Ağrı kesiciler hastalığı değil, ağrıyı kontrol altına alır.
Bu nedenle her ağrı için aynı ilaç doğru değildir.
‼️‼️Yanlış ağrı kesici seçimi; mide kanaması, böbrek hasarı, karaciğer toksisitesi, alerjik reaksiyonlar ve ilaç etkileşimleri gibi ciddi sonuçlara yol açabilir.
‼️ Özellikle antibiyotik gibi "komşudan ilaç alma" alışkanlığı, ağrı kesiciler için de tehlikelidir.
UNUTMAYIN ‼️Doğru ağrı kesici, doğru hasta, doğru doz ve doğru süre. Gereksiz ve bilinçsiz kullanım, faydadan çok zarar getirir.
#Sağlık #AğrıKesici #AkılcıİlaçKullanımı
İyilik bir zevk meselesidir.
İyilik iyidir diye iyi olunamaz.
İyilikten zevk alıyorsanız iyilik yapabilirsiniz. Kötülükte böyledir…
“Vermemişse Mevla neylesin Mahmut”
Nefret eden kişi yıkıcılığın, saldırganlığın, şiddetin yanlış olduğunu bilmediğinden ya da barışçıl bir dünyada yaşayamayacağı, hasta ya da beceriksiz olduğu için değil,
zevk aldığı için nefret eder. Nefretle zevklenen insanlar hemen her zaman nefret edecek yeni bir nesne bulur.
Nefret, nefret edene keyif verir.
Yani mevzu eğitim, bilgi ya da beceriksizlikle ilgili değildir.
Hele hele cahillikle hiç ilgilisi yoktur. Sevememek başka, bilmemek başka bir şeydir. Neticede her insan kendi cahilliğinin cahilidir.
Hiçbir siyasi parti cehaletimizi tekeline alamaz. Cehaletimiz her siyasetçinin ortak malıdır.
Ancak zevk tamamen bizim malımızdır.
Kimsenin keyfine kimsenin diyecek bir lafı olamaz. Herkes kendi meşrebince ölür. Ancak, birlikte yaşayabilmek için keyfi nefrete dayananların yasalarla durdurulması gerekir.
Birbirimizi kınamak yerine birlikte yaşamaya gölge eden bütün ehli keyiflerin zevklerini sınırlamak, yasalara ve demokrasiye sahip çıkmak daha doğru bir yol olabilir.
******
*Cansel Poyraz Akyol soruyor; Agah Aydın ve Ezel Akay Başka Bir Söz’de yanıtlıyor..
Başka Bir Söz 27.05.2023
Leke çıkartmak için kullanılan bu toz, memleketimizden geliyor. Lületaşı tozunun ipek, yün gibi yıkanması zor kumaşlara dökülüp iz bırakmadan yağı yok ettiğini Bay Horst’tan öğrenmiştim. Halbuki toz Eskişehir’den geliyor. Horst Bey öldü, bu bilgiyi yeri geldikçe ben paylaşıyorum.
İlber Hoca’nın vefatından kısa bir süre önce hazırladığı ve çocuklar için İstanbul’u tanımayı, keşfetmeyi hedefleyen kitabın son okumalarını ben yaptım. Keyifli bir kitap oldu. @kronikcocuk_ yayınlarından çıktı.
Düşünerek yaşatılan duygu da,bastırılarak yok edilmeye çalışılan duygu da sürer.
Sağlıklı olan duyguyu anlamak ve uygun şekilde ifade etmektir:
Yolu üç adımdır: fark et, adlandır (“kırıldım”) ve uygun biçimde ifade et.
Adını koymadığımızda duygu bizi yönetir; adını koyarsak ehlileşir, biz onu yönetiriz.
Tahran’da bulunan Sharifi-ha House (Şerifi-ha Evi), modern mimarinin en çarpıcı örneklerinden biridir. Alireza Taghaboni tarafından tasarlanan bu yapının en karakteristik özelliği, 90 derece dönebilen hareketli odalara sahip olmasıdır. Bu tasarım, geleneksel İran evlerinin, mevsimsel ihtiyaçlara göre şekillenen mekansal karakterini, modern mimaride estetik bir biçimde yeniden yorumlamıştır
CİNAYET BÖYLE İŞLENİR!
20 ton margarinden, 45 ton peynir imal ediliyor...
Nasıl mı?
“Margarin, nişasta, kemik unu ve iade peynirlerden imal edilen peynir üretimi, her geçen gün ülke geneline yayılıyor.
Süt yerine, bu ürünler kullanılıyor.
Peynir imalatında süt kullanılsa, Türkiye’nin sütü yetmez.
Daha çok, süt üretimi yapılması gerekir.
Hileli PEYNİR ÜRETİMI nasıl yapılıyor?
Bu işi yapanlar çok uyanık.
Nerenin peyniri meşhursa, onu taklit ediyorlar.
Erzincan tulumu, Siverek peyniri, Bergama tulumu, İzmir Tulumu gb adlarla pazarlama yapıyorlar.
Halbuki, hepsi aynı peynir (?)
Bunlar, 20 ton margarinden 45 ton peynir üretiyorlar.
Bir gram süt kullanmıyorlar.
Margarinin kuru madde oranı yüzde 90.
Su katarak çoğaltıyorlar.
İçine nişasta, iade peynir koyarak, hiç süt katılmadan peyniri imal ederek satıyorlar.
Ortalama 20 ton margarinle, 45 ton peynir imal edildiğinde 500 ton süt kullanılmamış oluyor.
Milli ekonomi!
Oysa; 1 kilo tulum peyniri için, 10 kilo süt gerekiyor.
Bunun üzerine yüzde 27 işçilik, vergi, işletme maliyeti gibi giderler eklenince, peynirin fiyatı ortaya çıkıyor.
Eğer fiyat bunun altında ise, yediğiniz peynir hilelidir.
Veya yediğiniz peynir değildir.
Natürel beyaz peynir için, 7 kilo süt gerekiyor.
Bu hesabı yaparak aldığınız peynirde süt olup olmadığını anlar ve öğrenebilirsiniz.
1 kg süt 20 TL.
Daha önce lokal düzeyde olan hileli peynir üretimi, Afyon, Kayseri, Konya, Sivas başta olmak üzere, bir çok yerde yapılmaya başlandı.
Devlet kurumları bu imalatlari tek tek biliyor, sadece izliyor!
Önlem alınmadığı için, hileli üretim engellenmediği için, bu üretim hızla ülke geneline yayılıyor...
Ne de olsa, kazanç getirici bir sektör!
Peynirinizin, gerçek peynir olup olmadığını evde kendiniz de anlayabilirsiniz ...
Bir cam kaseye, küçük bir parça peynirinizi koyun ve üzerini geçecek şekilde sirke ilave edin.
Biraz bekledikten sonra, o su beyaz rengini almışsa peynir sahtedir.
Adam öldürmek için silah kullanmayınız!
Sağlıcakla kalın!
Alıntı
Kanlıca’da Hacı Muhittin sokağı üzerinde yer alan bu evler biraz yukarıda bulunan Kavalalı ailesine ait Hidiv Kasrı’nda çalışan insanlar için inşa edilmiş
Ünlü bir sinir bilimci var: Robert Sapolsky.
“Zebralar Neden Ülser Olmaz?” adlı kitabında tam da taşı gediğine koyuyor.
Doğada bir zebra düşün.
Bir aslan tarafından kovalandığında inanılmaz bir stres yaşar. Kalp atışı hızlanır, kortizol yükselir, beden alarma geçer. Ama bu kriz kısa vadelidir. Ya kaçıp kurtulur ya da ölür. Eğer kurtulursa birkaç dakika sonra yeniden otlamaya başlar.
Aslan da bir sonraki hafta ne yapacağını düşünmez.
Emeklilik fonunu hesaplamaz.
Sosyal statüsünü sorgulamaz.
Modern insana geldiğimizde işler değişir.
Fiziksel bir tehdit olmadan, sadece düşünce gücümüzle geçmişi ve geleceği şimdiye taşıyarak bedenimizi sürekli alarm halinde tutmayı başardık. Bravo bize.
İşte insan stresini hayvanlardan ayıran temel fark burada başlıyor: bilinç.
Bu noktada bir başka önemli isim devreye giriyor: Antonio Damasio.
“The Feeling of What Happens” kitabında çok net bir ayrım yapıyor.
Diyor ki:
Duygular (emotions) biyolojik ve bedensel tepkilerdir.
Hisler (feelings) ise bu tepkilerin zihinsel deneyimleridir ve bilinç gerektirir.
Yani korku bir duygudur.
Ama “ya tekrar olursa?” diye zihinde dönen endişe bir histir.
Zebra aslanı gördüğünde korku yaşar.
Aslan gittikten sonra korku biter.
Ama insan…
O aslan gittikten sonra da zihninde yaşamaya devam eder.
“Ya yarın yine gelirse?”
“Ya bir dahaki sefere kaçamazsam?”
“Ya herkes benim zayıf olduğumu anlarsa?”
Biz duyguyu zamana yayarız.
Tehdidi zihinsel olarak üretiriz.
Henüz olmamış olana karşı bedenimizi savaşa sokarız.
Literatürde buna “öngörüsel endişe” denir.
Yani ortada gerçek bir aslan yoktur.
Ama beden yine de koşuyormuş gibi yaşar.
Sorun stres değil.
Sürekli açık kalan alarmdır.
Ve modern insanın en büyük paradoksu şudur:
Zekâ sayesinde geleceği planlayabiliyoruz.
Ama aynı zekâ yüzünden hiç gelmemiş tehditler için bugünümüzü yakıyoruz.
Bu konuda çok soru alıyorum. Cevaplayayım.
1. E-devletten alt soy bilgisi alınır (ya da Nüfus Müdürlüğü'nden nüfus bilgisi istenir)
2. Osmanlı Arşivi'nden soyun bağlı olduğu yerin nüfus defterlerine bakılır. (burada aile lakabı olursa iş daha da kolaylaşır.)
3. (Aile araştırılacaksa) mahkeme kayıtlarından (şer'iyye sicilleri varsa) bağlı bulunan yerle ilgili kayıtlar taranır.
4. (eğer varsa ayrıntılı) Avarız/Cizye defterlerinden devam edilir.
5. 15.-16. yüzyıllarda tutulan tahrir defterlerinden köyle ilgili kayıtlara bakılır.
Ayrıca o bölgelere yapılan göçler de dikkatle incelenerek bölgede bulunabilecek potansiyel kavimler ele alınır.
NOT: Bu araştırma aylar sürer.
Kolombiya’da tasarlanan bir konut olan Casa Haras’ın merdiveninin, mekansal bir heykel olması üzerine. Betonun soğukluğu, rijitliği ve ağır kütleselliğine karşı, organik, ahşap bir merdivenle mekana anıtsallık katmak. Bir geçişten çok, konutun kalbi, yaşayan bir duyusal deneyim.
İletişim, iki zihin arasındaki köprüden ziyade, bazen birinin o köprüyü kasten yıkmasıyla sonuçlanan bir güç mücadelesidir.
“Beni anla” diye birinin yakasına yapışılmaz; çünkü bir insanın sizi anlaması için gerekli olan bilişsel kapasite, onun sizi anlamaya yönelik olan ahlaki motivasyonundan bağımsız değildir.
Eğer sizi anlamak karşındakinin çıkarına hizmet etmiyorsa, onu konfor alanından itecekse veya narsistik dengesini bozacaksa, dünyanın en güçlü hitabetine de sahip olsanız çarpacağınız tek şey bir “kapı duvar” olacaktır.
Karşı tarafın sergilediği bu aşırı sağırlık, çoğu zaman bir algı bozukluğu değil, bilinçli bir savunmadır.
Bilişsel Çelişki kuramından bakıldığında ; kişi kendi hatalı tutumuyla yüzleşmemek ve içsel konforunu bozmamak için gerçeği —yani sizin sesinizi— aktif olarak reddeder.
Sizi kendi ihtiyaçlarını tatmin eden bir araç olarak gördüğü müddetçe, sizin özgün acınızı duyması onun kurulu düzenini tehdit eder.
Bu nedenle, seni duymak istemeyen biri için en yüksek perdeden konuşmak bile sadece anlamsız bir gürültüdür.
🎈Bugün, çocuk ruh sağlığı ve psikanaliz dünyasının en şefkatli, en oyunbaz ve en derinlikli zihinlerinden biri olan D.W. Winnicott’ın doğum günü. Bize "mükemmel" olmanın değil, "yeterince iyi" olmanın yeterliliğini öğrettiği için ona ne kadar teşekkür etsek azdır.
Sizin veya bir yakınınızın hayatına dokunan, bir süredir çektiği hastalığı hünerli elleriyle tedavi eden, ismini unutmadığınız ve hep hayırla yad ettiğiniz bir doktorun adını yazar mısınız?
Sonunun seni üzeceğini bilsen bile yine de bu deneyimi yaşar mıydın?
Bazen yaşadığımız deneyim o kadar güzeldir ki canımız acımış olsa bile yine de “iyi ki bunu yaşadım” deriz.
Hayatta pek çok deneyim, bize acı verebilecek potansiyele sahip. Birine aşık olmak, çocuk sahibi olmak, yeni bir ülkeye taşınmak, bir hayvan sahiplenmek...
Bu deneyimlerin bazılarında daha en başından kabul ederiz aslında: Her şey yolunda gidecek olsa bile sonunda bizi üzecek bir durum yaşanacaktır. Mesela, evcil hayvanımız bizimle birlikte yaşlanacak ve yüksek ihtimalle bizden daha önce vefat edecektir. Çocuğumuzun bizi gereceği, üzeceği, inciteceği pek çok zaman olacaktır. Partnerimizle her şey çok yolunda gitse bile bir gün yollarımız ayrılabilir. Yeni bir ülkeye taşındığımızda sevdiğimiz insanlardan uzak kalmamız gerekir.
Tam da burada, Arrival filmindeki o can alıcı soru yankılanıyor zihnimde: Hayatımızın tüm hikayesini, başından sonuna kadar görebilseydik sonundaki o kaçınılmaz acıyı bilerek yine de aynı yoldan yürür müydük?
Bir deneyimin değerini, onun ne kadar sürdüğüyle ya da nasıl bittiğiyle ölçemiyoruz ki.. Aslolan, o deneyimin kalbimizde bıraktığı iz ve sonunda dönüştüğümüz versiyonumuz oluyor.
Sonunda yaşamak zorunda kalabileceğimiz acıya rağmen o deneyimi tercih edebilmek, yası da kaybı da daha anlamlı hale getiriyor.