Cahil ile anarşist arasındaki fark tüy kadardır..o aradaki tüyün üzerinde durur bütün okunan kitaplar..Ama tarihçiler üflediği zaman tozlu arşivlerin üzerine,ne tüy kalır,ne de aradaki fark..zargana
Değerli yol arkadaşlarım, sevgili ailem, adalı komşularım; Bugün yaşadıklarımız ülkede ki adalet ve hukuk sisteminin ne hale geldiğini sizler yakından biliyorsunuz. Ne üyesi olmaktan onur duyduğum CHP’sinden ne de siz değerli Adalı komşularımın başını öne eğdirecek bir kusurum olmadı. Sokaklarını dahi kendi ellerimle temizlediğim Adalarıma aşığım. Sizleri çok seviyorum. En kısa zamanda görüşmek üzere.
KURTULUŞ YOK TEK BAŞINA, YA HEP BERABER YA HİÇBİRİMİZ!!!
ALİ ERCAN AKPOLAT
Adalar Belediye Başkanı
Gelecekteki güzel günlere yönelik umudu koruyan, insanca yaşamı, paylaşmayı, özgürlüğü, eşitliği, barış ve dostluğu, güçlü kalemiyle hep savunmuştur. Halkın yanında, mazlumun, emekçinin yanı başındadır hep yeri. Yorgun kalbi ölene kadar hep onların yanında atmıştır.
“Yarısı burdaysa kalbimin
yarısı Çin’dedir, doktor.
Sarınehre doğru akan
ordunun içindedir.”
“Bu hasret bizim” demişti şair. Onun hasreti halkının hakkını almasına yönelik bir hasretti. Özgür bir dünyaya ve eşitliğe, aşka, direnmeye duyulan bir hasretin sesiydi şiirleri.Ölmeden önce son eşi olan Vera’ya;
“Veruşa, benim hakkımda yaz. Artık beni senden daha iyi bilen kimse yok. En ilginci kimse benim de insan olduğumu, şiirlerimin ve kaderimin özünde bu gerçeğin yattığını düşünmüyor” diyen,kedileri seven, karanlıktan, çitlerden, kilitlerden, izin belgelerinden, vizelerden nefret eden, alacakaranlıkta yalnız olmaktan korkan, kestane ağaçlarını, aydınlık evleri, düzenli sokakları, demokrat kentleri seven insandı o. (
Nazım Hikmet’i yaratan koşullar; Tanzimat Döneminin etkileri, aile çevresi ve gezdiği coğrafyalar, 1920’lerdeki Rus modernizmi, Fütürizm, Dadaizm… vs. pek çok unsur sıralanabilir. Ama hayatına giren kadınların yeri de yadsınamaz.Sırasıyla ancak bir yıl yaşadığı “Mavi Gözlü Dev” şiirini yazdıran Nüzhet, Moskova’da tanıştığı tıp öğrencisi Lena Yurçenko, saçları alev gibiydi diye tasvir ettiği, Hatçe diye seslendiği Piraye, hapishanedeyken tanıştığı, şairin ölüm orucuna yatmasına neden olan oğlu Mehmet’in annesi Münevver ve son aşkı Vera…
3 Haziran 1963’te Nazım, memleket özlemini yüreğinde taşıyarak, “yüzünü görmediği insanlar için” ömrünü adayarak, onlar için mücadele vererek dünyaya Moskova’da veda etti. Azrail kapısını kalp kriziyle çalmıştı. Oysa istediği ölüm, ağır ağır gelen kanser nevinden gelen bir ölümdü. Hayat arkadaşı Vera’ya;
“Beklenmedik ölüm, kötü bir ihanet bence, sırtına saplanmış bir bıçak sanki. Ben ölmek üzere olduğumu bilmek zorundayım. O zaman yapmadığım işleri tamamlayabilirim.”demiştir.
“Giderayak, işlerim var bitirilecek, giderayak
Kurtardım ceylanı avcının elinden
Ama daha baygın yatar, ayılamadı
Kopardım portakalı dalından
Ama kabuğu soyulamadı
Oldum yıldızlarla haşir neşir
Ama sayısı bir tamam sayılamadı
Çektim kuyudan suyu
Ama bardaklara konulamadı
Güller dizildi tepsiye
Ama taştan fincan oyulamadı
Sevdalara doyulamadı
Giderayak işlerim var bitirilecek, giderayak”
Onun sanat ve mücadele dolu hayatı, bugün de ilham kaynağı olmaya devam etmektedir.
Dünyada darda kalanların yardımcısı olduğuna inanılan “Hızır” ile onun denizlerdeki temsilcisi sayılan “İlyas”, 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece buluşurlar. Bunu hem baharın müjdecisi olduğuna hem de insanlara bolluk ve ferahlık getireceğine inanılır.Dilekler gül dallarına bağlanır, mahalle aralarında ateşler yakılır.O gün ne kötü bir söz çıkar ağızlardan ne de bir dal incitilir.
Ta ki 1972 yılına kadar…
O yıl da, o gün birçok yerde tatlı bir telaş olsa da o sıralarda , ülkenin başkentinde, Ankara’da üç baba “Bahar Bayramı” için değil, oğulları için koşuşturuyordu.
Uykusuzluktan kan çanağına dönmüş gözleri, acıdan parçalanmış yürekleriyle…
Çoktan kader birliği yapmışlardı çocuklarıyla. Dilekçeler veriyor, kapılar aşındırıyor, çocuklarını kurtarmak için her yolu deniyorlardı. O gün de onları görebilmek, ihtiyaçlarını karşılayabilmek için Mamak Cezaevi yolunda yan yanaydılar. Cemil Gezmiş, Hıdır İnan ve Beşir Aslan… Hıdırellez’in farkında bile değillerdi.
“Bugün sayım var, üstelik banyo günü. Görüş yok. Yarın gelin.” dedi cezaevi yetkilisi.
Ama kısa bir süre sonra Ankara’da sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinde anlaşıldı gerçek:
O gün ne banyo günüydü ne de sıradan bir sayım…
İnfaza hazırlık günüydü.
Babalar çaresizlik içinde kıvranırken, Ankara Merkez Cezaevi’nde darağacı kuruluyordu. Kapıdan girişte, ortadaki karakavağın solunda bir demir sehpa… Tepesinde ip ve ilmik. Altında bir masa…
Sokağa çıkma yasağına rağmen cezaevi zırhlı araçlarla çevrilmiş, projektörlerle gece gündüze çevrilmişti.
Önce Deniz çıktı sehpaya.
Sonra Yusuf.
Ardından Hüseyin…
Üçü de başları dik, adımları kararlı, dillerinde sloganlarla yürüdüler darağacına…
Ve o gece, herkes dileklerini gül dallarına asarken, onlar dileklerini gökyüzüne bıraktılar:
“Yaşasın tam bağımsız Türkiye!”
O söz, bir dilekten çok daha fazlasıydı.
Bir ülkenin yarım bırakılmış umudu, geleceğe bırakılmış bir emanetti.
Bugün o sözün anlamını belki de daha derinden hissediyoruz…
Silivri yollarında, aynı umudu yeniden ararken.
Anılarına saygı ve özlemle… 🥀🥀🥀
17 Nisan S. Eyüboğlu’nun “Gurbet Bayramı” dediği, yani Köy Enstitülerinin kuruluş günüdür. Bugün ülkenin, toprağıyla birlikte insanını da dönüştürmeye cesaret ettiği bir kırılma anıdır.
Köy Enstitüleri, bir eğitim modelinden çok daha fazlasıydı. Çünkü mesele yalnızca okuma yazma öğretmek değildi. Mesele, “iş” ile “iş yapmak” arasındaki o derin uçurumu kapatmaktı. Okumuş olmanın bir ayrıcalık, üretimden kopmanın bir statü sayıldığı bir anlayışa karşı, eliyle, aklıyla ve vicdanıyla çalışan bir insan modeli oluşturulmak istendi.
O güne kadar eğitim, çoğu zaman insanı hayattan koparan bir araçtı. Okuyan, kendi emeğine yabancılaşıyor; üretim ise eğitimsiz bırakılan geniş kitlelerin omuzlarına yükleniyordu. Köy Enstitüleri eğitimi hayatın içine, üretimin tam ortasına yerleştirdi.
Bu okullarda öğrenciler yalnızca ders görmezdi. Toprağı eker, ürün yetiştirir, marangozluk yapar, müzik aleti çalar, kitap okur, tartışır, eleştirirdi. Bedensel emek ile zihinsel üretim birbirinden koparılmazdı. Çünkü hayatın kendisi böyleydi: düşünmeden yapılan iş eksik, üretmeden yapılan düşünce ise boştu.
Eğitim ilk kez bir ayrıcalık değil, bir hak olarak ele alındı. Kız ve erkek çocuklar birlikte eğitim gördü. Fırsat eşitliği sağlandı.
Bu nedenle Köy Enstitülerini kapatan zihniyet yalnızca okulları kapatmadı. Hayatla bağı zayıf, üretimden kopuk, ezbere dayalı bir eğitim anlayışını geri getirdi. Eğitim yeniden “işten kaçmanın yolu” haline dönüştü.
Düşünmeyen, sorgulamayan, ezberi tekrar eden bir nesil… Üretimle, emekle, sanatla bağını koparmış bir eğitim. Şiddeti normalleştiren, gücü taklit eden çocuklar…
Bugünü anarak amacım nostalji yapmak değil. O ruhu hatırlatmak. Bunca karanlığın içinde geçmişten gelen ışığı yakalamak.
Bir öğretmen olarak hüznüm derin.Katliamlarda ölen öğretmen ve öğrencilerimiz karşısında acımız büyük. Ölenlere rahmet, yakınlarına baş sağlığı diliyorum.
Köy Enstitülerinin mimarı İsmail Hakkı Tonguç ve Hasan Ali Yücel başta olmak üzere, bu ülkenin aydınlanması için emek veren tüm eğitim emekçilerini özlemle anıyorum.
@koyenstituleri
13 aydır Silivri Zindanı’ndayım.
Bugün mahkemede suçsuzluğumu, Beşiktaş’ın iradesini ve onurumu savunuyorum.
Hakkımdaki 'itirafçı' yalanlarını ve delilsiz iftiraları kürsüden paramparça ediyorum. Bu karanlık elbet dağılacak.
Gücü yetenler değil, hakkı yetenler kazanacak.
İstanbul Başsavcılığı’na ve İstanbul Emniyeti Siber Suçlarla Mücadele Birimi’ne sesleniyorum:
Bir gazeteci olarak değil, bir baba olarak sizden yardım istiyorum.
Bu ve benzeri hesaplar hakkında suç duyurusunda bulundum.
Tespit edebildiğim kişi ve hesap bilgilerini savcılığa resmi başvurularla ilettim.
Ancak iki yıldır bana diş geçiremeyen; buna rağmen çocuklarıma tecavüz edeceğini söyleyecek kadar alçalan, kendisini “Galatasaraylı” olarak tanımlayan ve anonim hesaplar arkasına saklanan bu şerefsizlerin bulunmasını talep ediyorum.
Bu kişilerin WhatsApp grupları ve Telegram kanalları bulunmaktadır ve buradan organize şekilde yönlendirilmektedirler.Bu tehditler görmezden gelinemez.Bu durum açık ve ağır bir suçtur.
Okumadan, dinlemeden, bilmeden ve bilerek, izlenme uğruna yayınlarında beni hedef gösteren korkak yayıncılara sesleniyorum:
Ben bu şerefsizi elbet bulacağım.
Ancak sizin; sırf izlenme uğruna, reklam verenlerinize yalakalık yapmak adına gazetecileri hedef göstermeniz nedeniyle bu durumu defalarca yaşadım.
Hakkım size helal değildir. Artık kendinize gelin. Haddinizi bilin.Sizleri son kez uyarıyorum.
Şimdi çıkıp “kınıyoruz, mınıyoruz” gibi samimiyetsiz açıklamalar yapmayın.
Yaşananlar, bizzat sizin beni yalan ve yanlış bilgilerle hedef göstermenizin bir sonucudur.
Yasa dışı bahis baronlarının çocuklarını kırmızı halıyla seremonilere çıkarırken gösterdiğiniz hassasiyet,
konu rengine göre mi değişiyor?
Kızım ve oğlum; sizin aptal futbol tartışmalarınızın, egolarınızın ve içinizdeki çirkefliğin tarafı değildir.
Yetiyorsa gücünüz bana yetsin .Çocuklarımdan uzak durun.
@istanbulCBS@TC_icisleri@SiberayEGM
Belediye başkanı olarak sorumluluğum, her zaman ilçemizde yaşayan kadınların güvenliği, mutluluğu ve refahı için çalışmak oldu.
Göreve geldiğimiz ilk günden itibaren önceliğimiz kadınlar ve çocuklardı. Çok önemsediğim, Kadın Dayanışma ve Yaşam Merkezi’mizi hızlıca hayata geçirdik.
Kadınların ve çocukların psikolojik destek, hukuki danışmanlık, istihdam ve sosyal haklar konusunda ücretsiz hizmet alabildiği kapsamlı bir merkezi Beşiktaş’ımıza kazandırdık.
2020 yılında başlattığımız, ulusal ve uluslararası çapta birçok ödül aldığımız “İstanbul Sözleşmesini Okudun mu?”kampanyasıyla milyonlarca insana ulaştık.
Herkes bu sözleşmenin neyi güvence altına aldığını bilsin, öğrensin istedim. İstanbul Sözleşmesi herkes tarafından okunmalı ve anlaşılmalı.
Bugün de aynı noktadayız.
Biz artık İstanbul Sözleşmesi’nin tartışılmasını değil, uygulanmasını istiyoruz.
Kadın hareketinin haklı mücadelesinde daima yan yanayız. Bu topraklarda özgür ve güvende bir yaşamı hep birlikte kuracağız.
Yakındır, çok yakındır…
#İstanbulSözleşmesiYaşatır
Rıza Akpolat
Silivri Zindanı
Biri tutmuş midyeyi,
biri pişirmiş kokoreçi,
biri getirmiş kumpiri,
biri zehirlemiş oteli…
Biri de ‘Hadi hadi, bir şeyiniz yok’ deyip göndermiş gerisin geri…
#böcekailesi
İyi ki doğdun büyük usta, sevgili Nazım Hikmet 🌟 Unutulmaz şairimiz üzerine özel dosya Düş Art'ta,Elif Akpolat'ın kaleminden 👏 "Özgür bir dünyaya ve eşitliğe, aşka direnmeye duyulan bir hasretin sesiydi şiirleri." #nazımhikmet#düşart#elifakpolat#ocak https://t.co/YNfYwYle0t
Özlem Çerçioğlu, işte bu yazı yüzünden kıyameti koparmıştı. Yazı yayımlandıktan 2 yıl sonra hakkındaki dosyaların kapanması için AKP’ye geçiyor. Ne var o dosyalarda❓FETÖ❗️Hatırlayalım: https://t.co/lzDBPj9RwD
Sevgili komşularım, çok kıymetli halkım,
Tam 201 gündür, Silivri Zindanı’nda büyük bir sabırla ve kararlılıkla yargı süreçlerinin tamamlanmasını, aklanarak, aileme, işime, komşularıma kavuşacağım günü bekliyorum.
Aslında, bu açıklamayı o gün karşınıza çıktığımda yapacaktım ama soruşturmanın doğal akışından saptırılması nedeniyle süreç uzadı, şahsıma ve aileme yapılan saldırılar, sistemli bir şekilde arttı. Bu nedenle bu açıklamayı yapma zorunluluğu doğmuş oldu.
Tam 201 gündür, yargı organlarını etkileyecek ve siyasi baskı oluşturabilecek hiçbir açıklama yapmadım. Sosyal medyada bu yönde paylaşımlar yapmadım, görsel ve yazılı medya organlarına hiçbir beyanat vermedim.
Seçilmiş bir kamu görevlisi olarak, Sayın Cumhurbaşkanı başta olmak üzere, yetkililerin “yargıya saygı duyun ve soruşturmanın bitmesini bekleyin” sözlerine uygun biçimde davrandım.
Tüm saldırıları sabırla ve sessiz bir şekilde karşıladım. Soruşturma sürecine gösterdiğim saygıya karşılık, vatandaşlık hak ve hukukumun gözetilmesini bekledim.
Zira, yargının kararını sadece bizler değil, soruşturmayı devam ettirenlerin de beklemesi ‘masumiyet karinesi’ gereği zorunluluktur.
Ancak üzülerek görüyorum ki henüz iddianame hazırlanmadan, soruşturma devam ederken, bağlamından koparılmış, kurgulanmış, her türlü yalan bilgi / görüntü planlı bir şekilde bir kısım medyaya servis edildi, şahsımın ve ailemin itibarı ayaklar altına alınmaya çalışıldı.
Tutuklandığım günden itibaren düzenli aralıklarla “etkin pişmanlıktan faydalanıp, itirafçı olduğum” yönünde yalanlar yine algıcı, tetikçi bir kısım medya üzerinden paylaşıldı. Önce “40 sayfa itiraf yazdığım” gibi iftiralar konuşuldu. Bunu yapanların niyetini iyi bildiğim için cevap vermedim, savcılığa suç duyurusunda bulundum.
Ancak son günlerde tekrar bu ve başka iddiaların tekrar aynı hesaplardan paylaşıldığını üzülerek görüyorum. Bu hesapları kamuoyu yakından tanıyor. Geçmişi karanlık, yüz kızartıcı suçlara bulaşmış ve bu tür çirkin operasyonlara girişmeyi alışkanlık haline getirmiş bir odak bu sürecin kirli elleri oldu.
Şunu çok net ifade etmek isterim ki, ‘suç işleyen, suça iştirak eden, suça yardım edenler’ itirafçı olur. Ben ne şahsi hayatımda ne de siyasi hayatımda hiçbir zaman suç teşkil eden bir durumun içinde yer almadım. Benim itirafçı olmam ne hukuken ne fiilen ne ahlaken mümkün değildir. Bu iddiaları ortaya atan tetikçi - algıcılarla yüce yargı önünde hesaplaşacağız.
O zaman; kimin neyi, neden yaptığı çok daha açık şekilde ortaya çıkacak. Son olarak hakkımda devam eden hukuki yargılama sürecinde adaletin tecelli edeceğine, cesaretini bağımsızlığından alan hakimlerimize olan inancımdan ve yargı makamlarına olan saygımdan dolayı sessizliğimi koruyorum.
Burada neden iddianamesiz şekilde tutulduğumu biliyorum.
Kimi medya organları eliyle aileme, çocuklarıma kadar uzanan bu kirli sürecin ve hakkımda haftada bir çıkarılan dedikoduların hedefi açık biçimde siyasidir. Ama bu siyaset, kirli bir siyasettir.
Ben Rıza Akpolat, 43 yaşında, iki kız çocuğu babası, Beşiktaş Belediye Başkanıyım. 7 aydır hakkımda bir iddianame olmaksızın, savunma ve adil yargılanma hakkım gözetilmeden, çok yönlü bir itibarsızlaştırma kampanyasına maruz kalarak Silivri Cezaevi’nde tutuluyorum.
Beni seven, beni sayan ve masumiyetime inanan herkesi; hukukumun, ailemin ve kişiliğimin korunması için; yaşanan tüm bu olumsuz tabloya rağmen adalete, hukuka inanmaya, masumların tarafında saf tutmaya ve yaşamın her alanında ülkesine ve devletine sahip çıkmaya çağırıyorum.
Güzel ülkemin vicdanlı insanlarının, elim kolumun bağlandığı bu şartlarda hakkımı ve hukuku koruyacağına inanıyorum.
Rehberim, Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli’nin dediği gibi:
“Varlık ummanında göz ol da bak
Vahdet ateşinde benliğini yak
Ayağa kalkarsan hizmet için kalk
Zulmedenden olup zorda arama”
Rıza Akpolat
6 Ağustos 2025 | Silivri
….
Sen hep gülerdin oysa, gülüverirdin
Bir bakardım eğilmiş su içiyor
Gamzelerinden kuşlar.
Bir bakardım gözlerinde
…
Aramızdan ayrılışının 14.yılında Didem Madak’a sevgi ve özlemle…
#DidemMadak
Yapayalnız bir kadın.
Eski bir polis tarafından alıkonulan ikiz kardeşi için üç gün karakol karakol geziyor. Sonunda Adli Tıp Kurumundan kardeşinin cesedini teslim alıyor.
Sadece katiller değil, görevini ihmal eden polisler de ceza alsın.
#aysetokyaz
Sivas Katliamı’nın 32. yılında Zeynep Altıok ve Eren Aysan ile konuştum.
🗣️ Kim bilir kaç kitaplık daha bu dava ve bu adaletsizlik, bu acı, bu kahır, bu keder malzeme çıkaracak Türkiye'ye…
🗣️ Madımak Oteli'nin durumuyla ilgili sıkıntı hep vardı, bugün de var.
@tekirkedi@zeynabelle
https://t.co/5F09DLRNXT