've söylemeliler: / hala buradayız / delip geçen bir yıldızı gözetliyoruz / alfabenin harflerinden her birini / ve bu şarkıyı söylemeliler / hala buradayız / taşıyoruz sonsuzluğun yükünü'
I Mahmud Deviş/Burada ve Şimdi
https://t.co/uFakf6QhgG
Full Claude Course
Master Claude to automate repetitive tasks, build apps without coding, create real portfolio projects, and become more valuable at work.
SURİYE’DE TÜRKMEN VARLIĞINA SAHİP ÇIKILMALIDIR
Kuzey Suriye’de Türkçe seçmeli derslerin kaldırılarak yerine Fransızca eğitimin getirilmesini şiddetle kınıyoruz.
Suriye Türkmenlerinin dil, kültür ve kimlik haklarının korunması büyük önem taşımaktadır. Türkmenlerin👇
Belki de şimdi anlatacağım hikâye, sözleşmeci kültürü reddetmenin ve buna karşı isyanın, özellikle bireysel düzeyde, Amerika Birleşik Devletleri’nde oldukça güçlü olabileceğini gösteriyor. Bir keresinde, Arap Birliği temsilcisi olarak New York’tan Atina’ya birinci sınıfta seyahat ediyordum. Yanıma dev gibi biri oturdu. Uçak havalandıktan sonra, etrafta konuşulanlara kulak kabartırken onun ABD’nin en tanınmış futbolcularından biri olduğunu öğrendim. (Uçaktaki çocuklardan bazıları ondan imza koparmak için yanına gelirken bir uçuş görevlisi de onunla fotoğraf çektirmek için bayağı ısrarcı oldu.) Yeni arkadaşım, onu tanımadığımı öğrenince şaşırdı. Kendini daha iyi hissetmesi için “Beni hiç duydun mu?” diye sordum. Olumsuz yanıt verince, “Sorun değil, kendi ülkemde de bazı çevreler beni oldukça iyi tanır” dedim. Bu kısa konuşma aramızda hızlıca bir dostluk oluşturdu ve koyu bir sohbetin içine daldık. Arkadaşım, ABD’deki spor camiasını ve sporun tamamen kâr odaklı bir endüstriye nasıl dönüştüğünü anlattı. Kulübüyle imzaladığı sözleşme, onu tamamen “araçsallaştıran” ve “demir kafeste şişman bir tavuğa” dönüştüren katı kurallar içeriyordu. (Demir kafes metaforunu, Max Weber’in rasyonalizasyon ve moderniteye ilişkin tanımından alıyorum.) Bu katı sözleşmecilik çerçevesinde, yorucu antrenmanlar yapmak ve istese de istemese de belirli miktarlarda süt ve et tüketmeyi içeren katı bir diyet uygulamak zorundaydı. Koçu, hayatının tüm rutinini organize ediyor hatta cinsel davranışlarını bile kontrol ediyordu. Koçunun izni olmadan bir ilişkiye girmesi yasaktı ve özellikle maçlardan önce her türlü cinsel aktiviteden kaçınması gerekiyordu! (Burada modernliğin nasıl her zaman harika ve heyecan verici bir şey olmadığını aksine insanın kurtuluşuna değil, parçalanmasına yol açan karanlık yanları olan bir olgu olduğunu anlamaya başladım.)
Anlattığı detaylar beni şaşırtmıştı. Spor endüstrisini duymuştum ama içeride nelerin döndüğünden pek haberim yoktu. New York’ta tekrar buluşmak üzere sözleştik. Onu evinden aradığımda, telefonu açan biri beni sıcak bir şekilde karşıladı ve oğullarının benden bahsettiğini, beni görmek için sabırsızlandıklarını söyledi. Ancak bu olayın devamında, kız arkadaşı bir spor dergisinde editör olan arkadaşımla karşılaştım. Ona hikâyemi anlattığımda, kız arkadaşı çok güldü ve bana büyük bir meblağ karşılığında dergi okuyucularına bu olayı anlatmamı teklif etti. Bunun üzerine meşhur oyuncu arkadaşımı aradım ve niyetimi açıkça dile getirerek kendisinden daha fazla bilgi istedim. Ancak, tereddütsüz bir şekilde isteğimi reddetti. Halbuki, dün beni kendisi için terahüm kültürünü simgeleyen bir sığınak olarak hissederken şimdi onu “demir kafese” koymaya, yani araçsallaştırmaya çalışan bir kişiye dönüştüğümü düşündüğünden arkadaşlık ilişkimizin devam etmesini anlamsız bulmuştu. Bunun sonucunda makaleyi hiçbir zaman yazmadım, umduğum parayı kazanamadığım gibi, üstüne bir de arkadaşımı kaybetmiştim. Nedeni basitti; ilişkimize sözleşmeye dayalı bir tutum eklemiştim.
Aslında anlatılanların gerçek ya da hayal ürünü olması pek önemli değildi; önemli olan, çocukluğumdan itibaren etrafımda tarihin nabzını hissettirmesi, ruhumda derin izler bırakması ve beni tarihe karşı duyarlı hâle getirmesiydi. Tarihle meşgul olmak, insanın kendi gerçekliğine doğrudan bakmaktan kaçınmaması; ona yalnızca duygularıyla ya da zihninin boş sayfasıyla tepki vermemesi anlamına gelir. Şimdiki anı, bir başlangıç ya da son değil, geçmişin gelecekle kesiştiği bir nokta olarak görmek demektir. İnsan, dünyayı birkaç basit kurala indirgenebilecek kadar sade değil; mercekler, odak noktaları, anılar, gelenekler ve semboller aracılığıyla algılanması gereken bileşik bir yapı olarak görmelidir. Bu, dünyayla olan ilişkisini maddi varlığı üzerinden değil, insani yönüyle kurması gerektiğini ifade eder. İnsan, başlangıcı ve sonu olan bir birey değil, geçmişin bugün ve gelecekte süreklilik bulan bir uzantısıdır. Haliyle çocukken bu düşünceleri tam anlamıyla kavrayabilmiş değildim, fakat duyarlılık kazandırmanın her zaman bilinçli farkındalıkla olmadığını da zamanla anladım.
Bugün Asım Gültekin kardeşimizin fâni âlemden bekâ âlemine irtihallerinin sene-i devriyesi. Gençlerin ilham kaynağı, son derece çalışkan, üretken, samimi, derdi ümmet ve millet olan hakikatli bir mümin idi. Cenâb-ı Mevlâmız gâni gâni rahmet eylesin, mekânı cennet, makâmı âlî olsun inşaallah. Rizâen lillah el-fatiha.
"Hûve'l-Bâkî"
Bu anlatı, tipik Batılı materyalist paradigmaların epistemolojik tahakkümünden azade bir analitik çerçevenin inşasının hem mücadelesini hem de metodolojik serencamını barındırır."
Ve nihayet kavuştuk…
Önsözden:
“Abdülvahab M. el-Messiri’nin Tohum’a, Kök’e, Meyve’ye Entelektüel Yolculuğum adlı eseri, bir otobiyografi olmanın ötesinde, kapsamlı bir entelektüel arayışın ve kurucu bir düşünce çabasının anlatısıdır.
Birinci büyük dönüm noktası, İskenderiye Üniversitesi yıllarında yaşadığı ideolojik geçişlerdir. Geleneksel dinî cevapların kötülük problemi ve evrenin kökeni gibi soruları karşılamakta yetersiz kaldığını gören genç Messiri, önce İhvân-ı Müslimin’e ardından Komünist Parti’ye yönelmiş ve 1954-1959 yılları arasında Marksist çizgide karar kılmıştır. 1958’deki tutuklanması ve örgüt içinde hücre liderliğine kadar yükselmesi, dönemin siyasi atmosferindeki etkinliğini açıkça ortaya koymaktadır. Ne var ki yoldaşlarının davranışları ile Marksist teorinin insana bakışı arasındaki derin uçurum, zamanla onu bu ideolojiden de koparacaktır. Çünkü materyalizm, ona göre insanı “aşkınlıktan” yoksun bırakarak salt biyolojik ve ekonomik bir nesneye indirgemektedir.
derler ki, beyaz renk Endülüs'te hüzün libası imiş
ben bunu işitince, hemen tasdik ettim
إذا كانَ البياضُ لباسَ حزن ...
بأندلسٍ فذاك من الصَّواب
— علي الحصري القيرواني
Yahudileri Yeniden “Keşfetmek”
Bakış açımın genişleyip fikirler arasındaki bağıntılar kuruldukça, özel ile geneli, geçmiş ile bugünü ilişkilendiren analitik paradigmalar ortaya çıktıkça ve yapı-sökümden yeniden-inşaya geçildikçe, genel geçer birçok tez ve analitik paradigmayı gözden geçirmeye başladım. Bu süreçte fark ettim ki Arap analitik söylemi iki zıt eğilim arasında gidip geliyor: Ya aşırı bir bilimsel genelleme eğilimi görülüyor (örneğin “siyonistler emperyalizm ajanlarından başka bir şey değildir”, “İsrail sadece şudur ya da sadece budur” gibi) ya da aşırı derecede komplocu indirgemecilik eğilimi hâkim oluyor (“Yahudiler diğer insanlardan farklıdır”, “Her zaman ve her yerde Yahudilerin doğası budur, değişmez” gibi).
Kavramların ve analitik paradigmaların gözden geçirilmesi, terminolojinin de gözden geçirilmesini gerektirir. Örneğin, Yahudilik ve siyonizm olguları üzerine çalışan pek çok araştırmacı, “Yahudi” gibi anahtar bir terimin anlam sınırlarının belirli ve neyi kastettiğinin çok açık olduğunu; örneğin “Alman” terimi kadar açık ve net olduğunu düşünür. Oysa bu, yaygın bir yanılsamadır.
Darüşşurûk Yayınevi’nin satış temsilcilerinden biri bana şunu anlatmıştı: Kitap fuarında ziyaretçilerden bazıları “Yahudi Kimdir?” kitabımı ellerine alıp, “Biz onu tanıyoruz, kimlerden olduğunu biliyoruz.” diyerek hemen geri bırakıyorlarmış. Ne kadar basit! Mesele onlar için sanki tamamen halledilmiş gibi davranıyorlar.
Hâlbuki İsrail’in kendi içinde yaşayanlar bile bu soruyu cevaplamaya çalışıyor. Son İsrail seçimlerinde, farklı kültürel ve etnik kökenleri nedeniyle farklı kimliklerden oluşan (Faslılar, Ruslar, dindar Faslılar, Falaşalar vb) çeşitli kesimlerin kimliklerini ve çıkarlarını gündeme taşıyan etnik temelli partiler ortaya çıkmıştı.
Bu türden “çok bilmiş” insanlar, “Yahudiler” hakkında sanki gerçekten fiilen tek tip ve homojen bir kitleymiş gibi bahsediyor. Bir araştırmacı “sürgünde yaşayan Yahudi halkı” sıfatıyla Yahudilerden söz ettiğinde; birlik, uyum ve homojenlik varsayımı daha az kapalı ve daha anlaşılır hale geliyor. Bu ifade, Yahudilerin tek bir medeniyet oluşumuna ait olduğu (ortak bir kaderleri, tek gelecekleri belki de tek bir ırkları, tek kültürel bağlılıkları ve tek tarihleri olduğu) anlamına gelir ki bu, siyonist bilişsel ve analitik paradigmanın özüdür.
Ancak bu paradigmanın açıklayıcı gücünü çok sınırlı bulduğumdan, dikkatli bir çalışmayla “Yahudilerin” homojen olmadıklarını dile getirdim. Daha önce de söylediğim gibi, Yahudiler tek bir halk (hele topraksız bir halk) değildir; kimi yaşadığı topluma entegre olmuş kimi tamamen asimile olmuş kimi de Yahudi meselesinden muzdarip olmaya devam eden azınlıklardan oluşmaktadır. (Zaman ve yere göre farklılık gösteren birçok Yahudi sorunu olduğunu biliyoruz).
(Bu ay basımı yapılacak kitabından...)
“İlâhî mağfiret Yahyâ Efendi Dergâhı’nda âdeta güzel bir insan yüzü takınır. Ölüm burada, hemen iki üç basamak merdiven ve bir iki setle çıkılıveren bu bahçede hayatla o kadar kardeştir ki bir nevi erme yolu, yahut aşk bahçesi sanılabilir.”
I Ahmet Hamdi Tanpınar