@SimonettaVspc Yahu niye hepiniz anlamazlıktan geliyorsunuz? Adamın ne demek istediği ortada Demirtaş üzerinden süreç karşıtlığı yapmayın,samimi değilsiniz diyor.
@mehmetstatli Bence gayet yerinde bir tepki olmuş. Süreç karşıtlığını Demirtaş ile kamufle etmeleri yetti artık. Nefret ediyorum bunların ikiyüzlülüğünden.
“demirtaş’ın yıllardır tahliye olması gerekirdi” diyenler devamında “kürt özgürlük hareketi’nin sürgündeki, hapisteki ve dağlardaki her bir ferdinin bu topraklarda özgürce demokratik siyaset yapmasının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır” derse samimiyetlerine inanırız.
🔴 Hacı Lokman Birlik: Tüm Şırnak’ın başı eğik, herkes suskun, herkes yastaydı o gün!
📌 2015’te Şırnak’ta vurulan, bedeni zırhlı bir araca bağlanarak sokaklarda sürüklenen Hacı Lokman Birlik’in failleri için AYM yeni soruşturma yapılmasına karar verdi. Birlik’in avukatı Ramazan Demir, “soruşturmada faillerin tespit edilmediğini, yaptıkları bütün başvurularının reddedildiğini” anlatıyor. Şırnak’ın, Cizre’nin yaşadıklarının acı özetidir Hacı Lokman Birlik…
✍️ Tuğçe Tatari'nin yazısı...
https://t.co/0jPomHp2D7
@ttatari
@rihsaneliacik Ee bu da iddialar da butlandaki gibi yalan yanlışlarla dolu? Bunu kabul etmeyip yalan olduğunu düşünüyorsunuz ama butlan kararının sebeplerini siyasi olduğunu, doğru olmama ihtimalini göz ardı edip direkt kabul ettiniz ya da şüphe ettiniz. Halbuki ikisinde de delil yok ispat yok.
Sen olmuşsun valla Türk düşmanı falan. Mesela asla "affedersiniz Ermeni" gibi lafları eleştirmemişsindir kesin ya da Ermeni Rum Kürt gibi halklara olan faşistliği de asla faşistlik olarak görmemişsindir öyle bir Türkleşme öyle bir devşirilmiş öyle bir celladına aşıklık. Yazık.
Bugün benim de konuk olduğum ve dahil olduğum tartışmaya istinaden programa bağlandı Sezgin Bey.
İlkeTv'de bu konuyu konuşur olmamıza da sitem etti. Oysa neyi konuşup konuşamayacağımız konusunda "sitem" etmesi de çok doğru değildi.
Ben hafızanın hakkaniyete açlan pencere olduğu vurgusuyla, sorumluluğun paylaşılılması gerektiğini anlatmaya çalıştım.
Kılıçdaroğlu'nun dokunulmazlıkların kaldırılması tavrı, partinin kurumsal tavrının ve kurumsal tavrın önünde yer alan isimlerin, tüm sürecin bir biçimiyle konunun parçası olduğuna işaret etmeye çalıştım.
Bu yanıyla Sezgin Bey'in yaklaşımını anlıyorum. Özgür Bey'in yaptığı açık özür dileme tavrının da çok kıymetli olduğu gerçeğinin de altını çiziyorum lakin dönemin hafızasını da yok sayamayız.
"Öyle değil"miş gibi yapamayız.
O dönem alınan kararın, HDP'yi çökertme operasyonunun konsensusu olarak chp'ye duyulan ihtiyaçtan doğduğu açıktır.
"Dağdan talimat alıyorlar" söylemin algıda oluşturduğu şey de bunun yolunu yapıyordu.
Dolayısıyla, "müesses nizam" istedi ve karar yerine getirildi.
CHP içinden, açıktan "Hayır" oyu veren 5-6 milletvekili bu yanıyla vebalin dışındadır.
Tavır ve duruştur çünkü hayat.
Özel'in o dönem, CHP'nin kurumsal sorumluluğunu taşıyarak partiye ve Kılıçdaroğlu'na liyakatını göstermiş ama iç konuşmalarda "hayır" diyen sesini tavra ve duruşa geçirememiştir. Böyle görünüyor durum.
"HDP'lilerde kaldırılsın dedi" diyerek ortalığa salınan şey de doğru değil. Evet "kaldırılsın" dediler. Bu kendilerine yönelen operasyona bir meydan okuma hamlesiydi. "Demir leblebi" espirisinin gücü de burada ama daha önemlisi "hayır" derlerse, "dokunulmazlık zırhını terör faaliyetleri için" kullanıyorlar diyeceklerdi ve buna siyaseten rest çekildi.
"Bizim yüz kızartacak suçumuz yok" diyerek kendi pozisyonlarını savunan sözcüler, temsilciler, böylece "hayır" diyenleri de "yüz kızartıcı suç" sahibi gibiymiş pozisyonuna düşürdüklerini hatırlamalılar vb ...
Durumun özeti budur biraz...
Hafıza, hakkaniyetin penceresidir ve geçmişle hesaplaşmak, yarını kurmak içinde iyi bir yoldur ve eminim Özgür Özel'in dilediği o açık özrün anlamı, yarının da bir cümlesidir.
Bir iki örnek bırakıp, bu konuyu kendim açımdan kenara alıyorum bende.
Çıplak arama, kişiyi çocukları ile tehdit etme o kadar eski ve yaygın bir yöntem ki. Bir hatırlatma yapmak istiyorum. 1996 Aralık ayıydı. Fatma Tokmak 2,5 yaşındaki bebeği Azad ile gözaltına alındı. Yasal süre dışında 21 gün gözaltında kaldı. Kendisi ve küçük Azad
Böylesi karşılaştırmalar yapmanın siyaseten doğru olmadığını düşünüyorum.
Nedenine gelince…
Türkiye siyasetinde garip bir girdap var. Her kriz anında Kürt hareketinden aynı anda hem susması hem konuşması hem itidalli olması hem sokağı doldurması hem barış sürecini taşıması hem de herkesin yerine bedel ödemesi bekleniyor. Konuştuğunda süreç sabote ediliyor, ölçülü durduğunda ses etmiyor, sokakta eylem kurarsa gerilim ve kaos yaratıyor diyen de aynı kesimler. Hareketi her şey olabiliyor ama kendisi olamıyor. Yani Kürt, özne değil zor zamanda çağrılan acil yardım kuvveti… Algı bu!
Bir kere bu algı ve olguyu kökten reddetmek gerek, çünkü yanlıştır. CHP’ye dönük mutlak butlan kararı karşısında DEM Parti ya da Kürt kamuoyu ortada duran, bekleyen, susan bir yerde olmadı.
Bu meselede bazı durumları belki daha net konuşmak gerekiyor. DEM Parti başka bir partinin eylem kolu veya kimsenin vicdan termometresi olmadığına göre; CHP’nin yerine CHP’li, sosyalistlerin yerine sosyalist, liberallerin yerine liberal, herkesin yerine fedai olmak zorunda da değil. Olması da beklenmemelidir. Siyasette dayanışma başka şeydir; bir partiyi sürekli başkalarının eksik bıraktığı mücadelelerin telafi gücü gibi görmek başka şeydir. Kürt hareketinden ekseriyetle beklenen şey çoğu zaman “Bizim adımıza da risk alın, bizim adımıza da sokakta olun, bizim adımıza da bedel ödeyin” oluyor.
Konu bağlamında şu sorunun da cevabı lazım. Kürtler/Kürt siyaseti (herhangi bir kesimi) ne zaman haksızlığa sessiz kaldı? Ahmet Şık daha geçtiğimiz günlerde Kürt tarihine dair kitap yayınladı. O kitabın sadece başlıklarına bakılırsa; bu hareket suskunluğun değil, bedel ödeyerek konuşmanın tarihi olduğu görülecektir. Kürdün varlığı zaten sessiz kalmadığı için gerçekleşti. O yüzden Kürt hareketine “haksızlığa sessiz kalıyor” demek hem politik hem de hafıza açısından yakışıksızdır. Ahmet Şık’ın “akıl yürüterek eleştirme” önerisi de ilginç. Evet, akıl yürüterek eleştirelim. Ama bu akıl, fail ile mağduru karıştırmasın. “Süreç var” diye bir hareketi, başka bir partinin uğradığı saldırının dolaylı faili gibi göstermek ne kadar doğru?
Madem akıl yürüterek eleştiri öneriliyor. O halde ortadan sorayım.
Bugün olanları cesaretlendiren şey Kürtlerin sessizliği midir yoksa Kürt dövülürken, Kürt baskı altındayken inşa edilemeyen ortak mücadele ve dayanışma mıdır?
Kürt hareketi, Türkiye siyasetinde çoğu zaman eski tragedyalarda ifade edilen pharmakos gibi konumlandırılıyor, yani bir çeşit günah keçisi. Bunun esas odak ile ilgisi olmadığını söylemeye gerek yok.
Çünkü Kürtlerin stratejisi sessizlik değildir, olmadı.
Mesele burada Kürt siyasetinin kendini ispat meselesi değildir. Mesele Türkiye’de muhalefetin Kürt hareketine nasıl baktığı meselesidir. Kürt hareketi bu ülkenin demokratik mücadelesinde defalarca ve her türlü sınavı verdi. Bence asıl sınav, bugün Kürt siyasetine dönük bu araçsal bakıştan çıkıp çıkılmayacağıdır.
Dayanışma, bir halktan sürekli bedel istemek olamaz. Dayanışma, herkesin kendi yerinden sorumluluk almasıdır.
Kürtler açısından geçmiş, susmanın değil konuşmanın tarihidir. Akıl yürütmek güzel şey, yeter ki aklın adresi şaşmasın…
Tek bir belge üzerinden böyle tümevarımsal sonuçlara ulaşmak...
Sadece 2 belge üzerinden böyle tümevarımsal sonuçlara...
Sadece 3 belge üzerinden böyle tümevarımsal...
Sadece 4 belge üzerinden böyle tümevarım...
....
....
Sadece 100 belge üzerinden böyle tüm...
Taner Akçam, 1942 tarihli bir belgeye atıfla Cumhuriyet döneminin tamamını ırkçı olarak tanımlamış ve buna dayanarak günümüzde CHP’nin yürüttüğü demokrasi mücadelesinin neden kendisini heyecanlandırmadığını söylemiş. Belgenin yorumlanmasını tarihçilere bırakıyorum; ancak tek bir belge üzerinden böylesine tümevarımsal sonuçlara ulaşmak, bunu güncel siyasi tartışmalara doğrudan bağlamak ve 100 yıllık bir dönemde anlamlı hiçbir değişim yaşanmamış gibi davranmak oldukça sorunlu ve bilimdışı bir yaklaşım.
Akçam’ın kendisi bir dönem AKP’nin demokratikleştirici etkisine ciddi anlamda umut bağlamıştı. Daha birkaç ay öncesine kadar hem kendisi hem de @medyascope'daki bazı isimler MHP’nin Kürt sorununu çözmeye ne kadar istekli olduğunu anlatıyorlardı. Anlaşılan bu tezler çökünce yeniden 100 yıllık değişmez Cumhuriyet anlatısına dönülmüş.
İşte post-Kemalist olarak adlandırdığımız paradigmaya çok güzel bir örnek. Tek bir belgeden geniş tarihsel sonuçlar üretmek, belgeleri kendi bağlamı içinde eleştirel bir şekilde tartışmak yerine güncel siyasetin malzemesine dönüştürmek ve Cumhuriyeti ne olursa olsun değişmez biçimde otoriter, ırkçı ve dönüşemez bir yapı olarak okumak.
Bu tezler Türkiye'de siyasi gelişmeler nedeniyle çoktan çöktü ve gözlerinin önündeki otoriterleşmeyi eleştiremeyen post-Kemalistlere artık saygı duyulmuyor. Bu nedenle post-Kemalizm artık yalnızca bir diaspora ideolojisi olarak varlığını sürdürüyor.