"ne kırlarda direnen çiçekler
ne kentlerde devleşen öfkeler
henüz elveda demediler.
bitmedi daha sürüyor o kavga
ve sürecek
yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek!"
Bu sabah Bakırköy Belediye Başkan Yardımcısı olan Ağabeyim Abdülhamit Pehlivan tutuklandı.
17 aydır devam eden tutukluluğumda beni her ziyaretinde, ona bu yargı iklimini, hiç ilgisi olmayan, hatta hiç hukuka da aykırı olmayan bir konu nedeniyle kapısının çalınabileceğini anlatıyordum.
Her ne kadar kardeşinin masumiyetine inanıyor olsa da yaşamının yarısını devlet memuru olarak geçirdiğinden içten içe devletin bunları yapacağını kabullenemiyordu. Kamucu anlayışa adından bile daha çok sahip çıktığı için gönlü rahattı.
Nihayetinde hiç ilgisi olmadığı konularla alakalı kapısı çalındı. Sorular soruldu. Her soruya kanunla, yönetmelikle cevap verdi. Hoş, kapısını çalanlar da o cevapları biliyordu. Zaten meseleleri ne sorulardı ne de cevaplarıydı.
Tutukladılar.
Ağabeyim, kanser hastası anne ve babamın bakımıyla ilgileniyordu. İki küçük çocuğuna baktığı gibi 17 aydır benim kızımın ihtiyaçlarına da koşuyordu. Onu tutukladınız.
Kimsemiz kalmadı.
“Bu, namustur
Künyemize kazınmış,
Bu da sabır,
Ağulardan süzülmüş.”
Av. Mehmet Pehlivan
Silivri Cezaevi
Bir sabah daha, şafak vakti kapılar çalındı. Bu kez sıra Bakırköy’de.
İlginç bir tesadüf(!); tam da Yeni Parti’ye geçiş açıklaması yapılacak günün sabahı…
Ayşegül Başkanımızın 86 yaşındaki babası da dahil onlarca kişi gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.
Belediye başkan yardımcısı Ali Rıza Akyüz, 16 ay tutuklu kaldığı davadan tahliye olduktan kısa bir süre sonra yine bu soruşturmayla tutuklanıyor.
Yetmiyor Denizli Merkezefendi Belediye Başkanımız Şeniz Doğan da, eşi de tutuklanıyor.
Bu millete kötülük yapıyorsunuz. Kimse yargılanamaz değil ama adil ve eşit koşullarda yarg��lanma herkesin hakkı.
🔴"TÜRKİYE'Yİ AYAKTA DURAMAYACAK KADAR SOYMUŞLAR!"
📢"Ben 28 bin lirada bin lira nasıl artırırım diye yaşarken insanlık tarihi boyunca çalışsam kazanamayacağım para 5 ayda kazanıldı."
📢"Bu insanlar sadece hırsız değil aynı zamanda hainler."
🎙️@timursoykan ile Cevap Hakkı'nın konuğu Gazeteci @bahadir_ozgur1
🔗 https://t.co/KCf2FYII0W
Ne yapmışlar Şamil Efendi? Yaptıkları fon vurgununun, kondukları "kupon" arazilerin, çöküp kayyum oldukları belediyelerle toplayıp kiralık evlere yığdıkları milyonlarca dolarlık rüşvetin, madencinin, işçinin kanına girerek edindikleri servetlerinin kutlamasını mı yapmışlar!
Bu devrimci kardeşlerimiz de yurdum insanı, yesinler içsinler.
Onlar da boğaza nazır masalarında rakılarını yudumlayıp balık yemesinler mi?
Çok ayıp.
Biber gazı da nefes borusundan başka türlü çıkmıyor ki.
Efendim, o masanın hesabı kaç asgari ücret yaparmış.
Güzel kardeşim, onların devrim masalına inanırsan rakı masasına meze olursun.
Kusura bakma.
Fenerbahçe’nin Kadıköy’le kurduğu bütün duygusal ilişkileri -şimdilik- bir kenara bırakalım. Eşine benzerine as rastlanır bu 120 yıllık geçmişi, stadının Kadıköy belleğindeki yerini, onlarca tezah��rata ve besteye konu olmuş Kadıköy algısını, kent kimliğini, takım kimliğini, taraftarlığı ve bütün bunların etrafında biriken tarihsel hafızayı şimdilik bir paranteze alalım. Maltepe’de neyin, neden olamayacağını da bir başka tartışmanın konusu diyerek bir kenara bırakalım. Bütün bunları bir kenara bırakalım ve yalnızca şuna odaklanalım: Fenerbahçe’nin ve Kadıköy’ün geleceğine ilişkin bu kararlar hangi ekonomik çıkar ve rant grupları tarafından hangi ilişkiler içerisinde alınıyor?
Aziz Yıldırım’ın, bu sürecin, kendisinden iki önceki yönetim kurulunun onay vermesiyle başladığına ilişkin açıklamasını esas aldığımızda bu dönemde, yani Ali Koç’un Fenerbahçe başkanlığı döneminde Koç Grubu’nun bağlı ortaklığı Kalamış Yat Limanı’nın 40 yıllık işletme hakkını aldığını ve bununla birlikte Hamdi Akın’ın Fenerbahçe’de asbaşkanlık yaptığı dönemde, Söğütlüçeşme’de Terminal Kadıköy projesini hayata geçirdiğini biliyoruz. Böylece Kadıköy’de stadyum arazisini kuzeyden (Terminal Kadıköy) ve güneyden (Kalamış-Fenerbahçe Yat Limanı) çevreleyen iki proje olarak bir yanda kıyının ekonomik değerini artıran, diğer yanda kentin ulaşım altyapısıyla iç içe geçmiş bir alanı devasa bir tüketim mekânına dönüştüren projeler bulunuyor.
Şimdi ise söz konusu arazilerin tam ortasında, Fenerbahçe’nin 120 yılı aşan tarihsel geçmişinin mekânı olan stadyumun yerinden edilerek Maltepe’ye taşınması seçeneği önümüze konuluyor. Peki, bu taşınmanın karşılığında mevcut stadın, Dereağzı’nın ve çevresindeki arazilerin geleceği ne olacak? Bu alanlar hangi projelere açılacak, kimlerin yatırımına konu olacak, nasıl bir ekonomik değer yaratacak?
Bu noktada Fenerbahçe’nin stadının taşınmasıyla ortaya çıkacak yeni mekânsal düzende kulüp yöneticilerinin temsil ettiği sermaye çevrelerinin aynı dönemde Kadıköy’de büyük ölçekli yatırımlar gerçekleştirmesi ve kulübün kullanımındaki yüksek değerli alanların geleceğine ilişkin kararların gündeme gelmesi, açıklığa kavuşturulması gereken ciddi sorular doğurmuyor mu?
Kalamış’tan Dereağzı’na, mevcut stadyum arazisinden Söğütlüçeşme’ye uzanan bu güzergâhta karşımıza çıkan şey, yalnızca birbirinden bağımsız projeler mi? Yoksa kıyıların, ulaşım alanlarının ve spor tesislerinin ekonomik değerinin yeniden tanımlandığı; kamusal mekânların tüketim komplekslerine dönüştürüldüğü daha geniş bir kent politikası mı?
Kulüp yönetimlerinin kararları yalnızca sportif ve mali sonuçlar doğurmadığı; kentin kamusal varlıklarının, yüksek değerli arazilerinin ve ortak geleceğinin nasıl şekilleneceğini de etkilediği bir düzende bir spor kulübünün yönetiminde görev alan isimlerin, aynı dönemde kentteki büyük ölçekli komşu yatırımlarla ekonomik ilişkilerinin bulunması; kulübün geleceğini belirleyen kararların da bu yatırımlarla kesişmesi, olası çıkar çatışmalarının açıklığa kavuşturulmasını gerektirmez mi?
Eğer bu kararların alınmasında etkili olanlarla, kararların sonucunda ortaya çıkacak ekonomik değerden yararlanacak olanlar aynı çevrelerde kesişiyorsa, bu durum nasıl açıklanacak? Fenerbahçelilerden ve Kadıköylülere ait kamusal tartışmadan uzak tutulan kararlar, sonunda kentin en değerli alanlarını yeni rant projelerine açacaksa, burada yalnızca bir stadyumun yerinin değiştirilmesini mi konuşuyoruz yoksa Fenerbahçe’nin adı, yönetim gücü ve toplumsal aidiyeti kullanılarak Kadıköy’ün geleceğinin yeniden düzenlenmesini; bu düzenlemenin ekonomik kazancının ise belirli sermaye çevrelerine aktarılmasını mı tartışmamız gerekiyor?
Cumartesi Kadıköy'de olacağız. İsmail Arı'nın, Murat Ağırel'in, Fatih Ergin'in, Tuğba Tekerek'in, Ali Tarakçı'nın, Selahattin Günday'ın, Mustafa Balcı'nın, Şaban Sevinç'in, Merdan Yanardağ'ın hakkını savunacağız. Halk TV'nin Tele 1'in haksız kayyum rejimini reddedeceğiz. T24'ün erişim engellemesine karşı çıkacağız. Aslolan hakikat her daim gazetecilik ve yaşasın gazeteci dayanışması.
Annem güneşi göremiyor emeği.
Bunun gören bir çocuğun ağzından..
bedeli ödenmemiş nice emeğe birden ışık tutan bu sözler.
Anneleri güneşi göremeyen gençececik bir cocugun gördüğü sınıf, güneş yokluğu üzerinden.
daha azını örgütlenme görmemeli.
Sermaye coğrafyaları, "milli coğrafya" tahayyüllerini çoktandır yiyordu da, oturup haritasını çıkaran yoktu.
"Coğrafya kaderdir" kültürcülüklerine girmeden savunma hatlarını ancak sermayeyi takip ederek kurabileceğimizi gösteren bu çalışmayı, her türlü formasyonumuzun merkezine yerleştirmeliyiz.
@isigmeclisi
KAMUOYUNUN DİKKATİNE
Cuma akşamı Sözcü TV yayınındayken +63 ile başlayan bir telefon numarasından arandım. Yayında olduğum için telefonu açamadım. Daha sonra bana bir mesaj gönderildi. Mesajda, Daltonlar örgütünün yöneticisi olduğu iddia edilen bir kişinin adı verilerek yayını terk etmem istendi.
Numarayı engelledim. Daha sonra +62 ile başlayan başka bir numaradan arandım. Arayan kişi, kendisini tanıtarak Daltonlar örgütünün liderinden izin aldığını söyledi. Bana 5 milyon lira ceza kestiğini, bu parayı vermezsem beni öldüreceğini belirtti.
Konuyla ilgili elimizdeki belgelerle birlikte suç duyurusunda bulundum ve koruma talep ettim. Bir emniyet mensubu tanıdığım aracılığıyla İstanbul Emniyetine de ulaştım ve onlarla istişare etmek istedim. Bugün için bana randevu verildi. Ancak daha sonra aranarak, konuyu bir karakola anlatmam gerektiği söylendi ve randevum iptal edildi.
Bu aşamada, yaşadıklarıma ilişkin somut bilgileri en ufak bir yorum katmadan sizlerle paylaştım. Konuyla ilgili henüz siyasi veya şahsi bir yorum da yapmayacağım, yaşadığım yalın gerçek budur;
“Ülkenin en tehlikeli suç örgütlerinden birinin adı kullanılarak tehdit edildim. Televizyon yayınını terk etmem, istenen 5 milyon lirayı ödemezsem öldürüleceğim söylendi.”
Şu an itibarıyla hayatım tehdit altında. Devletten başka beni koruyacak bir merci, halktan başka da bir dayanağım yok.
20.10.2026
Av. Afşin Hatipoğlu
Konuşan Fransız yazar Édouard Louis. Can Yayınlarından "Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri" romanını okumuştum, enfesti. Kendi annesinin ataerkil aile yapısından yoksulluk ve şiddet sarmalından sıyrılarak kırk yaşından sonra Paris'te kendine yeni ve özgür bir hayat kurma mücadelesini anlatıyordu. Eşcinsel kimliğini hiçbir zaman gizlemedi. Hatta ilk romanı olan ve ona dünya çapında ün kazandıran Eddy’nin Sonu'nda Fransa'nın muhafazakar ve işçi sınıfı bir kasabasında eşcinsel bir çocuk olarak büyürken maruz kaldığı ağır homofobiyi, şiddeti ve dışlanmayı anlattı.
"Son birkaç yıldır Macron ve hükümeti her şeyi yıkıp yok ediyor. Kamu hizmetlerini, liseleri, itfaiyecileri, öğretmenleri ve eğitim sistemini tahrip eden bir siyasetçiler topluluğuyla karşı karşıyayız. Bugün burada olmamız ve özellikle de çok kalabalık olmamız son derece önemli.
Size açıkça söyleyeyim: Bugün gösteriye katılmaya gelmekten korkuyordum. Lise yıllarımdan, ergenliğimden beri gösterilere katılıyorum. Siyasi mücadeleyle geçen hayatımda, bugüne kadar ilk kez bu şiddetten, Macron yönetiminin uyguladığı polis şiddetinden korkuyorum.
Bu şiddetle mücadele etmenin, bu korkuyu yenmenin tek yolu, çok büyük bir kalabalık hâlinde bir araya gelmek. Bugün hem Sarı Yeleklileri hem öğretmenleri, lise öğrencilerini, aydınları, sanatçıları, işçileri, hemşireleri ve itfaiyecileri bir arada görmek gerçekten çok güzel. Ve mücadele etmeye devam edeceğiz."
İstanbul'un sağanak yağmura teslim olduğu 14 Ekim akşamı.. Fatih'in Çarşamba semti de su altında. 14 yaşındaki Mahmut Işıldak, ayakkabıları ıslanmasın diye yalın ayak bastığı su birikintisinde elektrik akımına kapılarak öldü.
Mahallede İsmailağa cemaatine ait medresede 'yatılı talebe’ olan Mahmut, o saatte Çukurbostan Parkı’nda bulunan camideki ‘dersten’ çıkmıştı. Onu öldüren elektrik kaçağının kaynağı Çukurbostan Otoparkı. Mahalleliden İsmailağa Cemaatinin işlettiğini öğrendiğimiz otoparkın kendisi de kaçak.
Çukurbostan Parkındaki o alanın, bir dernek tarafından fiilen işgal edilip otopark yapıldığı Sayıştayın 2021 ve 2023 raporlarında da açıkça yer almış.
Ama Fatih Belediyesi, 'park ve dinlenme alanı’ statüsündeki arazide bulunan bu yasa dışı işletmeye yıllarca göz yummakla kalmamış, düzenli ve göstermelik ecrimisil (işgal cezası) alarak işgale süreklilik kazand��rmış.
Kaçak otoparkın önündeki elektrik kabloları araç geçişi nedeniyle yıllar içinde zedeleniyor. Bakım yapılmaması ve sadece 500 liralık bir kaçak akım rölesi bile takılmamış olması Mahmut'un canına mal oluyor.
Bu, 14 yaşındaki bir çocuğun ölümüdür. Ve İstanbul'un en eski semtlerinden birinde, 'kadim ecdad yurdu'nda, kaçak otopark işleten dini tarikatla onun sırtını sıvazlayan yerel yönetimin iç içe geçtiği sosyal ve politik koşulların 14 yaşındaki bir çocuğa ne biçtiğinin resmidir..