Yeni köşe yazım: “Türkiye koşullarında örgütlenme modelleri”. Yeni Parti’nin önerdiği örgütlenme modeli Türkiye koşullarına uygun mu? “Özgürlükçü” modeller kulağa hoş geliyor ama iktidarı almaya yeter mi?
TÜRKİYE KOŞULLARINDA ÖRGÜTLENME MODELLERİ
Türkiye’nin “turuncu devrimi”, yani AKP eliyle rejimin değiştirilmesi, seçimler yoluyla gerçekleşti. AKP iktidarı, attığı her karşıdevrimci adımı “seçtirmeye” özen gösterdi. Şimdiye dek -bazıları muhalefetin ses çıkaramadığı hileler yoluyla olsa da- bunu başardı. Bugün de kazanabileceği bir seçim ortamı yaratarak iktidarının devamını sağlamaya uğraşıyor. Kısacası Türkiye’de seçimler önemli. Bu, toplumun demokratik birikiminin güçlülüğünü gösterdiği gibi eski rejimin ne kadar çürümüş olduğunu ve muhalefetin güçsüzlüğünü de gösteriyor.
Neyse, bu tartışmanın geçmişe yönelik kısmı geride kaldı. Atı alan Üsküdar’ı geçti veya geçmesine ramak kaldı.
Bugün asıl tartışma şu: Seçimlerle değiştirilen rejim yine seçimler yoluyla değiştirilebilir mi? Otokratik AKP iktidarı yine seçimler yoluyla devrilebilir ve demokratik bir rejim kurulabilir mi? Yani AKP, geldiği gibi gidebilir mi? Soru şöyle de sorulabilir: AKP kazanamama riski olan bir seçimi kabul etmeye nasıl zorlanabilir? Kabul etmemekte direnirse ne yapılabilir?
Bu soru önemli, çünkü iktidarı değiştirmek ve almak isteyen muhalefet partileri, örgütlenme modellerini, çalışma tarzlarını bu soruya verdikleri yanıta göre belirlemek durumundalar. Yani seçimi kazanacak bir halk desteğini yaratacak, AKP’yi seçime zorlayacak, yan çizmesi halinde de duruma müdahale edebilecek bir gücü yaratıp harekete geçirecek bir örgütlenme modeli.
***
Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel, partisinin ilk grup toplantısında bir örgütlenme modeli önerdi: Halk desteğini öne alan, aşağıdan yukarıya doğru örgütlenecek, her düzeydeki yöneticilerin üyeler tarafından belirleneceği, mahalle meclislerine dayalı bir parti örgütlenmesi.
Anladığım kadarıyla Özgür Özel, en geç iki yıl içinde genel seçim yapılacağını, Yeni Parti’nin halkın desteğiyle seçimi kazanacağını, gösterecekleri adayın da yeni cumhurbaşkanı olacağını, bu yolla iktidarı alarak AKP’nin “kara düzenini” değiştireceklerini öngörüyor. Magyar’ın liderliğindeki muhalefetin büyük bir çoğunlukla seçimi kazanıp 16 yıllık Orban iktidarına barışçıl bir biçimde son verdiği Macaristan modeline benzer bir yol. İlan ettiği örgütlenme modeli de bu yol haritasına uygun “demokratik ve barışçıl” bir model.
Ancak bu model günümüz Türkiye koşullarına uygun mu? (Macaristan-Türkiye karşılaştırmasını sona bırakarak tartışalım)
Öncelikle karşıdaki gücün niteliklerini tekrar özetleyelim: AKP rejim değiştirmiş bir parti. Geleceğini ve iktidarının devamını bu rejimin sürekliliğine bağlamış ve bu uğurda her şeyi yapabileceğini göstermiş olan bir parti. Devletleşme yolunda ciddi mesafe almış, devletin tüm olanaklarını kullanan, deyim yerindeyse “devlet partisi” olmuş bir parti. Türkiye’nin kadim büyük burjuvazisine en kârlı dönemlerini yaşatmış, ek olarak varlığı AKP iktidarına bağlı yeni ve vahşi bir büyük burjuvazi yaratmış, dolayısıyla burjuvazinin desteğini almaya devam eden bir parti. Trump yönetiminin desteklediği, çoğu Avrupa hükümetinin açıktan veya örtülü olarak destek verdiği, Putin yönetiminin de tercih ettiği bir parti (emperyalist güçler kendilerine kuyruğu kaptırmış bir iktidarın devamını istiyorlar elbette). Tüm yıpranmasına ve halkın çoğunluğunun nefretini kazanmasına karşın hâlâ yüzde 30’luk kitle desteğine sahip bir parti. Tarikatlar, cemaatler aracılığıyla toplumun kılcal damarlarında da etkinliğini koruyan bir parti.
Böyle bir partiden iktidar alınacak, böyle bir iktidar devrilecek. İktidarı vermemek için her şeyi yapabileceğini göstermiş ve daha fazlasını yapma potansiyelini de taşıyan bir partiden iktidar alınacak.
Alınamaz mı? Elbette alınabilir. Kimlerden alınmış, AKP’den mi alınamayacak. Ama dayanılacak esas gücün örgütlü halk olduğunu kavrayarak.
Özel ve ekibinin de bunu kavradığı, bu nedenle halk desteğine dayalı bir örgütlenme modeli geliştirdiğini söyleyenler olabilir. Aynı kanıda değilim. Özel’in modeli, iktidarı almış ve barışçıl bir ortamda onu pekiştirmeye çalışan bir partinin örgütlenme modeline benziyor; iktidarı alacak bir partinin değil.
“Destekçi halk” ve “kurtarılmayı talep eden halk”, normal dönemlerde iktidarı almaya yetebilir. Ama normal bir dönemden geçmiyoruz; normal bir iktidarla karşı karşıya değiliz. Halk desteğini örgütlemek yetmez. Yetmediğini son 1,5 yıllık süreç gösterdi. İktidarın CHP’ye yönelik saldırılarından sadece İstanbul Belediyesine kayyum atanması engellenebildi. O da İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin kendiliğinden de olsa örgütlü müdahalesinin çaktığı kıvılcımla gerçekleşti. Diğer bütün saldırılara sadece tepki gösterilebildi, engellenemedi. Bu süreçten ders çıkarmak gerekir; çünkü Yeni Parti’nin de benzer saldırılarla karşılaşacağı büyük olasılıktır.
Kurtar bizi diyen halktan, destekçi halktan, kendi kaderini kendi ellerine alan, kurtulmak için harekete geçen, sınıfsal temelde örgütlenen bir halka geçilmek zorunludur. Muhalefetin örgütlenme modeli bu hedefe yönelik olmalıdır.
“İlçe meclisleri”, “mahalle meclisleri”, “halk forumları” gibi yöntemler, Türkiye’nin bugünkü koşullarında fazlaca zayıf ve kırılgan örgütlenme modelleri. İktidarı aldıktan sonra tabanı genişletmek için önerilebilir. Ama iktidar hedefleniyorsa, Türkiye gibi bir ülkede ilçe/mahalle meclisleriyle iktidar alınmaz, ancak muhalefet yapılır.
Özgürlükçülük, yani liberalizm bir burjuva modernitesi yöntemidir; ama iktidarı aldıktan ve pekiştirdikten sonra. Cromwell’ler, Robespierre’ler, Bismarck’lar, Garibaldi’ler, ABD’nin kurucu babaları, Mustafa Kemal’ler hiç de liberal değildiler. Devrimlerle, savaşlarla, iç savaşlarla, kralların kafası sepete düşe düşe geldi demokrasi. Liberalizm sonradan icat edildi; emekçiler aynı şeyi burjuvalara yapmasınlar diye…
Kısacası, “özgürlükçü” modeller kulağa hoş geliyor ama iktidarı almaya yetmez.
***
Nasıl bir dünyada, bölgede ve ülkede yaşadığımızı da göz önüne almak gerek. Son 30-40 yıldır bölgemizdeki birçok ülkenin rejimi değişti: Rusya, Yugoslavya, bütün Doğu Avrupa ülkeleri, Kafkas ülkeleri, Azerbaycan, Orta Asya ülkeleri, Afganistan, Irak, Suriye, Mısır, Libya, Tunus… Biraz daha geriye gidersek, İran, Yunanistan, İspanya… Bütün bu ülkelerin rejimleri nasıl değişti? Veya rejim dayatmalarına karşı nasıl direnilebildi? Hiç de demokratik ve özgürlükçü olmayan bir dünyada yaşıyoruz. Dahası, böyle bir dünyanın en demokratik ve özgürlükçü olmayan bölgesinde yaşıyoruz. Savaşlar, iç savaşlar, darbeler, terör, emperyalist müdahaleler gırla… Demokratik birikimimiz saydığımız ülkelerin çoğundan daha güçlü, ama cehennem içindeki bir cennet vahası da değiliz; bunu bilelim.
Son olarak Macaristan örneği… Macaristan 10 milyon nüfusa sahip bir ülke. Yani İstanbul’un yarısı. Anadolu yakası kadar bir bölge. Türkiye’nin çapı ve bu çapın özellikleri göz önüne alındığında fazla bir şey demeye gerek yok.
Türkiye’de iktidar alınacak; en azından iktidar istemediği bir seçime zorlanacak. Örgütlenme modeli buna göre olmalı. Kendisi için harekete geçmiş örgütlü bir halk. Yoktur başka bir çare.
Yeni Parti’nin ideolojisini ve sınırlılıklarını biliyorum. Ama iktidar mecburiyeti bu sınırları zorlayabilir. Öte yandan bu sorunları esas tartışması gerekenler sosyalist kesimlerdir, ama…
NOT: Bu yazı geçtiğimiz hafta yazdığım makaleyle birlikte okunursa belki daha anlaşılır olacaktır: https://t.co/8CA4e8GDNl
https://t.co/08YEWx0PBC
@avranci Aİ marifetiyle yakışıklı cümleleri birbirine ekleyebiliriz tabi.. ama tarihsel bağlamı kaçırırsak o zaman hepsi boşa düşüyor.. Odysseus anlatısının özü, insanın aklıyla, tanrılar-mitsel varlıklarla resmedilen engelleri aşması, sorunları çözebilmesidir aslında..
Yeni köşe yazım: “Örgütlü halk ne demek?”. Meydanları doldurmak, yaygın ekonomik ve mesleki örgütlenmeler, hatta politik önderliğin varlığı yeterli mi? Hareketin sınıfsal bir omurgaya sahip olması belirleyici değil mi?
‘ÖRGÜTLÜ HALK’ NE DEMEK?
Türkiye’de son 25 yıl içinde yakın tarihimizde görülmemiş ölçüde kitlesel halk hareketleri yaşandı: Büyük kentlerde yüzbinlerin sokağa döküldüğü cumhuriyet mitingleri ile yurt sathına yayılan ve 10 milyondan fazla insanın eylemli olarak katıldığı Haziran Direnişi. Son bir yılda iktidarın CHP’li belediyelere ve CHP’ye yönelik saldırılarına karşı kitlesel tepkiyi de bu halk hareketleri içinde sayabiliriz.
Fakat bu hareketler AKP iktidarını devirmeye yetmedi (sonuncusunun yetip yetmeyeceğini göreceğiz). Başarısızlığın birçok nedeni sayılabilir. Fakat çoğu kişi de teslim edecektir ki, belirleyici neden bu halk hareketlerinin örgütsüz olmasıdır.
Ama “örgütsüz olmak” çok genel bir saptama, açmak gerekiyor.
Örneğin konu “politik önderlik” meselesi açısından tartışılabilir.
Bu halk hareketlerinin tamamen kendiliğinden olduğu, politik önderlikten yoksun olduğu söylenemez. Cumhuriyet mitinglerinin bir politik önderliği vardı: Devlet içindeki “ulusalcı ve seküler kanat” diyebileceğimiz kesimler harekete önderlik etti.
2013 Haziran Direnişi’nde de -kendi içinde örgütsüz olmasına karşın- bazı politik önderlikler vardı. Örneğin “Taksim Dayanışması” bir politik önderlikti ama bu çaptaki bir harekete önderlik edemeyeceği daha ilk günden belli olmuştu. Hareket içinde öne çıkan bazı önderlikler oldu. O zamanlar bölünmemiş olan TKP ile Vatan Partisi’nin gençlik örgütü TGB öne çıkmıştı örneğin. Bu iki örgütün ittifak yaparak gerçekleştirdiği “Gazdan Adam” eylemi, hareketin doruk noktalarından biriydi. Fakat yeterli olmadı. Çünkü mesele eyleme önderlik etmek değildi; hareket bir iktidar yürüyüşüne çevrilmeliydi. Hiçbir örgüt bu düzeyde bir politikliğin yanına bile yaklaşamadı.
Son bir yılda CHP’ye yönelik saldırılara karşı gelişen halk hareketinin ise net bir politik önderliği vardır: Yeni Parti’yi kurmuş olan Özel-İmamoğlu ekibi. Bu süreç devam ediyor.
Görülüyor ki, esas zaaf “politik önderlik yokluğu” değil; şu veya bu ölçüde önderlikler var. Peki asıl zaaf, var olan politik önderliklerin niteliği mi? Çok önemli bir nokta, hatta cumhuriyet mitinglerinde bence belirleyici unsur, ama yine de tam olarak açıklayıcı değil.
Cumhuriyet mitingleri döneminde devletin üst katlarındaki çatışmaların belli bir uzlaşmayla sonuçlanmasıyla mitingler bir anda durduruldu, büyük bir talep olmasına karşın Anadolu’ya yayılması ve AKP’yi devirecek bir iktidar yürüyüşüne dönüşmesi engellendi, kitleler sandığa yöneltildi (“solcular CHP’ye, sağcılar MHP’ye oy versin” kampanyası başlatıldı) ve hareket sönümlendi. Burada politik önderliğin niteliği belirleyiciydi. Ama neden bu çaptaki bir halk hareketine bağımsız devrimci örgütler önderlik edemediler, böyle bir girişimde dahi bulunmadılar, hatta katılmadılar bile? Bu soru açıkta… Kimse de bunu bir zaaf olarak saptayıp yanıt verme zahmetine katlanmadı.
Haziran Direnişi sırasında harekete önderlik etme iddiasında veya çabasında bulunan politik örgütlerin, bu önderliği gerçekleştirebilecek politik öngörüye, esnekliğe ve olgunluğa, daha önemlisi araçlara sahip olmadıkları da görüldü. Esneklik ve olgunluk hareket içinde hızla kazanılabilirdi, ama araçların yokluğu kısa sürede giderilecek bir eksiklik değildi.
Halen devam eden halk hareketinde ise, Özel ekibinin ne tür taktikler geliştirip ne tür araçlar yaratacağını, bunların ne kadar isabetli ve yeterli olacağını göreceğiz.
***
Peki, “örgütlü halk” ne demek?
Eylemli olarak harekete geçmesi, meydanları doldurması, halkın örgütlü olduğu anlamına gelir mi? Gelmediğini yukarıda özetlediğimiz kendi çeyrek yüzyıllık deneyimimizden biliyoruz. Kendiliğinden kabarmış hareket çok büyük bir enerjidir, devrimci durumun olmazsa olmazıdır ama örgütlü bir gücü (iktidar, devlet, burjuvazi, emperyalizm vb.) alt etmeye yetmez. Ya sönümlenir ya bastırılır ya da başkaları adına yıkar.
Politik bir önderliğin (bir partinin) bulunması halkın örgütlü olduğu anlamına gelir mi? Gerek geçmiş deneyimlerden gerekse günümüz koşullarından bir öncü partinin varlığının gerek şart olduğunu söyleyebiliriz. Yani öncü partisiz halk örgütlülüğü olmaz. Ama yeterli midir?
Örneğin bugün Yeni Parti’nin halkın harekete geçen öfkesini ve umudunu arkasına aldığını görüyoruz. Kurulur kurulmaz parlamentoda ana muhalefet partisi olmuştur, kısa sürede yüz binlerce üyesi olmuştur, hızla il ve ilçe örgütlerini kuracağı da anlaşılıyor. Ama bu, halkın örgütlü olduğu veya Yeni Parti’nin halkı örgütlediği anlamına gelmiyor. Normal koşullarda, halkın bu teveccühü sandığın gelmesini zorlar ve seçimlerde Yeni Parti’nin iktidara uzanmasını sağlayabilirdi. Ama normal koşullarda yaşamıyoruz. Yeni Parti’nin karşısında sadece halk desteğini yitirmiş bir iktidar partisi yok; devletleşmiş ve devletin tüm olanaklarını pervasızca kullanan bir iktidar var. Yani halkın teveccühü iktidardan kurtulmaya yetmez (son iki yıldır yetmediğini gördük zaten); halkın örgütlülüğü de gerekir.
Sosyal demokrat bir partinin böyle bir görevi yerine getiremeyeceği, bunu ancak sosyalist/komünist ideolojiye sahip bir partinin başarabileceği iddia edilebilir. Olması gerekenler dünyasında, yani teoride, doğru. Ama pratikte? Ülkede iktidara karşı giderek artan bir halk tepkisi var, bu tepki Yeni Parti’nin yelkenlerini şişiriyor, fakat sosyalist/komünist olduğunu söyleyen partilere yönelmiyor. Neden? Halkta mıdır suç?
Bu konuyu yıllardır tartışıyoruz ama değişen bir şey yok; dolayısıyla daha fazla zorlamaya ve birbirimizi kırmaya gerek yok. Sadece bu yazıda ele aldığımız konu açısından şunu söyleyebiliriz: İdeolojik açıdan, yani olması gerekenler açısından doğru tutum alan sosyalist/komünist partiler, esas olarak kendilerini örgütlüyor, halkı örgütlemiyor. Örgütlü parti, kendisini örgütleyen parti değildir; emekçileri (kritik kesimleri) örgütleyen partidir. Başarılı olan, devrim yapan bütün sosyalist/komünist partilerde bu niteliği görürüz. Devrimci parti, devrim yapmak için kurulur; 30 yıldır, 50 yıldır, 90 yıldır var olup da -bu kadar kriz ve halk kalkışması yaşanmasına karşın- hiçbir devrimci çıkış yapamamış bir parti, yıllarca var olmakla övünmek yerine bu durumu sorgulamalıdır.
Peki “örgütlü halk”, sendikalarda, meslek örgütlerinde, demokratik kitle örgütlerinde, sivil toplum örgütlerinde, forumlarda ve meclislerde örgütlenmiş bir halk mıdır? “Keşke, nerede o günler” dediğinizi duyar gibiyim. Türkiye halkı böyle bir örgütlenmenin çok uzağında. Sendikalaşma oranı çok düşük düzeylerde; meslek örgütleri eylemlerine, hatta kongrelerine bile üyelerinin yüzde birini dahi getiremiyorlar. Ama böyle olmasaydı bile, ekonomik ve mesleki kurumlarda örgütlenmiş halk “örgütlü halk” olmaya yetmeyecekti. Bu tür yatay ve yaygın örgütlenmeler, özellikle Türkiye gibi ülkelerde, iktidar alındıktan sonra gelişebiliyor. Oysa bu yazıda, iktidar yürüyüşünün tabanı olabilecek ve iktidarı alacak bir halk örgütlenmesinden söz ediyoruz.
***
Halk hareketlerinin örgütlülük düzeyini belirleyen yarı nesnel yarı öznel, yarı sosyolojik yarı politik bir unsur var: Örgütlü bir sınıfsal kesimin varlığı-yokluğu. Yani halk hareketinin omurgasını oluşturacak örgütlü bir sınıf gücünün bulunması. Böyle bir gücün bulunmadığı koşullarda, halk hareketi ne kadar yaygın olursa olsun, örgütlü bir karşı gücün saldırılarına dayanamayabilir, hatta kolayca şekil verilebilecek bir hamura dönüşebilir. Cumhuriyet tarihimizin en yaygın halk hareketi olan Haziran Direnişinde de olan budur. Emekçilerin önemli bir kısmı Haziran Direnişine katıldı; ama tek tek emekçiler olarak, öncü ve örgütlü bir sınıf gücü olarak değil.
Politik önderlik de ancak böyle bir araç ile gerçekleştirilebilir. Hiçbir politik odak, kafası ne kadar berrak olursa olsun, hareketin omurgası olacak böyle bir sınıf gücünü oluşturup komuta edemiyorsa, böylesi geniş hareketlere önderlik edemez; öncü parti olamaz.
Toparlarsak, örgütlü halk, 1) en başta sosyolojik bir öncüye (halk hareketinin omurgasını oluşturan örgütlü sınıfsal kesim), 2) asıl işi bu omurgayı oluşturup komuta edecek ve bu araçla harekete müdahale edecek bir politik önderliğe ve 3) mümkün olduğunca yaygın ekonomik-mesleki demokratik örgütlere sahip olan halktır. İkinci ve üçüncü şıklar gerek şarttır, birincisi ise yeter şart. Omurga olmadığı zaman beynin varlığı fazla bir şey ifade etmez; beden ise bir et yığınına dönüşür.
Türkiye’de bu omurga nedir, kimlerden oluşuyor? Bu sorunun yanıtı hem verilere dayalı ayrıntılı bir araştırmayı hem de arazide bulunmayı gerektiriyor. Son 45, özellikle 25 yılda Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısında çok ciddi değişimler oldu. Dolayısıyla ezbere yanıtlar yok.
Fakat ne demek istediğimizi somutlaştırabilmek için şöyle “hayali” bir yanıt verebiliriz: 1991 Zonguldak madenci yürüyüşü ile 2013 Haziran Direnişinin eş zamanlı olduğunu düşünelim. Demek istediğimiz bu; elbette öncü parti gerekliliğini unutmadan…
https://t.co/8CA4e8GDNl
📢 Bir dönem Ankara'da çıkmış Kırkbudak Dergisi gibi farklı kişisel ve mesleki tarihçelerden birbirini tanıyan, "İkinci Kuşak" Alevi çalışmaları araştırmacısı olarak anabileceğimiz bir grup insanın son üç-beş yıldır farklı süreçlerden edindikleri ortak/benzer izlenimler çerçevesinde bir araya gelmesiyle olgunlaşmış bir girişim olarak JAS yayın hayatına başlıyor. Özellikle saha araştırmasına dayalı yeni kuşak araştırmacıları desteklemeyi amaçlayan JAS, tek bir isme yaslanmayan kolektif bir çalışma ilkesini merkez almayı hedefliyor. Derginin çağrısını ekteki bağlantıda bilginize sunar, yaygınlaştırmanızı dileriz.
.
https://t.co/qkT34x5kiY
Yeni köşe yazım: “Yeni parti ve sosyalistler”. Yeni partinin dezavantajları siyaset ve devlet katlarıyla, avantajları ise halk katlarıyla ilgilidir. Dolayısıyla halk desteğinin belirleyiciliği çok daha önem kazanıyor.
YENİ PARTİ VE SOSYALİSTLER
Özgür Özel ekibi önemli bir politik çıkış yaptı. Bu çıkış Saraçhane mitingleriyle başlamıştı; zorunlu olarak kurulan yeni parti ile örgütsel bir yapıya da kavuşuyor. Bu çıkışın yelkenlerini şişiren rüzgârın, toplumun çoğunluğunun AKP iktidarına duyduğu öfke olduğu biliniyor. Özel’in yeni partisinin bu rüzgârı ne kadar değerlendirebileceği, yönlendirip yönlendiremeyeceği kısa sürede ortaya çıkacak. Mesele sadece yelkenleri şişirmek değildir. Rüzgâr arkaya alındığında artık dümen ve rota belirleyici olur. Kaldı ki yol alınan deniz dalgalıdır ve çeşitli engellerle doludur. Ama yine de bir politik çıkışa girişme cesaretinin gösterilmesi ve bunun için örgütsel bir araç yaratılması Özel ekibinin başarısıdır.
Yeni partinin bugün için dayanacağı tek bir güç var: Halk. Halkın öfkesi ve umudu. Şu anda istim üzerindeki halk desteği zayıfladığı ve sönümlendiği an yeni parti biter, tepesine de binerler. Dolayısıyla halk tepkisinin sürekliliğinin sağlanması, örgütlü bir harekete dönüştürülmesi (parti üyeliği yetmez) hayati önemdedir.
Özel’lerin çıkışı, Erdoğan liderliğinde AKP’nin çıkışına benzetiliyor. Benzer yanları var ama Özel’in 2001’deki Erdoğan’a göre bazı dezavantajları var. Erdoğan ve ekibi ABD tarafından desteklendi; Özel’in böyle bir desteği yok. Erdoğan’a verilen büyük burjuvazi desteği de bugün için Özel’e verilmiş değil. Erdoğan ve AKP’nin devlet içinde de ciddi bir desteği vardı; Özel’in bugünkü devlet içinde böyle bir desteği de yok.
Fakat yeni partinin 2001 AKP’sine göre avantajları da var. Erdoğan’ın, bugün Özel’in arkasına aldığı denli bir halk desteği yoktu. Dahası, Erdoğan’a ve AKP’ye tartışmasız karşı olan ve mücadele eden ciddi bir halk kesimi vardı. Bugün yeni partiye ve Özel’e yönelik böyle bir halk karşıtlığı yoktur.
Görüldüğü gibi yeni partinin dezavantajları siyaset ve devlet katlarıyla, avantajları ise halk katlarıyla ilgilidir. Dolayısıyla halk desteğinin belirleyiciliği çok daha önem kazanıyor. Bu olgunun çok net bir biçimde kavranması gerekiyor.
Yeni parti ve önde gelenleri iktidarın ve devletin yeni saldırılarıyla karşılaşacak. Bu anlamda ciddi bir risk alınmıştır. Hızla bu saldırıları göğüsleyebilecek bir yapıya kavuşulması gerek.
Yeni parti, yeni ihanetlerle de karşılaşacak. Dost bildiklerinin bazıları yanına gelmeyecek. Kendi içinden riski alamayacaklar çıkacak ve bunlar önemli isimler de olabilir. Diğer muhalefet partileri destek vermeyebilir, uzaktan seyredebilir ve tarafsız kalabilirler; büyük ihtimalle böyle olacak.
Yeni parti -siyasal anlamda- yalnız bir partidir, çünkü ister istemez mevcut siyaset sahnesini değiştirmeyi hedeflemektedir; yanındaki tek sağlam güç halktır. Bu gücü değerlendirebildiği ölçüde kendine bir yol açabilir ve etkili olur.
Yeni parti bu durumu ne kadar kavrıyor, göreceğiz. Yeni partinin bunu hayata geçirebilecek, ısrarla devam ettirebilecek ve çeşitli riskleri göze alabilecek kararlı bir önderliği var mı, böyle bir örgütsel yapıya ve kadrolara sahip mi (veya kısa sürede sahip olabilecek mi), göreceğiz.
Sadece Özgür Özel’in il il, ilçe ilçe gezmesi yetmez. Halkı seferber etmek tüm partinin görevi olmalıdır. Halk kararlıdır, ama halkı yeni partide örgütleyecek olan kadrolar yeteri kadar kararlı mı? Yeni partiyi kurmak ve örgütlemek riskli ve tehlikeli bir iş olacaktır. İktidar bu risk ve tehlike iklimini fiilen yaratacaktır. Herkes bunu göze alamayabilir.
Dolayısıyla Özgür Özel ve ekibinin önünde mümkün olduğunca geniş bir “halk cephesi” hedefleme ve kurma görevi duruyor. Başka çare yok gibi gözüküyor.
***
Sosyalistlerin önerileri, geliştirecekleri politikalar ve yaratabilecekleri araçlar bu noktada önem kazanıyor. Sosyalistler bağımsız bir halkçı ve devrimci politik çıkışı örgütlemenin ve araçlarını yaratmanın yolunu bulmalı. Bu, yeni parti ile rekabet etmek ve karşı karşıya gelmek değildir. Giderek güçlenen dip dalgasını ve halk hareketini daha da harlayacak yolların aranması anlamına gelir. Özel’in yeni partisini daha halkçı bir pozisyona çekmenin yolu da budur. Bağımsız bir hareketten kastımız da şu: Sosyalistler yeni partinin değil, halk hareketinin sol kanadı olmalıdır. Halk hareketi çerçevesinde bir yan yana gelme söz konusudur. Tıpkı Haziran Direnişi döneminde olduğu gibi.
Yeni parti halk inisiyatifinin belirleyiciliğini ve hayatiliğini kavrayamazsa ve sosyalistler halkçı ve devrimci bir politik çıkış örgütleyemezse ülkenin AKP iktidarından ve karanlıklardan kurtulması yine ötelenebilir.
Ama böyle bir lüksümüz yok. Bu fırsat değerlendirilmeli.
https://t.co/1avNaVtMEW
13 yıl boyunca “kaybederek” Erdoğan’a hizmet ettiler.
Dün, CHP birinci parti olunca saray operasyonunda görev alıp CHP’ye yeniden çökerek Erdoğan’a hizmet ettiler.
Bugün, CHP’yi kurultaya götürmeyip bölünmesini sağlayarak Erdoğan’a hizmet ediyorlar.
Yarın, Erdoğan’ın rakibine muhalefet ederek Erdoğan’a hizmet edecekler…
📍 Ankara
Bilim ve Sosyalizm Dergimizin sayılarına bugünden itibaren İmge Kitapevi'nden ulaşabilirsiniz.
İmge Kitapevi
(Konur Sokak, No:17 Kızılay/Ankara)
@imgekitabevi
In this video, ISIS founder Abu Bakr al-Baghdadi describes dispatching Abu Mohammad al-Jolani from Iraq to establish Jabhat al-Nusra as an extension of ISIS in Syria.
Jolani, in turn, thanks Baghdadi for his approval, support, and funding.
A suit doesn't erase that history.
The United States ultimately handed Syria to a man who once led al-Qaeda's branch in the country.
Alevi Ansiklopedisi, ilk yayın yılını 700 binden fazla tekil ziyaretçiyle tamamlarken, akademisyenlere, yol önderlerine ve gönüllülere bilgi üretimine ve sözlü hafızanın kayıt altına alınmasına katkı sunmaları için çağrıda bulundu.
👇
https://t.co/U8nS4bD6PE
ABD;
- Kıbrıs Barış Harekatından sonra ambargo uyguladı,
- darbeler yaptı,
- ekonomiye operasyonlar düzenledi,
- tatbikatta alçakça bir şekilde gemimizi vurup subaylarımızı şehit etti,
- kendi bağımsızlık gününde 4 Temmuz’da Türk askerlerinin başına çuval geçirip tutukladı,
- parasını verip satın aldığımız uçaklara el koydu,
- istemediği füzeleri aldığımız için ambargo uyguladı,
- Fethullahçı Terör Örgütü’nün en büyük destekçisi oldu,
- Gladyosuyla cinayetler işledi, suikastlar düzenledi, katliamlar yaptı,
Ve iktidar 4 Temmuz’da köprüyü ABD bayraklı ışıklandırdı, 5 Temmuz’da Türk polisine NATO yeleği giydirdi, 6 Temmuz’da NATO’lu 5 TL bastı, 7 Temmuz’da soykırımcı İsrail’in ana sponsoru olan ABD Başkanı Trump’ı kırmızı halılarla, alkışlarla, övgülerle karşıladı.
"Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye ya başkalarının güvenlik mimarisinin ileri karakolu olmayı sürdürecek ya da Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışına dönerek kendi güvenlik mimarisini kendi millî çıkarları doğrultusunda inşa edecektir." C. Gürdeniz https://t.co/oDZbIokD7i
Mizahçı Deniz Göktaş’ın “dini değerlerle alay ettiği” iddiasıyla gözaltına alınması sadece Türk demokrasisinin nereye gerilediğini resmetmiyor.
Muhafazakâr mahallenin iki yüzlülüğünü de ortaya koyuyor!
Hayır, “her cuma bakara makara bir ayet sallıyorum” diyenin büyükelçilikle ödüllendirilmesini hatırlatmayacağım.
Asıl vahim olanın yanında bu ne ki!
ABD Başkanı Bush 25 yıl önce bu coğrafyaya başlattığı saldırıyı “haçlı seferi” diye niteledi. Ardından gelen ABD başkanları da haçlı seferini Libya’da, Suriye’de, Filistin’de, Lübnan’da sürdürdü. Neyse ki İran “şimdilik” durdurdu.
Ne acı ki “dini değerlerimiz” diyenler, 25 yıldır İslam coğrafyasını hedef alan emperyalist ABD’yi destekliyorlar!
Dini değerlerle alay, ha?
Dini değerlerinizin muhafazası ABD’ye karşı çıkabilmenizle mümkündür!
Gerisi palavra, gerisi ikiyüzlülük…
📢 18. Sayımız Yakında Dağıtımda❗
📌 NATO Kurucularının İtirafları
📌 NATO Zirvesi Hazırlıkları ve Ankara'da Sıkıyönetim Hali
📌 NATO ve Türkiye
📌 Prof. Dr. Mustafa Türkeş ile Söyleşi
Dergimizin "Emperyalizmin Savaş Makinesi:NATO" dosya konulu 18. Sayısı yakında dağıtımda.