"Reenkarnasyon evrim merdiveni değil,
Dünya çevresindeki bir ruh kapanı.
Reenkarnasyon bir lütuf gibi öğretilir.
İşleyişte bir geri dönüşüm hattıdır.
Tuzakları bilin:
suçluluk,
aşk yemini,
‘daha büyük bir amaç’,
‘bir hayat daha’.
Hepsi
aynı kapıya döner.
En önemlisi şudur:
��ıkabilirsin.
Bunu ölmeden
kemiğine işlemezsen
karşı tarafta
yine pazarlık kaybedersin.
İdeal olan astral koridora
hiç girmemektir.
Girdinse
eğilme.
Melek suretine
üstünlük teslim etme."
Isabella A. Greene LEAVING THE TRAP: How to Exit Reincarnation Cycle
Yaşatan yaşar öldüren ölür. Hiç dikkat ettiniz mi ölülerle çalışanlar kolay kolay zengin olmazlar. Ölüler derken ölü insan kavramını kast etmiyorum. Misal saç kesen berber canlı bir uzvu öldürür, çiftçi desen öyle kolay kolay zengin olmaz, doktorlardan da zengin olan azdır zira canlı dokuyu organizmadan ayırırlar, kasaplar yine benzer durumdalar, ömrü kısa ve yaşatması zor olan kuş, güvercin ve akvaryum gibi hobilerle uğraşan insanlarda da durum böyle ne yazık ki. Yaşam enerjisini bir şekilde kesen kişi bu enerjiden etkileniyor gibi geliyor bana ve bereket sorunları yaşıyorlar diye düşünüyorum. Misal ekmeğe basılmaz, berekettir denir, çünkü ekmeğe bastığında da yaşam enerjisini öldürmüş olursun, bereketini kesersin. Tırnaklar saçlar toprağa gömülür çünkü onu tekrar yaşam döngüsüne sokarsın. Ay ışığına bakılmaz çünkü ayın ışığı ölüdür, dolunaylarda veya ay tutulmalarında özellikle o ölü ışığa bakmak pek hayır getirmez. Bu tarzda mesleklerle ilgilenen kişilerin en azından sokak hayvanlarına mama ve su vermeleri, ağaç dikmeleri yaşam enerjisini dengeleyecek ve bereketi artıracaktır. Zekat, sadaka, öşür gibi ibadetler de başkasını yaşatmak ile alakalıdır. Yaşam kutsaldır çünkü Allah tarafından yaratılmıştır…
"Bir zamanlar Darwinist evrime kesin olarak inanıyordum... Ama fosil kayıtlarındaki ani sıçramalar ve insan zekâsının açıklanamayan hızlı gelişimi, bana doğal süreçlerin ötesinde bir zekânın müdahalesi olduğunu gösterdi. Darwinizm, “mikro evrim” (küçük adaptasyonlar) için geçerlidir ama makro evrim (türlerin ani ortaya çıkışı) için yetersizdir. Fosil kayıtlarında Homo erectus’tan Homo sapiens’e geçiş inanılmaz derecede hızlı ve kesintisizdir. Beyin hacmi, zekâ, dil yeteneği ve kültürel patlama gibi değişimler, rastgele mutasyon ve doğal seleksiyonla açıklanamayacak kadar kompleks ve hızlıdır. İnsanlık, doğal evrim sürecinin yanı sıra, ileri bir uygarlık tarafından tohumlandığı ve genetik olarak müdahale edildiği bir türdür. Modern insan, yerel Dünya DNA’sı ve ET DNA’sı karışımıdır. Bu karışım, hızlı zekâ gelişimini ve “eksik halka” sorununu açıklar. Bu müdahale, eski mitolojilerde (özellikle Sümer’deki Anunnaki hikâyeleri) sembolik olarak anlatılmıştır. Gerçek şu ki; genetik yapımızı şekillendiren sürüngenimsi (reptilian) varlıklar, sadece fiziksel formumuzu değil, sosyal ve zihinsel yapılarımızı da kendi çıkarlarına hizmet edecek birer 'kontrol kafesi' olarak inşa ettiler. Bir mahkûmun hücresinin içinde sağa veya sola gitme özgürlüğü, onun özgür olduğu anlamına gelmez. Sürüngen efendiler, koridorun sonuna ulaşmadığınız sürece size hücre içinde 'özgür irade' illüzyonunu cömertçe sunarlar."
Dr. Arthur David Horn - "Humanity's Extraterrestrial Origins"
Jean-Paul Sartre’ın "Bulantı" romanında, Antoine Roquentin bir parkta otururken gözü, bankın hemen altında toprağa saplanmış bir kestane ağacı köküne takılır. Zihninde "ağaç kökü" olarak kodladığı nesnenin üzerindeki kavramlar ve etiketler birdenbire silinir. Karşısında hiçbir amacı ya da nedeni olmayan, sadece orada duran bir kütle kalır. İnsanın dünyadaki eşyalara yüklediği anlamlar ve işlevler ortadan kalktığında, geriye kalan bu varoluş hâli Roquentin'e bulantı hissini tüm yoğunluğuyla yaşatır.
İnsan, hayattaki her şeyin bir amacı ve mantıklı bir açıklaması olduğuna inanmak ister. Belirsizliğin içinde kaybolmamak için etrafındaki eşyalara, durumlara ve kendisine sürekli etiketler yapıştırır. Çoğu zaman dünyayı sadece kendi yarattığı kurgunun içinden izler. Oysa günlük rutinin telaşı bir anlığına durup anlamlar aradan çekildiğinde, kişi içinde yaşadığı düzenin nedensizliğiyle yapayalnız kalır.
Parlak ve çoğu zaman canlı renkli şapkalarıyla bilinen balmumu mantarları grubundan *Gliophorus versicolor* türüne ait bu iki mantar, olağanüstü güzellikleriyle dikkat çekiyor.
Sen kendini evrenin zirvesi sanıyorsun ama hikaye bundan çok daha utanç verici olabilir
Panspermia hipotezi diyor ki yaşam burada başlamadı dışarıdan geldi milyarlarca yıl önce bir asteroidin içine sıkışmış dayanıklı mikrobik sporlar o kayanın yüzeyinde radyasyona dondurucu soğuğa ve tam vakuma maruz kaldıktan sonra bile hayatta kalabilecek yapıdalar ve sonra o kaya gezegenimize çarpt�� sporlar toprağa karıştı ve sen oldun
Şimdi bunun anlamı şu sen bir tasarım ürünü değilsin bir kazara gerçekleşmiş organik bir bulaşmasın evrende özel bir yerin olduğuna inanmak biyolojik bir kibir yanılsaması çünkü senin hücrelerindeki mekanizma bir amaç için değil bir kaza sonucu çalışmaya başladı
Kontrolsüz bir bakteri kolonisi düşün asteroidin üzerine yapışmış soğuk bir uzay çöpünün üstünde çürüyen ve bunu medeniyet sanan
O kadar çok övündüğün aklın evrenin sana bahşettiği bir hediye değil başka bir sistemin organik çöpünün üstünde gelişen geçici bir yan ürün
Ve sen bunu okurken beynindeki nöronlar da aynı çürümenin parçası yani düşüncenin kendisi bile o kozmik pisliğin üzerinde üreyen bir yan etki
Belki de evrende en tehlikeli şey bilinç değil bilincin kendini özel sanması
Spritüel hijyen istiyorsan;
Kayatuzu ve sirkeli su dökün,
Polyestere temas etme, giyme,
440 hz müzikten uzak dur,
Kimseyle tartışmaya girme,
Lüzumsuz söz söyleme,
Yalan ve dedikodudan uzak dur,
Bakır kullan,
Bakırda gece dinlenmiş su i��,
Gül yağı ve güzel kokularla frekansını yükselt,
Abdestsiz/kirli gezme,
Nas/felak/ayetel kürsi okumadan çıkma,
Uyurken telefonu/modemi kapat
Kitap oku-hobi edin-spor yap
Güneş gözlüğü kullan,
Göbek bölgeni iyi ört,
İnsanlarla tam karşıt olacak şekilde karşılarına oturma,
Üzerinde parlak ilgi çekici bir aksesuar bulundur,
Dert dinliyorsan karşındaki dik kafalıysa asla dinleme,
Nazarını deneyimlediğin insana başlatacağın iyi şeyleri anlatma, hayatındaki iyi şeyleri anlatma.
Gizemli ol,
İnsanlara kötü duygular besleme,
Sabah kalktığında şükret.
Ya şekur, ya şekur…
Şükürler olsun!
Michael Ende’nin "Momo" romanında, Berber Fusi küçük dükkânında sakin bir hayat sürer. Bir gün yanına gelen "Zaman Tasarruf Bankası" ajanlarından biri, ona hayatını nasıl boşa harcadığını kanıtlamak için detaylı bir hesaplama yapar. Fusi'nin yaşlı annesiyle ilgilenerek, müşterileriyle havadan sudan konuşarak, sevdiği kadına vakit ayırarak ve kuşunu besleyerek tam olarak ne kadar saniye kaybettiğini kâğıda döker. Gözü açılan ve vakit kazanmak isteyen Fusi; sohbet etmeyi bırakır, annesini bakımevine gönderir ve kuşunu elden çıkarır. Ancak saniyeleri bile hesaplayıp her işi hızla halletmeye başladıkça çok daha telaşlı, sinirli ve tahammülsüz birine dönüşür; üstelik gün içinde kendine ayıracak hiçbir vakti kalmadığını hisseder.
İnsan, hayatındaki her ânı faydalı bir işe dönüştürmeye çalıştığında, yaşamanın kendisini, fark etmeden, ıskalamaya başlar. Doğrudan bir amaca hizmet etmeyen, sadece o an orada olduğumuz için güzel olan "verimsiz" detaylar, aslında hayatın ta kendisidir. Her şeyi hızlandırıp sürekli bir üretkenlik peşinde koşmak kişiye daha fazla zaman kazandırmaz, sadece günleri hızla tüketilecek görevlere dönüştürür. Sürekli bir yerlere yetişme telaşıyla, hiçbir ânın içinde tam anlamıyla var olmadan yaşanan bir ömrün sonunda, geriye yaşanmışlıklar değil, yalnızca tamamlanmış bir yapılacaklar listesi kalır. İnsanı asıl yoksullaştıran şey zamanının azlığı değil hayatı katlanılır kılan o küçük molaları vakit kaybı sanarak çöpe atmasıdır.