@sahin_aybek@m_cemilkilic Dünyadan ve Avrupa'dan haberi olmayan, yazılıp çizilenleri okumayan, konuştuğu alanla ilgili tek bir literatürden dahi bihaber adam "eğitimci" unvanı kullanıyor... Yazık...
Son bir ki.. Duyanlar duymayanlara duyursun... @ataman66 Hocam bizlerle... Çarşamba günü saat 13.00 da Yalova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Konferans salonundayız...
Kültürel Selefîlik
İbrahim Kalın Bey'in konuşmasından alıntı:
"Türkiye dahil olmak üzere İslam dünyasının temel sorunlarından bir tanesi maalesef kendi hikayesinin farkında olmamasıdır. Kendi kavram setiyle düşünememesidir. Kendi kelimeleriyle konuşamamasıdır. Halbuki ismini koymadığınız şey sizin değildir. Adını koymadığınız hikaye sizin hikayeniz değildir. Başkalarının gramerini kullanarak kendi kelimelerinizi kullandığınız zaman bile kendi dilinizi kullanmış olmazsınız.”
İlgili konuşma timeline'da çok dolaşıyor. Konuşmanın metninden çok çağrışımlarını ve özellikle buradaki belli bir çevrenin sahiplenme biçimini hesaba katarak alttaki eleştirel notları aldım. Benim de gündeme katkım olsun.
Eleştirel notlar:
1- "Kendi hikayemizin farkında olma gereğine" itirazım yok. Ama kendi hikayemizin eksiklerini görmek için başkalarının hikayeleriyle karşılaştırma yapma, kendimizi diğer toplumların aynasında görme gereğini de eklemek gerekir. Başkasının aynasına bakmayan kendi yüzündeki lekeyi göremez.
Bunun için tabi ki belli ölçüde tevazu gerekir. Kendini dünyanın merkezine koyan toplumların eksiği bu tevazudur.
Ayrıca kendi hikayemize yapılan iddialı vurgular bu tevazuya izin vermediği gibi, başka toplulukların hikayelerine karşı sağır ve kibirli bir tutumu da besliyor.
2- "Kendi kavram setiyle düşünmek" bence gerçekçi bir ifade değil. Hiçbir toplumun nev-i şahsına münhasır kavram seti yoktur. Maalesef bunlar kültürel özcülük çağrıştıran ifadeler. Kültürler sürekli temas halindedirler, birbirlerinden etkilenir ve kavram setlerini sürekli geliştirirler. Kendi kavram setimiz dediğimiz şeyin "kendi" si saf kendi değildir; kendi olduğu kadar ötekidir de. Diyalektik düşünmezsek kendilik düşünden uyanamayız. Mesela kavram setimizin temelini oluşturan Kuran terimlerine bakalım, nazil olduğu dönemdeki haliyle kalmış mıdır ve daha da önemlisi bugün sadece Kuran'ın kavram setiyle düşünen kaç müslüman düşünür var? Olmalı mı?
Peki bu kavram setinin gelişiminde dünkü müslümanların ötekisi olan Yunan'ın, İran'ın, Hint'in vb. katkısı az mıdır? Açık konuşmak gerekirse kendi kavram setimiz diye aydınlarımızın övünç duyduğu şeyin önemli bir kısmı tercümelere dayanır. Yunan'ın, İran'ın Hint'in kavramları Arapçalaştırılıp kelamdan felsefe ve tasavvufa kadar bir dizi kavram geliştirilmeseydi kendi kavram setimiz, kendi hikayemiz denilen mirasın bugün yarısı olmazdı.
Üstelik bahse konu kavram setinin grameri yani içindeki kavramları sistematik bütünlüğe kavuşturan zihinsel yapı da öz be öz kendimize ait değil.
Bunu şuradan da anlayabiliriz: Kuran'ın tanrısıyla sadece felsefenin tanrısı değil, kelamın özellikle geç dönem kelamının tanrısı da birebir aynı değildir. Tevil dairesinin genişliğiyle gramer farkını ölçebilirsiniz. İlk dönem teolojik gramerle sonraki dönemlerin teolojik grameri arasındaki bariz farkın arkasında ötekinden tevarüs ettiğimiz felsefi gramerin etkisini kim inkar edebilir?
Dün pagan Yunan'dan, İran'dan, Hint'ten öğrenip geliştirdiklerimize bugün kendi kavram setimiz diyebildiğimize göre bugün çağdaş ötekilerden öğreneceklerimiz de yarınki kavram setimiz olmayacak mı?
1000 sene evvel "Kuran mahluk değildir" demeyi bile seleften miras aldığımız kavram setimizde yok diye bidat sayan Haşevî çevrenin dediği gerçekleşseydi bugün müslüman düşünürlerin "kendi kavram setimiz" diye referans verdiği dağarcık olmayacaktı.
Bin sene evvel "iyi ki yapmak isteyenler başaramamış" dediğimiz şeyin bugün biz neden retoriğini yapalım? Ya da niye yüz sene sonrasının haşevisi olalım?
3- "İsmini koymadığınız şey sizin değildir, adını koymadığınız hikaye sizin hikayeniz değildir."
Bizim olmasın, ne var bunda? İlla her değer bizim mi olmalı? Tüm iyi hikayeleri bizim yaşamamız ve yazmamız zaten mümkün değil. Mümkün olmayan bir şey gerekli olamayacağına göre neden gerekliymiş gibi bir retoriğe girelim? Kendimizi neden bu kadar ayrıcalıklı görüp dünyaya karşı mesafelenelim ki? Dünyada bizden başka iyi, bizden başka akıllı, erdemli, bilgelik geleneğine sahip kültürler yok mu? Bizim onlardan -adı ve patenti onlara ait- öğreneceğimiz hikayeler, kavramlar olamaz mı, olmasın mı? "Bu kavram bize ait değil, ama iyi", "bu hikaye bize ait değil, ama güzel" diyip almak ve onlarla da düşünüp konuşarak gramerimizi geliştirmek bir entelektüel erdem olması gerekirken neden aksini teşvik edercesine kendilik vurgusu yapalım ki?
Konu İslam'ın epistemik ufkunu göstermek olduğunda "ilim Çin'de de olsa alınız" diyen hadisi okuruz, ama kültürel özcülük damarımız kabarınca "adını kendimizin koyduğu kavram ve hikayelere" sıkışıp kalacağımız retoriğe sarılırız.
İbrahim Kalın beyin mesela kavram seti ne kadar bize ve tarihimize ait? Sadece terimleri kendi dilinize çevirerek arkasındaki kavramların size ait olduğunu iddia edebilir misiniz?
Sonuç olarak dünyayla inatlaşmayı bırakmak gerek. Hiçbir kültür-medeniyetin böyle bir inatlaşmaya gücü yetmez. Zamanın ruhuna direnmek sürekli bir şe'nden diğerine devinen Varlık'ın tecellilerine bigane kalmaktır. Hakikat hiçbir toplumun kavram setine indirgenemez. Gençlere kimlik bilinci kazandırmak iyi bir şey ama işin zihinsel agorafobiye varabileceğini de hesaba katmak gerekir.
Bütün ömrüm boyunca biz iyi olalım, çocuklar iyi olsun, öğretmen iyi olsun, aileler iyi olsun, okullar iyi olsun diye uğraştım; ne yazık ki, ruhumuzun derinliklerinde kök salan, göstermeye çalıştıkça görmezden gelinen o devasa çürümenin altında kaldı bütün uğraşlarım, uğraşlarımız. Yine de durmadık. Biz öğretmenler hep yeniden başlarız, her yıl, her hafta, her ders yeniden başlarız. Buna alışkınız. Kolay kolay düşmeyiz, derdik. Bugün öyle olmadı. Fatmanur Öğretmenin haberini aldığımda onunla birlikte düştüm yere. Sadece ben değil, bütün öğretmenler, bütün meslektaşlarım hiçbir silginin toplumsal hafızamızdan silip atamayacağı bir yükle yüklendik, çöküp kaldık olduğumuz yere. Öğretmen kelimesi yeniden tefekkür edilmedikçe, öğrencinin tanımı yeniden yazılmadıkça, “öğretmeni say” cümlesi milyonlarca kez söylenmedikçe evlerde, okullarda, kalplerde, dudaklarda; kalkamayız ayağa. Çok üzgünüm. Bütün öğretmenler adına, bütün öğrenciler adına, bütün veliler adına çok üzgünüm.
2. Popüler olan çoğu şey gibi tüketilir, yerini yenisine bırakır. Bu ilginin ardında biraz da sempatik bir Roman kardeşimizin iddiasız icrası var. Ne bir Kâr-ı nâtık kadar klasiktir ne de Tarkan’ın “Kıl Oldum Abi”sinden daha kötüdür. Her şeyi yerli yerinde değerlendirmek gerekir.
1. “Kâbe’de hacılar hu der Allah” ilahisi dünya genelinde popülerlik kazandı. Abartmamak lazım; küçümsememek de lazım. Üst/elit kültür perspektifinden yukarıdan bakarak değersizleştirmek doğru değil. Adı üzerinde: popüler kültür. Ve popüler olan şey, sosyolojik olarak onemlidir.
Din eğitiminin bilimselleşme sürecini tartıştığım makale Rize İlahiyat Fakültesi Dergisinde yayınlandı... İlahiyatın künhüne vakıf olmayı amaçlayan okurlar için güzel bir özel sayı olmuş... Teşekkürler emek verenlere... https://t.co/cuZ1FucARZ
2 yıl süren restorasyon sonucunda 500 yıllık camiinin geldiği hâle bakın. Ünlü hattat Ahmet Şevket Efendi’nin süslemeleri yok edilmiş. Bu olay 9 yıl önce yaşandı, şimdi aynı şeyi Selimiye’ye yapmak istiyorlar.