsal ahlakın ve ortak vicdanın yerini tek başına dolduramaz.
Belki de sıfır çekeceksiniz Dünya Kupası’nda.
Sırf turnuvaya katıldıkları için 500’er bin euro primi indirdiniz cebinize.
Villalar falan üstüne cabası.
En güzel evlerde yaşayıp en güzel arabalara binip güzel kızlarla gününüzü gün ediyorsunuz.
Türkiye’de yaşayan hiçbir ekonomik, siyasi, hukuk krizi hayatınızı en ufak derecede etkilemiyor.
Çocuklarınız en iyi okullarda eğitim görüyor.
Bunların karşılığında yapmanız gereken tek şey top oynamak. Oyun oynamak.
Ama siz en ufak bir eleştiride nazlanıp çocuk gibi etkileniyorsunuz.
Kepazesiniz, utanç vericisiniz. Bu milletin size verdiği değerin tozunu bile hak etmiyorsunuz.
Futbol, örneğin ekonomisi "iyi" durumdaki Batı Avrupa ülkeleri için gerçekten güzel birşey. Ama güzel ülkemiz gibi büyük kitlelerin ekonomik sorunlar yaşadığı ülkeler için daha çok "yüzbin kişilik beşiklerde uyumak" demek. Ama gerçeklerden biraz uzaklaşmak için zaman zaman uyumak kötü birşey sayılmaz, değil mi?
Millî takımda oynamanın askerlik gibi birşey olduğunu düşünenlere not
"Millî" futbolcularımızın her birine Dünya Kupası'na katılmaları durumunda Bodrum'da birer villa sözü verildiği ve ayrıca kendilerine yaklaşık 30 milyon Euro genel prim de dağıtılacağı TFF Başkanı'nın katıldığı bir canlı yayında zaten gündeme gelmişti. Büyük olasılıkla "millî" gençlerimiz kazanılan maç başına da "hediye" alırlar.
Dolayısıyla, bir "millî" futbolcumuzun "millî" başarısı sebebiyle 1 yılda elde ettiği paranın yarısını ömrü boyunca kazanamayacak milyonlarca vatandaşımız, 2 saat kadar sonra onların bu "millî" çabalarını alkışladıktan hemen sonra, günde 2 bin TL kazanabilmek için yapmak zorunda olduğu pazar günü mesaisine koşacak.
Ama yazdığımız gibi, gerçeklerden biraz uzaklaşabilmek için zaman zaman "yüzbin kişilik beşiklerde uyumak" kötü birşey sayılmaz, değil mi?
İngilizlerde bu yok. Çünkü yüzyıllardır aynı sınıfta yaşayıp ölüyorlar. Alt sınıf orta sınıf insanlar, üst sınıf olmadıklarının farkındalar ve üst sınıfın ulaşabileceği lükslere neden ulaşmadıklarını sorgulamıyorlar.
Türkiye’de ise sınıflar arası geçiş daha dinamik. Ayrıca sınıfların da refah seviyesi dönem dönem artıp azalıyor. Bu yüzden Türkiye’de sınıf kavramı oturmadı. Türk orta sınıfı kendini sıkça üst sınıf sanıyor. Sorun burada.
Takım kötü desen değil, iyi desen değil; bir şey eksik ama anlamadım. Şu bir gerçek ki korkunç bir diziliş vardı. Gidip 2 metrelik stoperlerin, 5'li savunmanın arasına Kerem’i atıyorsun; kafadan 10 kişi oynuyoruz, ne bekliyoruz ki?
Takım bir ara o kadar dağınık gidiyordu ki yayında Ferdi’nin annesinin Kanada doğumlu olduğunu dinledik. Arda’yı 10 numaraya çekmediğin müddetçe yenilmeye mahkumuz. Kenan’ın her durumda sahada kalması gerekir. Nasıl böyle hatalar yapılır, akıl mantık almıyor. Kötü bir başlangıç oldu ve işimiz çok zorlaştı.
Bu arada, Fenerbahçe Merih Demiral’a 12 milyon € maaş diyordu. Asla verilmez, Çağlar'dan ne farkı var?
Evlenirsen pişman olursun. Evlenmezsen de pişman olursun. Çocuk yapsan da yapmasan da pişman olursun. Kierkegaard bunu 200 yıl önce şöyle söylemiştir:
"Neyi seçersen seç pişman olursun. Çünkü sorun tercihlerinde değil yaşanmamış bir hayatı romantize etmendir. İnsan her daim gidilmemiş bir yolu cazibeli ve gizemli bulur. Bu yüzden mesele en doğru seçimi yapman değil. Hangi pişmanlıkla yaşayacağını seçip karar vermendir."
Sen neye karar verdin?
Birkaç gündür sık sık önüme düşen bu görüntü ve "Torba kavram" metoduyla döndürülen pek çok manipülasyon hakkında yorumum soruluyor.
“Çalışan kadın” şeklinde bir torba kavramımız var. Bunun içine tarlada çalışan kadını atıyorlar, hemşireyi, doktoru atıyorlar, market kasiyerini, öğretmeni, terziyi, askeri, polisi, itfaiyeciyi, otobüs şoförünü atıyorlar... Aklınıza ne gelirse hepsinin içine boca edildiği bir “çalışan kadın” torbası oluşturmuşlar ve bu torba üzerinden argüman, daha doğrusu manipülasyon üreterek gelenekçi insanları hedefe koyuyorlar.
Şimdi bu torbayı bırakalım ve biz neye karşıyız, neye karşı değiliz netçe konuşalım:
I) Biz kadınların "para kazanmak zorunda olduğu" bir sosyo-ekonomiye karşıyız. 18-20 yaşlarında genç kızların sınavı kazanamadığı, atanamadığı, gelecek kaygısı güttüğü bir senaryoyu reddediyoruz.
II) Biz kadınların idareci ve yönetici olmasına karşıyız. Hz. Muhammed (s.a.s.) ve dört halifesi (r.a.) hiçbir kadını idare ve yönetim makamına getirmemiş, bundan sakındırmıştır. (Bu konuda getirilen üçüncül bile denmeyecek rivayetlerin hiçbir delil değeri yoktur.)
III) Kadınların erkeklerden daha yüksek sosyal ve ekonomik statü sahibi olması -şekil A'da görüldüğü üzere- evlilik müessesini çökertir. Hiçbir kadın kendisinden daha düşük statüde erkekle evlenmek istemez, hiçbir erkek de kendisinden daha yüksek statüde bir kadınla evlenmek istemez. Erkekler yoğunlukla daha ağır, kirli, riskli işlerde çalıştığından kadınlar daha kalbur üstü pozisyonlarda yükseldiğinden aradaki bu makas zorunlu olarak açılır. Konunun erkeklerin kendisini geliştirememesiyle ilgisi yoktur. (Dişil enerji- eril enerji mevzuu da büyük ölçüde çalışmakla değil, sosyal ve ekonomik statüyle ilgilidir.)
IV) Çocuklar aile ortamında ve anne maiyetinde büyümelidir.
V) İş ortamları kadın erkek karışık olup mahremiyet ihlal edilmekte, pek çok kurumda halvet meydana gelmektedir.
VI) Kadınların top yekûn iş hayatına girmesi ailelerin tek maaşla geçinmelerini muhal hale getirmiş, çalışmak istemeyen kadınları dahi iş hayatına zorlamıştır.
vs...
Gerekçelerimizi saydıktan sonra torbayı dökelim ve konumuzla ilgili olan tarlada çalışan kadınları konuşalım:
Kırsal hayattaki bu çalışma biçimi, modern plazalardaki veya yabancı ortamlardaki çalışma modelinden tamamen farklıdır. Bu kadınlar genellikle aile içi yardımlaşma, kolektif üretim veya mevsimlik yevmiye usulü çalışmaktadır. Dolayısıyla yukarıda saydığımız yapısal tehlikelerin (mahremiyet, halvet, aileden kopma vb.) çoğu burada mevcut değildir. Mevcut olduğu durumlar varsa, ona da karşıyız; bu kadar basit. Biz hiçbir kadının geçim derdiyle tarlada da ağır yükler altında ezilmesini istemeyiz.
Bizim kadın tasavvurumuz dinî ölçülerle sınırlıdır ve son derece açıktır; torba kavram manipülasyonu yaparak sağa sola atlamaya gerek yok.
Son olarak bu kadınların durumu sabah 6:30'da durakta bekleyen ve tıklım tıklım dolu bir vasıtayla itişe kakışa işe giden kadınlar kadar kötü değildir. Hatta kötü bile değildir. Biz de iki senedir tarla ekmeye başladık, ihtiyacımız yok ama hareket etmek, üretmek, toprakla iştigal etmek insanın ihtiyaç duyduğu temel şeylerdir. Spor salonuyla falan olmuyor, motive edici doğal bir şeylerle uğraşmak lazım. Böyle ortamlarınız varsa değerini bilin, sitedeki aklı evvellere uyup kötü hissetmeyin. Bugün ben de fideleri suladım yarın yengenizle çapa yapmaya gideceğiz inşallah. ;)
Bunun dışında bazı kadınların mizacı, kabiliyeti, mahareti, soy ve kültür durumu farklıdır. Sanat, ticaret, entelektüel faaliyet yapmaya yatkındır. Kadınlar bu alanlarda da makul ölçülerde olabilmelidir, ki bu nitelikler az sayıda insana nasip olan bir şey. Bazı yerlere kadın eli, kadın gözü, kadın zihni değmesi toplum için faydalıdır. Biz sadece üniversitelerin Kezban kolejine, iş hayatının yetişkin kreşine dönmesine karşıyız. Geride saydığım birey, aile ve toplum mekanizmasını temelden sarsan mevcut zemini onaylamıyoruz. Onun için torbayı döküp içindekileri iyice birbirinden ayırmak gerekir.
Evet, fikrim sorulduğu için küçük bir pencere açmaya çalıştım. Umarım faydalı olmuştur. Vesselam...
Kaydı izledim. Minibüs sürücüsünün ceza hukukunu ilgilendiren bir eylemi yok.
Diğer kişi yol kesmiş, tam duyamamakla birlikte tehdit var sanırım, ayıp etmiş hem mesleğine hem konumuna.
Minibüsçüde ceza hukukunu ilgilendirir bir eylem yokken, dostlara ayıp etmeyelim diye her iki tarafa da soruşturma başlatmak haksız olmuş.
Dosyada belki de “küfür, tehdit” iddiası vardır, ondan başlamıştır. Kamera kaydı olayı tüm yönleriyle ortaya koyuyor.
Meslek taassubu olmadan yalnızca adaleti öncelersek meslekleri koruruz.
Sizin çalışmakla alakalı travmanız var asıl
Bugün her ilçede binlerce memur var
Bir evrak için odadan odaya geziyorsun
Zorla iş yaptırıyorsun
Surat beş karış
Tavır desen sanki kaymakam
Yarısını kovsan bu ülkenin hiçbir kaybı olmaz
Kalan yarısı ilk defa çalışmak zorunda kalır
Belli ki haraç alınmak istenen işletmede bahane aranmış.
İşletmelerin Türkiye'de pahalı olmasının bir sebebi de budur;
haraç!
Çoğu işletme verginin yanında memurlara rüşvet, mafyaya da haraç ödemek zorundadır.
Oysa ödenen verginin rüşveti ve haracı bertaraf etmesi gerekirdi.
Evlenmeden önce olabildiğince çok meseleyi masaya yatırmak işte bu yüzden mühim. Yoksa sen kendi kendine "kız dediğin et doğrar ya, ne var bunda" diye düşünüyorsundur ama karşına böyle duyulmamış görülmemiş bir profil çıkabilir. (Sanki et doğramamak bir faziletmiş gibi anlatıyor bir de babasının evindeki hâllerini. Hizmetçileri vardı muhtemelen.)
Aklı olan adam (ister dindar olsun, ister dinde gevşek veya dinsiz), bir kızla gezip tozup kakara kikiri yapmak yerine ciddi bir münasebet kurup birlikte bir gelecek inşa edip edemeyeceklerine bakar. Bunun için de hem kadının hem erkeğin birbirinden beklentileri konuşulur. Elbette "et doğrar mısın" diye bir soru sormak kimsenin aklına gelmez ama et doğramayı bir gurur meselesi hâline getirecek bir tipoloji zaten başka yerlerden ele verir kendini. Ayık olmak lazım yani.
O yüzden ahmak olmayın, akıllı olun gençler. "Bu adamdan koca" veya "bu kadından karı olur mu" diye ciddiyetle sorun, soruşturun.
Bazı kadınlar buna "haklısın" demiş, diğerleri "ne nankör kadın" demiş. İkisi de yanlış. Çünkü bu video, basit bir haklı-haksız tartışması değil günümüzde çok sık gördüğümüz, "Narsist" etiketinin asıl açıklaması olan tipoloji.
Ne olduğunu açayım.
Önce videonun ne söylediğine bakalım. Çünkü asıl analiz, kadının söyledikleri ile yine kendi söyledikleri arasındaki çelişkide gizli.
Kadın "kocam çocuğa bakmıyor" diye başlıyor. Sonra
Adam akşam 7'de geliyor, 9'a kadar çocuğu uyutuyor. Çocuğu uyutan o. "Hafta sonu babasına vericem, dinleneceğim" diyor. Yani hafta sonu çocuğa bakan da o.
"Ne duşu bitiyor, ne traşı bitiyor, ne tuvaleti bitiyor, dinlenemiyorum."
Kadın aslında "Eşimin fizyolojik bir vücudu olduğu için bile öfkeliyim. Adamın 5 dakikalık temel ihtiyaçları benim rahatımı bozuyor." diyor.
Şimdi zaman dilimlerine bölelim
Haftaiçi Sabah - Akşam 7 arası
Adam çalışıyor, kadın çocuğa bakıyor.
Haftaiçi Akşam 7'den 9'a kadar
Kadın yatıyor, adam çocuğa bakıyor.
Haftasonu, adam çocuğa bakıyor
Adam çocuğa bakıyor, kadın yatıyor ama adamın tuvaleti duşu gibi insani ihtiyaçlarında rahatı bozuluyor. Kadının nefreti tetikleniyor.
Yani adamın dinlendiği, kendine ayırdığı tek bir dakikası bile yok, kadın haftaiçi akşam 7den sonra dinleniyor, haftasonu dinleniyor ama adam bu kadına yine de yetemiyor.
Tipolojiye gelelim şimdi, toplumda direkt Narsizm ile ilişkilendiriliyor ama bu klinik narsizm değil. Şımartılmış yaşam stili. Klinik narsizmden çok daha yaygın, çok daha "normal görünen" bir yapı.
Bu tipolojide birey şu temel beklentiyi taşır:
"Benim rahatsızlığım anında giderilmeli, başkasının rahatsızlığı önemsizdir."
Çocukken bu, bağırarak elde edilen bir oyuncaktı. Ağlayarak elde edilen bir tablet. Yetişkin bir kadında, evlilikte bu mekanizma şöyle çalışır,
Kendi konforu mutlak öncelik, partnerinin konforu yalnızca kendi konforunu engellediği ölçüde dikkate alınır. Partnerin yorgunluğunu, ihtiyacını, fizyolojisini bağımsız bir gerçeklik olarak hesaba katmak.
Bu kişide kapasite olarak vardır, ama seçim olarak yapılmaz. Çünkü yapmak rahatsızlık verir, hak gördüğü konforu sarsar.
Adler'in başka bir kavramı da var Entwertungstendenz, değer düşürme eğilimi. Bu kişi, kendi katkısını yüceltmek için partnerinin katkısını sistematik olarak küçümser.
Kadın diyor ki: "Ben de çalıştım, biliyorum. İşe gitmek çocuk bakmaktan kolaydır. Adam sanki gezmeye gidiyor gibi geliyor."
Birkaç katmanlı bir çarpıtma var burada. Eşinin gittiği iş, gezmek değil kendisi de bunu biliyor, kendisi de daha önce çalışmış. "Ofiste oturmak gezmektir" gibi bir kıyas yapıyor, ama eşinin işinin ne olduğunu, ne kadar strese girdiğini, ne kadar fiziksel ve zihinsel yük taşıdığını hesaba bile katmıyor.
Bütün kıyas, "ben daha çok çekiyorum, o az çekiyor" sonucuna varmak üzere kuruluyor. Bu, partneri küçük göstererek kendini büyük göstermenin mekanizmasıdır.
Adler'e göre bu mekanizma, kişinin kendi yetersizlik duygusunu kapatmak için kullanılır. Yani bu kadın derinde "ben yeterince iyi bir anne değilim" hissediyor olabilir ve bunu örtmek için "o yetersiz bir baba" diye haykırıyor.
Burada modern feminizmin asla tartışmadığı şeyi de tartışalım. Bu kadın çalışmıyor. Eve geliri tamamen eşi getiriyor. Ekmek, kira, fatura, çocuğun bezi, kadının kendi giysisi, hepsi eşinin emeğinden çıkıyor.
Ev içi emek gerçek emektir, evet. Çocuk bakımı yorucudur, evet. Bunlar tartışmasız. AMA bu, şu anlama gelmez "Adam dışarıda her şeyi taşısın, eve gelince de senin çocuk bakım yardımcın olsun, üstüne hayatı bile olmasın."
Kooperasyon iki taraflıdır. Adam dışarıda finansal stresi, sektör belirsizliğini, mental yükü ve zamanını taşıyor. Kadın bunu yok sayarak "asıl yorulan benim" mantığını kuruyor.
Bu eşitlik değil partnerin emeğinin sistematik olarak inkarıdır. Ve bu inkar, modern dijital feminizm tarafından "haklı şikayet" diye etiketleniyor.
Modern feminizm ve algoritma bu tip kadınlara "Sorununu çözme. Sorununu sergile. Sergilersen ödüllendirilirsin." diyor. Çünkü diğer kadınlardan destek görüyor, kurban psikolojisine giriyor.
Bu sorunu çözmek yerine sergileyerek sempati ve dikkat toplamaktır. Eskiden bu strateji bir komşuyla, kuzenle, kayınvalideyle sınırlıydı. Sosyal medya bunu endüstriyel ölçeğe çıkardı.
Bu kadın eşine söylese, bir süreç başlar. Konuşma, müzakere, kavga, anlaşma, değişim. Belki çatışma çıkar, ama bir çözüm vektörü doğar.
Ama instagrama çıkıp anlattığı anda, 200 bin kadın "haklısın" yazar. Kurban kimliği taşa kazınır. Artık eşine daha az tahammül edebilir, çünkü "200 bin kadın da haklı diyor, demek ki haklıyım." düşüncesi oturur.
Modern dijital feminizm bu kadına çözüm sunmuyor. Daha iyi bir kurban statüsü sunuyor. Çünkü kurban statüsünde tutmak, sistem için karlıdır, daha çok video, daha çok engagement, daha çok satılacak duygu.
Bu kadın evliliğini onarmıyor. Evliliğinin sigortasını yakıyor ve yangının ışığında alkışlanıyor. Boşanmayla bitmeme ihtimali yok bunun. Çocuğun da büyüyünce aynı nevrotik davranışları sergileyeceğinden ben eminim.
Aile kurmak bir aşk görevidir. Görev kelimesine dikkat. Romantik bir his değildir; iki kişinin birlikte üçüncü bir şey (çocuğu, hayatı, anlamı) inşa ettiği bir kooperasyon görevidir.
Aşk görevinin temel kuralı, eşitlik üzerinden kooperasyon. Eşitlik "her şey 50-50" anlamına gelmez. Eşitlik, iki tarafın değerinin de tanındığı anlamına gelir.
Bu kadın eşinin değerini tanımıyor. Eşi çalışıyor, değersiz. Eşi çocuğu uyutuyor, yetersiz. Eşi hafta sonu çocuğa bakıyor, duş alıyor diye rahatlık bölünüyor. Eşi "kendini yorma" diyor, kadın dalga geçiyor.
Hiçbir şey yeterli olamaz. Çünkü mesele eşinin ne yaptığı değildir. Mesele, kadının ne kadar dünyanın merkezi olduğu hissidir. Bu his giderildiğinde eş ne yaparsa yapsın "yeterli" olur. Giderilmediğinde eş ne yaparsa yapsın "az" kalır.
Bu yüzden bu kadının kocası "düzelse" bile, bir süre sonra şikayet yine başlar. Çünkü mesele kocada değil, yapısal beklentidedir.
Bu video, bir kadının haklı şikayeti değil. Bu video, şımartılmış yaşam stilinin, değer düşürme eğiliminin ve kurban kimliğinin sosyal medya çağında nasıl viral içerik olarak paketlendiğinin örneğidir.
Bu video, bir insanın eşinin tuvalete gitmesinden bile rahatsız olmasının normalleştirilmesidir. Ve modern dijital feminizm bu normalleştirmeye alkış tutmaktadır.
Şikayet eden kadın da, alkışlayan binler de aynı tipolojinin farklı yansımalarıdır. Ve hiçbiri çözüm üretmez, sadece yeni bir video çıkana kadar bekler.
Çözüm kısas. Bunların yaşaması, nefes almaya devam etmesi, hapishanede doyurulması, görüş mörüş hakkının olması, üç beş yıla serbest bırakılması HARAMDIR. Bir vatandaş olarak hakkımı helal etmiyorum. Onun bunun p.çi çoluk çocuk öldürsün diye beslensin istemiyorum.
Dünden beri gelen numuneler o kadar kötü ki, “Allah bu millete bir daha “Millî Takım Marşı yazdırmasın” dedirtecek cinsten. Marş dediğin; sadece ritim ve söz yığını değildir. Bir şahlanış nidasıdır. Sözleri ruhu ateşlemiyor, müziği ise kitleleri ayağa kaldırmıyorsa, o yazılan marş değil, kağıt üzerindeki yüktür.
Yaptığınız değerlendirmede bir kaç temel yanlış var:
-Hiç bir iş yapmadan sürekli maaş alan memurları bile gereksiz olduklarına inandıramazsınız.
Memur kadroya geçtiği andan itibaren kendini devletin demirbaşı, vazgeçilmezi olarak görür.
Kendisinde hiç bir kusur bulmaz. İş yapsa da yapmasa da, gerekli olsa da olmasa da; devlet mecburi emeklilik yaşına kadar ona bakmak zorundadır.
Her zaman mağdurdur, değeri takdir edilmiyordur ve mutlaka aldığından daha fazlasını hakeder.
-“Eşyanın sakınımı kanunu” gibi, “memurun sakınımı kanunu” vardır. Kadroya giren memuru, hiç bir güç yerinden edemez.
“Onun aldığı maaşın %30–40’ına o işi ondan daha iyi yapacak insan piyasada var mı?” sorusunun cevabı; “Evet”tir.
Ama bu önerme, bütünüyle bir kurgudan, bir faraziyeden ibarettir.
Neden?
Evet, memurun yaptığı işin üç katını; aldığı maaşın üçte birine yapacak çok insan vardır.
Ama nerede? Tabii ki özelde ve piyasa şartlarında…
Öncesinde iş üretmeyen memuru işten çıkartıp, böyle üretken birini eskaza memuriyet kadrosuna geçirdiğiniz anda iş biter. İşe yeni aldığınız kişi, anında işten çıkardığınız kişinin konumuna geçer, onun tembellik ve verimsizlik seviyesine iner.
Taşeron işçi statüsünde, asgari ücretle arı gibi çalışırken; kadroya geçer geçmez, önceki aldığının üç katı maaşa, iki masanın tozunu almaktan imtina eden kamu çalışanları buna örnektir.
TÜİK verilerine göre 2026 yılı, 4 kişilik ailenin yoksulluk sınırı 106 bin lira. İşçi bunun üzerinde maaş alıyor. Ben onlar adına sevindim öğretmen olarak. Keşke her işçimiz, emekçimiz böyle alsın. Herkes iyi koşullarda çalışsın, emeğinin karşılığını fazla fazla alsın isterim.
Memur da kendi maaşının bu koşulları sağlamasını talep edebilir. Etmelidir de. Kimsenin maaşıyla kıyaslamadan yapabilir bunu.
Kamuda ciddi israf sorunu var. Kamuda kaynakların yanlış kullanılması sorunu var. Bunları çözerek maaşlarda iyileştirme yapılabilir.
Sen koskaca generalin oğlunu öldür,bak general ha. Adam 8-9 sene çabalasın,olayı anca ortaya çıkarabilsin. Bu durum, ülkemizde adaletin nasıl bir duruma düştüğünü gösteriyor malesef. Sıradan vatandaş,başına bir musibet gelmesin diye dua etsin..
https://t.co/SQ3NDphZIz