More payouts hitting our BEM traders' accounts last week 🏛️
Congrats to our latest rewarded traders:
Alperen Mendeş - $1,252
Yusuf Ziya Yapar - $1,120
Serdar - $1,228
At BEM, you trust, we provide..
Per aspera ad astra.
@atillayurtseven 11540,66 dan 10055,18 e fib çektiğimizde şuan OTE bölgesinde olduğumuzu görüyorum ve buradan aşağı yönlü bir hareket beklerim. Bu düşüncem 11540,66 seviyesinin üstünde günlük kapanış gelirse iptal olur.
Hadi Cumhuriyet nasıl ilan edildi biraz onu konuşalım. Ama yüzeysel tarih kitaplarındaki gibi "Atatürk 28 Ekim günü herkesi toplayıp ilan edeceğiz dedi" şeklinde yahut anti-Kemalist kitaplardaki gibi "Atatürk cumhuriyet ilan edebilmek için kimseye haber vermeyip kendi adamlarıyla oldu bitti yaptı şeklinde" değil, hakiki anlamda yazalım.
Yalnız yazı biraz uzun olacak. Çünkü bu konuyu derinlemesine ele alabilmek için bir sürü bilgi vermek gerekiyor.
Öncelikle belirtmek gerekir ki 29 Ekim gününün Mondros'un 30 Ekim'de imzalanmasıyla ilgisi yok. En azından o dönemde Mondros'un yıl dönümünün bir etken olduğuna işaret eden kaynak mevcut değil. Zaten sürecin nasıl geliştiğini okuyunca, Mondros'un yıl dönümünün bu konuyla ilgisi olmadığı doğal olarak ortaya çıkacak.
Cumhuriyet, yani "milli egemenlik" kavramının siyasal rejim olarak ifade edilmesi esasen ta 1920'de fiilen, 1921'de hem fiilen hem şeklen hayata geçmişti. Çünkü TBMM hem yasamayı hem yürütmeyi tekeline almıştı. Padişaha veya saltanata hiçbir rol düşmüyordu. 1921'de egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu hususu anayasaya girmişti. Ve bu husus Milli Mücadele'yi oluşturan kadrolar tarafından da kabul edilmiş, tasdik görmüştü.
(Teknik bir yorum: Goloğlu bu dönemi 3. Meşrutiyet diye tanımlıyor. Bana göre bu döneme bir isim verme arayışı doğru olmakla birlikte 3. Meşrutiyet isabetsiz bir tanım. Çünkü bu dönemin alameti farikası öyle veya böyle, saltanatı yönetimden dışlanmasıdır. Bu nedenle meşrutiyet kavramı bu döneme uymaz)
Neyse, konumuza dönelim.
O halde cumhuriyet tartışması nedir? Bu tartışma, esasen milli egemenlik tartışması değil, devlet başkanlığı tartışmasıdır. Çünkü mücadele boyunca devlet başkanlığı yani saltanat/hilafet makamının ne olacağı netleştirilmemişti. Yani padişah yönetimde yoktu ama bir devlet başkanı da yoktu. Atatürk meclis başkanıydı ama bir yönüyle devlet başkanı aksiyonlarını alıyordu. Aslında bu da bilinçli bir tercihti. Çünkü saltanat/hilafet o dönem ünik bir mevkiydi. Bu makamı yok etme düşüncesi o kadar da yaygın değildi. Çok da şaşırmamak lazım. 20. asrın başında cumhuriyet ve demokrasi ne kadar tanınıyordu ki? Asırlarca saltanat ve hilafetin kutsiyeti algısıyla büyümüş nesiller için bu algı son derece doğaldı.
Atatürk ise günün sonunda bu iki makamı da kaldırmayı kafasına koymuştu. Fakat işgal sırasında bu denli derin tartışmayı açmakta fayda görmüyordu. Bu tutumu da son derece doğal. Çünkü mücadelenin başında hem büyük bir itibarı yoktu, yani böyle köklü yön verme kabiliyeti yoktu hem de mücadeleye destek veren saltanat/hilafet taraftarlarını dışlayacak bir tartışma açmanın mücadeleyi bölmesinden çekiniyordu.
Hal böyle olunca hilafet/saltanat mevzuu mücadelenin sonrasına bırakıldı. Türk ordusu düşmanı denize döktüğünde aradan 2 seneden fazla zaman geçmişte ve bu süre zarfından Vahdettin'in ihanetleri hem kendi kredisini hem de saltanat makamına olan olumlu düşünceleri bitirmişti.
Atatürk de bunu görüyordu. Barış görüşmelerine başlanacağı sırada İngilizler hem Ankara'yı hem İstanbul'u Lozan'a davet ederek yaşanacak ikilikten istifade kurnazlığı gösterince Atatürk krizi fırsata çevirdi. İstanbul'un Lozan'da var olma hevesini fırsat bilip bunun önüne geçebilmek için hem İstanbul hükümetini hem de saltanatı ortadan kaldıracak süreci başlattı. Esasen Vahdettin, bu makamı öyle kirletmişti ki Ankara'da en koyu muhafazakar mebuslar bile saltanat makamının yasını tutmadı. Dolayısıyla hem Vahdettin'i tahttan indirdiler hem de saltanatı kaldırdılar.
Ama bu karar devlet başkanlığı makamı sorununu ortadan kaldırmadı. Çünkü halifelik makamı hala ortada duruyordu. Gerçi Atatürk bu makamın siyasi bir rolü olmadığını söylüyordu ama halife dini olduğu kadar siyasi bir mevkiydi. Yani halifeyi dini hürmet nedeniyle kabul etmek isteyenler olduğu kadar devletin yeni başkanı olarak kabul etmeyi öngören bir görüş de vardı. İşte bu noktada devreye politik bir hesaplaşma girdi.
Meclisteki muhalifler, Atatürk'ün hem karizmatik bir lider hem savaş kahramanı hem de Kurtarıcı mevki nedeniyle biraz endişeliydi. Buna da çok şaşırmamak lazım. Çünkü o dönemin insanları Abdülhamit istibdatını yaşamıştı. Hepsinde bir miktar post-Abdülhamit sendromu vardı. Enver'in Atatürk'e yazdığı mektupta bile bu sendromu görürüz. Karizmatik bir liderin iktidarı ele geçirip ülkeyi diktatörlükle yürütebileceklerinden endişe ediyorlardı. Bir tür sosyolojik vaka diyebiliriz.
Neyse... Lozan'ın başladığı dönemde muhaliflerde, Abdülmecit halife olarak devlet başkanlığı makamını meşgul etsin, meclis ve hükümet siyasi işleri yürütsün, Mustafa Kemal milli bir kahraman ve rehber olarak siyasi sahadan uzaklaşsın ve memleket bu yolda devam etsin gibi bir görüş türedi. Atatürk'ün siyasi bir fırka kuracağını belli etmesi de bu görüşü tetiklemiştir.
Tabi bu görüştekilerin içinde katıksız Atatürk düşmanı olan, saltanatın geri gelmesi için çıkarı gereği hilafeti savunan, halife makamının dinsel ve tarihi çekiciliğine fikren bağlı bulunan veya Atatürk'ün yeni bir Abdülhamit olabileceğinden endişe eden pek çok farklı yelpazede insan vardı. İyi ve kötü niyetli bir sürü kesim bu torbanın içindeydi.
Şimdi, cumhuriyet bu kütle içinde bulunan bazıları için halifenin ortadan kaldırılması ve Atatürk'ün devlet başkanı makamına geçmesi manasına geliyordu. Yani kategorik olarak cumhuriyet/milli egemenlik karşıtı olmayanlar bile halifenin devre dışı kaldığı bir senaryoya kapalıydı. Yani milli egemenlik olsun, halk iradesi olsun ama tepesinde de halife olsun gibi...
Atatürk ise farklı görüşe sahipti. Ona göre milli mücadeleyi kazanmakla tüm sorunlar çözülmüş olmazdı. Memleketin geri kalmışlığının yok edilmesi için onu geri bırakan kurum ve anlayışlar toptan kaldırılmalıydı. Bir de Atatürk'ün tecrübeleri onu radikal inkılaplara itiyordu. Haksız da sayılmaz bence. Çünkü bu ekip 1908'de Abdülhamit'e anayasayı yeniden kabul ettirip meclis açtırmıştı. O dönemin insanları sanıyordu ki anayasa ilan edilecek, meclis açılacak ve tüm sorunlar çözülecek. Fakat Atatürk daha genç bir subayken bu tip şekilci devrimlerin günün sonunda başarı getirmediğini yaşayarak görmüştü. Şimdi yıllar sonra kendisi dümenin başındayken mazinin hatalarını tekrar etmek istemiyordu. Hülasa, devrime bir lider ve program gerekliydi. İnkılap programı hazırdı ama bunu hayata geçirmek için güçlü bir liderlik gerekiyordu. Devlet başkanlığını halifeye, siyaseti dönemin aktörlerine bırakıp milli rehber olarak Çankaya'da emeklilik hayatı yaşaması halinde elde edilen zaferlerin bile manasını yitireceğini ve memleketin eski düzende kör topal ilerleyeceğini biliyordu. O yüzden programın yürütülmesi için lider olarak kalması yani cumhuriyet ilanıyla devlet başkanlığı makamına geçmesi gerekirdi.
Bir de şu var. Başta halife olacaksa ve saltanat usulü babadan oğula değişecekse bu tam manasıyla cumhuriyet olmazdı. Daha çok İngiliz yönetimini andıran hibrit bir düzen olurdu. Yani, Atatürk'ün düşünceleri kategorik olarak daha doğruydu. Zira halifenin devlet başkanı kaldığı senaryoda memleketi geri bırakan bazı kurum ve aktörler de yaşama şansı bulurdu. Mesela, meclis kadın hakları derse, halife çevresi şeriat diye bağırırdı, ülke yine eski düzende yuvarlanıp giderdi.
İşte cumhuriyet tartışmalarının özü buydu. Peki 29 Ekim süreci nasıl başladı... Oraya gelelim.
Yukarıda anlattığım gibi, devlet başkanlığı meselesi özünde siyasi bir meseledir. Milli egemenliğimiz cumhuriyet usulü mü olacaktı yoksa İngiliz usulü hilafet monarşisiyle mi yürüyecekti?
Bu siyasi hesaplaşma Ocak 1923'ten itibaren, Lozan devam ederken başladı. Atatürk, Lozan'dan sonra kendi programını hayata geçirmek amacıyla siyasi fırka kurmak istedi. Muhalifler de onu bu yoldan çevirmek için politik baskı kurmaya başladı. Yani Atatürk'ü doğrudan hedef alamadılar tabi ama ikna yöntemiyle, baskı yöntemiyle, siyasi huzursuzluk yöntemiyle çevrelemek istediler.
Bu süreçte en dikkat çeken faktör Rauf'tu. Çünkü o da saltanatçı ve halifeciydi. Atatürk'e Temmuz 1922'de Refet Paşa'nın Keçiören'deki çiftliğinde itiraf etmişti. Rauf aynı zamanda muhaliflerle fikri birliktelik halindeydi ama görünürde Atatürk'ün yanındaydı. Başvekildi. Atatürk'ün hükümetinin başıydı. Bir nevi dost görünümünde Atatürk'ü muhaliflerin fikrine ikna etmeye çalışıyordu.
Diğer bir figür Kara Kemal'di. O da eski düzenin aktörüydü. Eski İttihatçıların rol alabileceği bir Türkiye hayaliyle pragmatik olarak muhalefette saf tutmuştu ama kendini açık etmiyor arka planda çalışıyordu. Görünürdeki muhalefet ise İkinci Gruptu. Bu grup da milli irade ve milli egemenlik taraftarıydı ama halifenin devlet başkanı konumunda kalmasını alttan alta dillendiriyordu.
Görece Şubat 1923'ten itibaren Kara Kemal ekibi ve İkinci Grup siyasi flörte başladı. Rauf, bu flörtün gizli aktörüydü. Bunu da ben söylemiyorum, gerek Kara Kemal'in adamları Yenibahçeli Nail ve Kör İhsan gerek İkinci Grup'un lideri Hüseyin Avni ve Çolak Selahattin gerek gelecekte kurulacak Terakkiperver Fırka'nın mebusu Faik (Ziya Hurşit'in ağabeyi) hem hatıratlarında hem mahkeme ifadelerinde Rauf'un o dönem ikili oynadığını tartışmasız şekilde itiraf eder. Hatta Faik ve Hüseyin Avni, Rauf'a kızgındır bile. Bu konu uzun olduğu için oraya girmiyorum.
Fakat Rauf'un menteşe görevi gördüğü bu Kara Kemal-İkinci Grup flörtü başarıya ulaşmadı. Bu tabloda İkinci Grup'un siyasi strateji açısından başarısız olması ve güç olarak azınlıkta bulunmasının etkisi çok. Çünkü Atatürk çok büyük bir siyasi prestije sahipti.
Taraflar kozlarını Haziran 1923'teki seçimde paylaştı. Gerçi Anti-Kemalistler bu seçimi bir tasfiye olarak görür ama hiç de öyle değil. İki taraf da açıkça seçim istedi. Hatta seçim kararı mecliste oy birliğiyle alındı. Ama Atatürk daha örgütlü ve prestijliydi, İkinci Grup ise fırkalaşmış değildi. Dağınıklardı. Neticede halk Atatürk'ten yana tavır koyacaktı. Bu belliydi.
Kara Kemal bu noktada İkinci Grup'la flörtü kesip yine Rauf aracılığıyla kendisine yakın isimleri Atatürk'ün siyasi cemiyeti etiketi altında mebus adayı yapmayı denedi. Başarılı da oldu. Yaklaşık 20 mebus bu yolla meclise girdi. Bana kalırsa Atatürk, Kara Kemal'in bir şeyler denediğini bir yere kadar biliyordu ama manzaranın tamamını görebilmiş değildi. Fakat örneğin dönemin İngiliz raporları, Kara Kemal'in rolünü tam isabet görmüştür. Muhtemelen onların içinde de İngilizlere bilgi üfüren muhbirler vardı. Çünkü İngiliz raporları şaşırtıcı şekilde tam isabet öngörülerde bulunmuştur Şubat-Ağustos 1923 dönemi için.
1923 seçimleriyle birlikte İkinci Grup oyun dışı kalınca bu kez devreye Kara Kemal, Rauf ve meclisteki bir grup mebus girmeye başladı. Lozan'ın imzalanmasıyla birlikte siyasi hesaplaşma da şekillendi.
Burada Rauf yine baş aktördü. Lozan'da İsmet'le ciddi bir kriz yaşamıştı. Artık siyasi rotası için krizi kendisi mi üretti yoksa kriz çıktığı için mi rotasını o şekilde oluşturdu, orası ayrı tartışma konusu ama bana kalırsa İsmet'le olan kavgası bile kısmen planın bir parçasıydı.
Rauf, Lozan sırasındaki gerilimleri gerekçe göstererek Lozan'dan sonra İsmet'le ipleri attı. Bir siyasi kriz çıkararak Atatürk'ü bir tercihe zorladı. O olay da şudur... Rauf, hükümet başkanı olmasına rağmen İsmet'i Ankara'da karşılamak istemediğini, bir süre izne çıkmak istediğini söyledi. Atatürk de ancak hükümet başkanlığından ayrılarak izne çıkabileceğini belirtti. Özetle, Atatürk, İsmet'i seçti ve Rauf sahnenin dışında kaldı. Böylece alttan alta siyasi rotasını yeniden kurguladı. Ali Fuat ve Karabekir'le fikri bir yakınlık kurdu. Diğer yandan meclise girmeye hak kazanan bazı mebusları alttan alta örgütlemeye başladı. Bir yandan da Kara Kemal çevresiyle irtibatı diri tuttu.
Atatürk bu süreçte siyasi konsolidasyonu sağlamak adına Rauf'un yerine Fethi'yi başvekil olarak işaret etti. Onu bir tür geçiş dönemi lideri olarak düşünmüştü sanıyorum. Neticede Fethi yeni hükümet başkanı oldu.
Eylül ayıyla birlikte meclisin manzarası az çok kendini belli etti. Mecliste farklı gruplar oluşmuştu. Yani bugünkü gibi lider kimi mebus yaptıysa o mebus lider ne dediyse onu yapacak gibi bir dönem düşünmeyin. Türkçü ve inkılapçı genç mebuslar, Atatürk'le beraberdi. 20 civarında eski İttihatçı grup birlikte hareket ediyordu. Bunların dışında muhafazakar mebuslar vardı. Bunlar Atatürk'ün çizdiği yola entegre olmakla birlikte inkılapçı sayılmazdı. Bir de taşradan gelen, görece doğu eşrafından, orta yolcu ılımlı kesim vardı. Ve tabi daha pek çok ara renk...
Atatürk'ün hedefi, bu grupları Eylül'de kurduğu Halk Fırkası'nda konsolide etmekti. Nüfuzunu kemikleşmiş bir siyasi yapıya dönüştürmek istiyordu ki bu da son derece normaldi. İnkılap programı ancak bu şekilde yürütülebilirdi.
Bu arada hatırlatmak fayda var... Devlet başkanlığı mevzuu hala çözülmüş değil. Bir soru işareti olarak bekliyor...
Eylül ayı sonlarında, Atatürk, bir gazeteciye verdiği demeçte mevcut sistemin cumhuriyetten farksız olduğunu söyleyince cumhuriyet kavramı siyasi arenada bolca gündem oldu. Yani yakında cumhuriyetin ilan edileceği hususu çokça konuşuldu. O dönemin basınını incelersek, cumhuriyet ilanı çok şaşırtıcı bir öneri olarak değerlendirilmedi. Çünkü zaten milli egemenlik kavramı memlekette oturmuştu, cumhuriyet onun doğal bir sonucu olarak görülüyordu. Fakat devlet başkanlığı için halifeyi düşünenler bu kıvılcımdan rahatsız olduğu haliyle.
Halifecilerin görüşü yeni bir anayasa hazırlamak ve bu meseleleri orada çözmekti. Çünkü anayasa hazırlamak için birkaç ay gerekecekti, o süreçte mecliste bir çoğunluk yakalayıp kendi görüşlerini baskın hale getirmek istiyorlardı.
Peki bunu başarabilirler miydi? Bence hayır. Çünkü Atatürk devreye girip de açıktan politikaya başladığı anda kendi görüşünü kabul ettirmesi kuvvetle muhtemeldi. Bunu da şuradan anlıyoruz, halifeyi devlet başkanı olarak görmek isteyenler bunu mecliste açıkça ileri süremiyordu. Yani kartlar açık değildi. Daima örtülü bir siyaset yürütülüyordu. Bunu da doğal karşılamak gerekir. Açıktan yürütmeleri halinde Atatürk'ün siyasi gücü altında ezilirlerdi.
Ama anladığım kadarıyla Atatürk de politikaya şahsen çok fazla sokulmak istemiyordu. Yani süreci daha gürültüsüz patırtısız ve siyasi kamplaşma/hesaplaşma olmadan çözmek istiyordu.
Bu kapsamda ekim ayında Ankara'nın başkent ilan edilmesi için mecliste teklif sunuldu ve kabul edildi. Tabi, bu karar, devlet başkanlığı meselesinin de yeni anayasa hazırlanmadan çözülebileceği hususunda bir işaret fişeğiydi. Hal böyle olunca muhalifler mecliste adeta kümelenmeye ve yeni bir siyasi merkez oluşturmaya başladı.
Devlet başkanlığı sorununun spesifik olarak cumhuriyet ilanına giden sürece dönüşmesi Ali Fuat Paşa'nın meclis ikinci başkanlığından istifasıyla gerçekleşti. Boşa düşen koltuğu doldurmak için yapılacak seçim bir tür siyasi mücadeleye sahne oldu. Muhalifler koltuğu ele geçirip gövde gösterisi yapmak isteyince bir nevi kendilerini açık ettiler. Atatürk de karşısındaki hizbi tam olarak ortaya çıkarmak ve ifşa etmek için bir strateji üretti. Bu stratejiye göre önce muhalefetin potansiyeli ölçülecekti. Yani kaç kişiler, kaç kişiyi etkileyebilirler vsvs...
Başvekil Ali Fethi o dönemde aynı zamanda İçişleri Vekiliydi ve bu görevi yürütmekte zorluk yaşıyordu. Atatürk, bu görevden istifa etmesini isteyince boş koltuk sayısı ikiye yükseldi. Haliyle muhalefet o koltuğu da alabilmek için vites artırdı. Atatürk ise kendi fırka grubunda propaganda yapmayıp alanı bir nevi boş bıraktı ki muhalefet kendisini şöyle bir ortaya döksün. Sonuç olarak meclis ikinci başkanlığını Rauf, içişleri vekaletini de İttihatçı muhalif Sabit kazandı. Esasen Atatürk bundan bir süre önce Rauf'a Ali Fuat üzerinden meclis ikinci başkanı koltuğunu önermiş ama Rauf reddetmişti. Fakat bu seçimde yer alması, Atatürk'e hizbin niteliği konusunda önemli bir mesaj vermişti.
Atatürk, muhaliflerin potansiyelini gördükten sonra stratejinin ikinci adımına geçti. Fethi'yle görüşüp tüm hükümetin istifasını istedi. Fakat bir şartla... İstifa eden vekiller yeniden aday olmayacaktı. Hükümet bu öneriyi kabul edince Atatürk muhalefetin önüne tüm hükümeti olduğu gibi bırakmış oldu.
Böylece tüm meclis bir tür kulis cennetine dönüştü. Bir sürü liste, bir sürü aday... Meclis ikinci başkanlığı ve bir vekil koltuğunu kazanmak kolay ama tüm hükümeti kazanmak zor işti. Çünkü o dönemin sistemine göre vekiller ayrı ayrı seçiliyordu. Her adayı ayrı ayrı bulup ayrı ayrı çoğunluk elde etmek zor işti. Atatürk bu süreçte de kendi fırka grubuna bir liste sunmadı. Alanı boşalttı ve izledi. Muhaliflerin potansiyeli bu noktada yeni bir hükümet seçmeye muktedir olamadı.
İşte bu noktada Atatürk'ün stratejisinin üçünü adımı devreye girdi. Atatürk, bir hükümet krizi çıkarmıştı. Hükümet sisteminin karmaşıklığı nedeniyle bu krizi Atatürk dışında kimse de çözemiyordu. İş öyle bir noktaya geldi ki fırka grubu Atatürk'ü oturuma davet edip hükümet listesi önermesini bile istedi. Ama Atatürk onlara liste sunmadı. Bu krizi kendilerinin aşmasını istedi. Sonuç olarak kriz aşılamadı.
Ve stratejinin dördüncü adımı... Muhalefet çaresiz, meclis çaresiz ve kriz de aşılamıyor... İşte Atatürk o noktada devreye girip kendi çözümünü sundu. Buna göre bir devlet başkanı seçilecek, devlet başkanı bir mebusu görevlendirecek, mebus, bir hükümet listesi yapacak, liste toplu şekilde meclise sunulacak, oyların çoğunu alırsa hükümet kurulmuş olacak. Bu proje aynı anda hem devlet başkanı sorununu çözüyor hem de hükümet sistemini değiştirip kabine usulünü getiriyordu.
Bu öneri 29 Ekim günü fırka grubunda bizzat Atatürk tarafından sunuldu ve tartışıldı. Yani cumhuriyet 29 Ekim günü alenen masaya sunuldu. Muhalifler, bu öneriye açıktan karşı çıkmadı. Yani cumhuriyet istemeyiz diyen olmadı. Ama bu konunun yeni anayasa ile belirlenmesini istediler. Meclisin anayasa değişikliği yapma gücü olup olmadığını sorguladılar. Özetle yine örtülü ve dolaylı bir siyaset yürüttüler. Fakat fırka grubunda Atatürk'ün önerisi güçlü bir kabul gördü.
Yani Atatürk, muhaliflerin girişiminden istifade ederek bir hükümet krizi yarattı. O krizi yönetti. Krizin çözümsüz kaldığı noktada kendi çözüm önerisini meclise sundu:
Cumhuriyet ilanı ve kabine usulü...
Böylece hem muhalif girişimi siyaseten mağlup edecek hem de bir yıldır memleketi meşgul eden devlet başkanlığı sorununu çözmüş olacak hem de bu iki sorunu gürültüsüz patırtısız mecliste meşru şekilde halledecekti.
İşte 29 Ekim'de olan budur. Atatürk fırka grubuna geldi. Çözümü açıkladı. Fırka teklifi kabul etti. Ardından meclis oturumu açıldı. Anayasa değişikliği hazırlandı. Oylandı. Kabul edildi. Cumhuriyet ilan edildi. Atatürk cumhurbaşkanı seçildi. Hükümeti kurma görevini İsmet Paşa'ya verdi. İsmet Paşa hükümet listesini oluşturdu. Meclise sundu. Meclis oyladı ve kabul etti. Böylece sorun çözüldü.
Peki Karabekir, Ali Fuat, Rauf vs niye mecliste yoktu?
Çünkü Ali Fuat ve Karabekir o dönemde ordu müfettişiydi. Askeri görevi devam eden mebuslar, meclis faaliyetine zaten katılamazdı. Kanunlar buna engeldi. Rauf zaten çoktan muhaliflerle hatta gizliden gizliye Kara Kemal'le ortak hareket ediyordu. Eh birde ortada bir hükümet krizi vardı ve hızlıca çözüme muhtaçtı. Rauf şayet isteseydi İstanbul'dan Ankara'ya gelir ve hükümet krizine dahil olabilirdi. Olmadı. Ali Fuat 28 Ekim'de Ankara'daydı ama kendi rızasıyla şehirden ayrıldı. Dolayısıyla cumhuriyet bu isimlerden kaçırılmış değildir. Karabekir ise kendi rızasıyla çıktığı doğu seyahatindeydi. Belki sadece onun bu süreçten belirgin şekilde haberi yoktu diyebiliriz. Ama Rauf, Karabekir ve Ali Fuat 29 Ekim'den sonra cumhuriyete karşı olduklarına dair tek satır beyanda bulunmadı. Hatta cumhuriyetçi olduklarını açıkça ifade ettiler.
Bana kalırsa Atatürk cumhuriyeti bunlara hiç lüzum kalmadan kendi propaganda yöntemiyle de ilan ederdi. Ama siyasi konjonktür karşısına bir hadise çıkarmıştı. Bu krizi fırsata çevirmeyi ve siyasi maliyeti düşürmeyi tercih etti.
Bu hadisede şayet bir sorun varsa o sorunun sebebi muhaliflerdi. Çünkü açıkça hilafet propagandası yapmadılar. Fikirlerini açıktan haykırmadılar. Çünkü Atatürk'e karşı galip gelemeyeceklerini biliyorlardı. Bu nedenle örtülü faaliyet yürütüp Atatürk'e karşı cephe almadan mecliste çoğunluk elde etmeyi denediler. Bunu da az çok anlıyorum. Ellerinde başka tercih yoktu. Ama yani kaybettiler. Çünkü karşılarındaki adam da Kurt İttihatçıydı.
Peki 29 Ekim'den sonra ne oldu?
Devlet başkanlığında halife görmek isteyenler, düşüncelerini yine açıktan ilan etmeye cesaret edemediler. Yine örtülü faaliyet yürüttüler. Eh bir de sağlam hezimet almışlardı. Bu nedenle cumhuriyete değil de onun ilan ediliş biçimine, Halk Fırkası'na dolaylı taarruzda bulundular. Hem Halk Fırkası içinde kaldılar hem eleştirdiler. Cumhuriyete karşıyız demediler ama ilan ediliş biçimini eleştirdiler. Hatta Rauf meclise gelip cumhuriyetçiyim dedi. Halbuki değildi. Atatürk de bunu biliyordu. Atatürk kürsüye gelip Rauf'un cumhuriyetçi olmadığını ispat da edebilirdi ama Rauf görüşmeden önce Atatürk'e rica edip bu tartışmaya girmemesini istedi. Atatürk de onu kırmayıp sustu. Susmaması gerekirdi bence.
Sonuç olarak cumhuriyet, doğmuş bir çocuğun bir kriz yönetimine denk gelmesi şeklinde ilan edildi. Böyle bir kriz olmasaydı yine ilan edilirdi. Ama kriz bir kere ortaya çıktıktan sonra en makul çözülme biçimi de az çok buydu.
@Turkcell sayın yetkililer EA sunucusundan ne istediniz neden superonline ile EA oyunlarına giremiyorum? Bazı kullanıcılar netflixe de giremiyormuş. Biz bu internete sadece google girmek için mi para ödüyoruz?
@ali_hakan_kara Alınan faiz indirim kararlarıyla ve yürütülen ekonomik politikalara bakarak tekrardan enflasyonun yükseleceğini, bu sebeple konutların tekrardan son 5 senedeki hareketleri tekrar yapacağını düşünüyor olabilirler mi?
Şeyh Said, stratejik aklı olmayan, isyan gibi kapsamlı harekatı yürütmekten aciz, geri kafalı biriydi. Ankara'nın en büyük şansı, isyanın komutasında Şeyh Said'in bulunmasıydı.
Kürtçüler hala onu kahraman sanıyor. Halbuki gelecek vaat eden asıl kahramanları Seyit Abdülkadir'di.
Kürtçülerin bilmediği yahut bir türlü anlayamadığı husus, 1900'lerin başında Kürtlerin iki ana blok haline bölünmüş olmalarıydı.
Bir tarafta dinci ve feodal kültür ekseninde şekillenmiş ağalar ve şeyhler vardı. Bunların Kürtlük bilinci yok gibiydi. Onlara göre feodal düzen sürmeli, cahil kalmış ahaliyi ağalar yönetmeli, şeyhler bu yönetimin ortağı olmalı ve devlet bu düzene çomak sokmamalıydı. Nitekim Kürtlerin ağırlıklı bölümü bu grubun elinde marabadan ibaretti. Marabaların evlenmek, çalışmak vb tüm kararlarını ağalar ve şeyhler alıyordu. Marabaların kutsalı ağası, şeyhiydi. Dinlerini de ağaların ve şeyhlerinin anlattıkları kadar biliyorlardı. Böyle bir kitlede sosyal, siyasal ve kültürel açıdan Kürtçülük olamayacağı da açıktı. Ayrıca, bu bahsettiğimiz ağa ve şeyh sınıfı yeknesak değildi. Tam aksine, ağalar ve şeyhler arasında rekabet vardı ve bu durum da Kürtlerin birleşmelerinin önündeki en temel engeldi. Yani feodal ağalık ve şeyhlik hem modernitenin hem de Kürtçülüğün önünde büyük bir engeldi. Osmanlı pratiği bu ağaların gönlünü hoş etmek, onları idare etmek, bu sayede maraba sınıfını ağalar eliyle kontrol etmek ve vergileri yine bu ağalara toplatmaktan ibaretti. Şayet ağalar çok zıplarsa, devlet rakip ağalar vasıtasıyla, zıplayan ağaları ya kontrol altına alır yahut da enterne ederdi.
Diğer tarafta ise nispeten devlet dairesi ve Avrupa görmüş Kürt elitleri mevcuttu. Bunlar, feodal ve dinci izolasyondan nispeten kurtulmuş ve siyasi aklı daha gelişmiş bir sınıftı. Yunanların, Sırpların, Bulgarların ve hatta Ermenilerin milli bağımsızlık hayalin erişmesi, bu Kürtçü takımı teşvik ediyor ve siyasi hedeflerini ancak Kürtçü hedeflerle temin edebileceklerini düşünmelerini sağlıyordu. Esasen pratik ve pragmatik de bir örnekti. Nitekim Osmanlı'nın dağılmasıyla birlikte bu Kürtçüler, İngiliz-Fransız himayesinde kendi hakimiyetlerine sahip olabileceklerini düşündüler. Bu nedenle dış güçlere teşne hatta kukla olmakta beis görmediler. Bu kapsamda Kürt Teali Cemiyeti'ni kurarak siyasi programlarını hazırladılar. Başarılı da oldular. Sevr Anlaşması'nda Kürtlere bağımsızlık kapısını aralayan Kürdistan maddelerini elde ettiler.
Fakat bu programı uygularken son derece stratejik bir hata yaptılar. Zira, Kürt toplumunun en ciddi hassasiyetini gözardı ettiler. Kürtçüler için Kürdistan kapısının anahtarı İngilizlerdi. Halbuki yukarıda bahsettiğimiz feodal sınıf ve onların kontrolündeki marabalar için İngilizler son derece tehlikeli bir düşmandı.
Bu düşmanlığın ardında, İngilizlerin son elli yıllık Ermenici politikası vardı. Onu da kısaca anlatalım...
Yukarıda bahsettiğimiz, devletin ağalar üzerinden doğu toplumunu idare etme ve vergi toplama pratiği, Islahat Fermanı ile büyük bir yara aldı. Zira bu ferman Kırım Savaşı'ndan sonra imzalanan anlaşmaya eklendi ve böylece temel vatandaşlık hakları yabancı devletlerin garantörlüğüne geçti. İngilizler bu konumu insani hedefler için elde etmemişti tabi. Maksatları Osmanlı hakimiyetindeki azınlıkları kullanışlı bir aparat haline getirmekti. Nitekim ilk hamleleri ağalarla arası hiç hoş olmayan Nasturilere arka çıkmak oldu. Böylece ağaların azınlıklar üzerindeki etkileri yavaş yavaş kaybolmaya başladı. Devlet, Avrupa'ya boyun eğmeye alışık olduğundan ağaları korumasız bıraktı. Böylece çatışmalar başladı. İngilizler ağalara karşı önce Nasturileri, ardından Ermenileri müdafaa etti. Devlet 93 Harbi'nde ikinci büyük tavizini vererek Doğu bölgesinde Islahat yapmayı kabullendi. Fakat bu ıslahat büyük oranda Rus-İngiliz kontrolünde ve belirli oranda Avrupalı yöneticiler eliyle yapacaktı. Dış güçlerin bölgeye el atmasıyla ağa sınıfı ile Ermeniler arasında büyük huzursuzluk ve çatışma ortamı doğdu. Nitekim 1914-15'te Ermenilerin büyük bir isyan başlatarak doğuda kıyıma başlamasıyla nefret doruğa ulaştı.
İşte, bahsettiğimiz ağa ve maraba sınıfı için İngiltere, Ermeni çıkarları için Kürtleri yok etmek isteyen azılı bir düşmandı. Hatta öyle ki Ermeni çetelerinin ölüm listesinde Şeyh Said de mevcuttu. Üstelik bu düşmanlığın ardında 50 yıllık mazi vardı. Doğudaki bu realiteyi hesaba katmayıp İngilizlerle bağımsız Kürdistan hayali için kırıştıran Kürtçüler, bu nedenle ağa ve maraba sınıfı için hedef haline geldi. Ağa sınıfına göre Sevr'deki bağımsız Kürdistan projesi, Kürtlerin Osmanlı himayesinden çıkarılması ve doğuda Büyük Ermenistan hayali kuran Ermenilerin karşısında yem yapılmasıydı. Bu nedenle doğudaki ağalar gerek 1920'deki Paris konferansı, gerek 1921 Londra konferansı sırasında Avrupa'da lobi yapan Kürtçülere ateş püskürdü. 1920'de son Osmanlı mebusan meclisine ve 1921'de TBMM'ye ağalar tarafından gönderilen mektuplarda bu bahsettiğim konjonktürel gerçeği görürüz.
Sonuç olarak doğu toplumunun feodal ve dinci bir yapıya sahip olması ve İngilizlerin Ermenileri himaye ederek Kürtleri düşmanlaştıran bir maziye sahip olması, Kürtçülerin bağımsız Kürdistan hayalinin önüne geçti. Hatta dönemin İngiliz belgelerine baktığımızda Londra'nın Musul ve Kerkük çevresindeki Kürtlerin dahi Anadolu'ya meyletmesinden çekindiğini görürüz.
Yukarıda Kürtçülerin hala Said'i kahraman sanmasını fakat gelecek vaat eden asıl kahramanlarının Seyit Abdülkadir olabileceğini söylerken bu realiteyi göz önüne alıyordum. Çünkü bugünün Kürtçüleri de bu realiteyi gözden kaçırıyor. Çünkü Kürtçüler, feodal düzen yapısının nasıl bir engel teşkil ettiğini görmek ufkuna sahip değil. Belki bu iyi de olmuştur.
Geliyoruz 1925'teki Şeyh Said isyanına...
İngilizler ve Fransızlar Lozan'da yaşadıkları hezimetin ardından, Türklerin Musul ve Kerkük üzerindeki emellerine set çekmek için ve tabi Kemalizm'in çökebilme ihtimaline de inandıklarından, bazı planlar geliştirdiler. Bu planın bence en niteliklisi, Ermeni çetelerle Kürtçüleri bir araya getirmekti. Musul-Şam hattında yürütülen Ermenici-Kürtçü koalisyon projesi hem Türkiye'nin Musul emellerini yok edecek hem Sevr'de çöken bağımsız Kürdistan hayalini diriltecek hem de Kemalist rejimin çökme ihtimali karşısında doğuda Büyük Ermenistan niyetini hayata geçirecekti. Özetle, doğu bölgesi Ermeniler ve Kürtler arasında bölünebilecekti. Ve daha da önemlisi, Ermenici ve Kürtçüler, tabi ağaların da desteğiyle bu projede ortak hareket edecek ve 50 yıllık mazinin düşmanlığı geride bırakılacaktı.
Bu proje Musul-Şam hattında filizlenirken aynı zamanda Anadolu'da da Kürtçülerle ağaları bir araya getiren bir komite kurulmuştu. Bu noktada Kemalist inkılaplar Kürtçüleri ve ağaları aynı anda rahatsız etti.
Kemalistler, saltanat ve hilafeti kaldırarak dinci ekolden beslenen ağaları ve şeyhleri oldukça rahatsız etti. Bilhassa aşarın kaldırılacağı söylentileri ağaların marabalar üzerindeki iktisadi baskıyı tehdit ediyordu. Vergi politikalarındaki devlet-ağa iş birliğinin terk edilme ihtimali ağaları pekala huzursuz etti. 1924'ün ortalarından itibaren Karabekir ve Rauf öncülüğünde ilk muhalefet partisinin kurulacağı gündemi ve Türkiye ile İngiltere'nin Musul meselesinde savaşacak hale gelmesi, Kürtçülerdeki rejimin çökeceği ve isyanın İngilizlerce destekleneceği düşüncesini körükledi. Zaten isyanın öncü alametleri de bu dönemde yaşandı.
İsyanın stratejik aklı Kürtçülerin öncülerinden Seyit Abdülkadir'di. Fakat tabandan destek görebilmesi için mutlaka ağaları arkalarına almalıydı ki Şeyh Said, bu noktada önemli hale geliyordu.
Fakat Kürtçüler 1924'te ilk taktik hatalarını yaptılar. İsyan girişimindeki Kürtçülük cereyanı, bazı ağaları huzursuz etti. Atatürk'ün 1924 depremi nedeniyle Erzurum'a gelmesi ve devlete yakın ağalardan birinin komite hakkında ifşaatta bulunmasıyla komiteye mensup bir grubun yok olmasıyla sonuçlandı. Bunlardan biri, 1. dönem TBMM'de yer alan Bitlis mebusu Yusuf Ziya'ydı... Fakat bu kısıtlı ifşaat Kemalist rejimin manzarayı net görmesine imkan vermedi. Mesela, bu süreçte Şeyh Said'in Erzurum'da tanıklığına başvuruldu ve hadiseler hakkında bilgisi alındı. Yani, Kemalist rejim, Said gibi isyan ele başısının konumu hakkında bilgi sahibi değildi. Hatta onu tanık sıfatında görebiliyordu.
Seyit Abdülkadir'in İstanbul'da dış yardım arayışları ikinci hataya neden oldu. İstanbul emniyetinin radarına girmiş ve İngiliz ajanı rolüne bürünen bir emniyet mensubu Seyit Abdülkadir'in adamlarından birini dış yardım vaadiyle manipüle etmişti. Buna rağmen isyan girişimi yeterli derecede aydınlatılmış değildi. Kemalist rejim bu kıpırtıları büyük resme dönüştüremiyordu. Abdülkadir'in biraz zamana ihtiyacı vardı. Şeyh Said de ağaları saflarına çekmeye çalışıyordu ama bu konuda oldukça başarısızdı. Anlatılanlara göre Said Nursi'nin de kendilerine katılması için çabalamış fakat başarısız olmuştu.
1925'in başlarından itibaren Karabekir ve Rauf'un TCF'si doğuda teşkilatlanmaya başladıkça, Kemalist rejimin çökebileceğine dair umutlar gittikçe yeşerli. Tabi, saha, kendi kehanetlerini de kendi yaratıyordu. Esasen rejimin çökme riski çok yüksek değildi. Fakat ağaların siyasi manzarayı gereği gibi ölçmekten yoksun olması bir handikaptı.
İsyanın en ciddi stratejik hatası 1925'in Şubat ayında yaşandı. Jandarmanın birkaç suçluyu aramak için isyan muhitine girmesi krize sebep oldu. Şeyh Said, ahalinin taşkınlık yapma ihtimalini göz önüne alarak suçluları jandarmaya teslim etmek istemedi. Jandarmanın geri dönmesini ve suçluların daha sonra kendisi tarafından teslim edilmesini önerdi. Fakat Türk askerinin görev bilinci ve cesareti tarihi bir kırılım yarattı. Jandarma geri adım atmadı ve ciddi bir çatışma/sürtüşme yaşanadı.
İşte, bu noktada Şeyh Said ciddi bir stratejik hata yaptı. Kitlesini kontrol edemedi. Çatışmaların önüne geçemedi. Ve isyan kendiliğinden başlamış oldu. Bu vaziyete en çok bozulan Seyit Abdülkadir'di. Zira isyan vaktinden önce, dış yardımlar tamamiyle temin edilmeden ve plansız şekilde patlak vermişti. Denebilir ki isyan patlak verince isyanı Şeyh Said yönetmedi. Adeta isyan Şeyh Said'i yönetti. Ve o da akıntıya kapılarak bölgeyi ele geçirebilmek adına elinden geleni ardına koymadı.
Ahmet Şimşirgil'in "bir düğünde jandarma kadınlara sarkıntılık yaptı" dediği şey aslında sarkıntılıkla alakasız. Jandarma suçluları arıyordu. Şeyh Said de düğün nedeniyle toplanan ahalinin suçluları vermeye yanaşmayacağını tahmin ederek jandarmayı göndermek istiyor ve suçluları düğünden sonra teslim edeceğini söylüyordu. Fakat bu vakıa, ortadaki isyan projesini ortadan kaldırmıyor.
Nitekim Said, mahkemede kendini savunurken, bir isyan örgütlediğini reddediyor ve olayların düğündeki hadiseyle başladığını, ahalinin ayaklandığını ve kendisinin de ahali tarafından başa geçirildiğini iddia ediyordu. Tabi, bu savunma, isyan girişimini maskelemek için Said'in uydurduğu bir bahaneydi.
Bana kalırsa, isyan planının bu şekilde erken doğumla başlamasının nedeni de bölgedeki feodal düzenle ilgili. Stratejik akıl, isyan planının selameti için birkaç suçluyu değil yüz suçluyu dahi teslim etmeyi gerektirirdi. Ama marabalarını jandarmaya teslim etme eylemi feodal ağaların gerici zihniyetlerini rencide etmişti ve isyanın selametini düşünmelerine engel olmuştu. Nitekim Said de bu krizin önüne geçebilecek stratejik bir akıl değildi. Onun çapı, ancak yaşananlara kapılmak ve sonunu düşünmeden harekete geçmekti.
Neticede feodal düzenin kontrolünde başlayan isyan yine feodal düzen tarafından akamete uğradı. Rakip ağalar ve hasımlar birbirine karşı çıktı. Şeyh Said bölgede ciddi bir destek alamadı. Devlet, sıkı yönetim ilan etti, vatana ihanet kanunu çıkardı ve orduları sevk etti. Attığı adımlar bir süredir izlenen Seyit Abdülkadir kolayca ele geçirildi. Feodal isyancılar yalnız kaldı. Bekledikleri dış yardımı temin edemediler. Öyle ki Şeyh Said, Diyarbakır'a dahi girmeyi başaramadı. Düzensiz ve gerici adamları, ele geçirdiği bölgeleri idare etmek yerine talan edince, toplumdan bile tepki çektiler. Neticede devletin devreye girmesiyle dağıtıldılar, yakalandılar ve idam edildiler.
Bu girişimin başarısız olmasının en temel nedeni erken başlamasıdır. Ayrıca, Kürtçülerle ağalar arasındaki birleşmenin henüz tam manasıyla gerçekleşmemesidir. Öte yandan ağalar arasındaki feodal husumetler de bölgede topyekün hareket etme ihtimalini yok etmiştir. Tabi son olarak, isyanın sahadaki lideri Şeyh Said'in son derece vasıfsız ve stratejik akıldan yoksun oluşu da isyan için büyük bir handikaptı.
Ama bugünkü Kürtçülere bakarsak şunu görürüz:
Düğünde sarkıntılık, Şeyh Said'i tapılacak derece nitelikli bir insan görmek, Kürtlerdeki realitelerden habersiz olmak vsvs...
Biraz uzun oldu ama yazamadan edemedim. Buraya kadar okuyanlar varsa hakikaten teşekkür ederim.