Yazılımı bırakıp pizzacı açan genç neden meslek değiştirdiğini anlattı.
- “Kod yazıyordum ama ay sonunu hesaplamaktan başka bir şey düşünemez hale gelmiştim.”
- “Bilgisayar başında günde 12 saat geçirip hâlâ geçinememek moralimi bitirdi.”
- “Bir noktadan sonra deploy stresinden daha çok kira stresi yaşamaya başladım.”
- “Pizza yaparken fiziksel olarak yoruluyorum ama kafam ilk kez bu kadar sakin.”
- “Eskiden gece hata bildirimiyle uyanıyordum, şimdi hamur mayası kontrol ediyorum.”
- “Yazılımı sevmediğim için değil, artık o hayatın beni tükettiğini hissettiğim için bıraktım.”
- “Kurumsal toplantılarda konuşulan hiçbir şey gerçek hayatı karşılamıyordu.”
- “İnsanlar şaka sanıyor ama pizzacı açınca ilk kez kazandığım paranın karşılığını hissettim.”
- “Türkiye’de bazı mesleklerde sorun maaş değil sadece; sürekli tükenmiş hissetmek.”
Bazı insanlar yaşam tarzlarında doğru alışkanlıklara sahip olduğu için (örneğin ara sıra sakatat yemek, sarımsak, pul biber yemek, çok titiz olmamak, hiç ilaç kullanmamak) hastalanmadığını sanıyor, halbuki bunun bi siki doğru yapmakla alakası yok.
Sık hasta olan insanların vitamin kullanma, egzersiz yapma, hijyene dikkat etme alışkanlıkları zaten sık hasta oldukları için yerleşiyor. Hasta olmanın sebebi sağlığına dikkat etmek değil, sık hasta olduğun için sağlığına dikkat etmesi gereken bir insana dönüşüyorsun.
Mentionları açmaya cesaretiniz yok. Eh oda seçimleri yaklaşıyor o zaman tekno girişimcilerin size söyleyeceği bazı şeyler olacak. Rakam da veremiyorsunuz ben yardım edeyim:
"Yerli üretim koruması" diyorsunuz. Rakamlarla konuşalım.
2024'te sizin temsil ettiğiniz firmaların Çin'den ithalatı: 45 milyar dolar. Temu'nun Türkiye'deki toplam hacmi: 1.3 milyar dolar.
Siz 45 milyar dolarlık ithalatı yapıyorsunuz, sonra Temu'nun 1.3 milyar dolarina "yerli üretimi tehdit ediyor" diyorsunuz. Temu sizin ithalatınızın %3'ü bile değil. Tek farkı: Temu aracısız satıyordu, siz aracısınız. Simdi aracı olmadan ürün alamıyoruz, diyeceğim ürünleri ihtiyaca değil sürüm ve kara göre getirdiğiniz için ihtiyaç olabilecek şeylerin çoğunu alamayacağız bile.
"Büyük tehdit" dediğiniz YYP'den Türkiye'ye günlük 150.000 paket geliyordu. Yıllık 55 milyon paket. 85 milyon nüfusa bölün: Kişi başı yıllık 0.65 paket. Ortalama vatandaş yılda 1 paket bile almıyordu yurt dışından. Tüm bu düzenlemeler, vatandaşın yılda 1 kez bile yapmadığı alışveriş ama bir takım ithalatçıların tekelleşip karını maksimize etmesi için.
Alibaba'da 2 dolar telefon kılıfı, sizin "yerli markanızla" 500 TL. https://t.co/ZhYEm0dUWn'da 5 dolar ayakkabı, sizin "Türk markanizla" 2.500 TL. Ayni fabrika, ayni ürün, 20x fiyat farkı. Bu fark gümrük değil, vergi değil sizin tekel kariniz.
Muhafiyetler düşürülüp, gümrük kapandıktan sonra ne oldu? Hazır giyim ithalatı %18 artti. Üretim artmadı, kapasite %68'e düştü, 56.000 kişi issiz kaldı. Ayni ürünler geliyor sadece simdi sizin aracılığınızla, sizin fiyatınızla.
Katma değerden bahsediyorsunuz. Gerçek katma değer nedir biliyor musunuz?
Dream Games: 300 çalışanla 2 yılda 2.75 milyar dolar değer. Çalışan başı 9 milyon dolar.
Peak Games: 1.8 milyar dolarlık çıkış. Türkiye'ye net döviz girdisi.
Trendyol: 16.5 milyar dolar değerleme, 50.000 istihdam.
Sizin temsil ettiğiniz "yerli üreticiler"? Çin'den ithal et, etiket bas, 10x fiyatla sat. Çalışan başı değer: 50-100 bin dolar. 100 kat fark var. Teknoloji firmaları döviz kazandırıyor, siz döviz harcıyorsunuz. Onlar ihracat yapıyor, siz ithalat. Onlar değer üretiyor, siz rant.
Siz konteynerle Çin'den mal getirince "dış ticaret." Vatandaş kargoyla sipariş verince "vatan hainliği." Siz %1000 karla satınca "katma değer." Temu %50 karla satınca "haksız rekabet."
15 yıldır koruma üstüne koruma aldınız: 1.500 Euro, 150 Euro, 30 Euro, simdi sıfır. Her seferinde "yerli üretici, rekabet" dediniz. Sonuç: Hala net bir rakam ortaya koyamıyorsunuz, sadece fiyatları arttırıyorsunuz.
Türkiye'nin gerçek katma değer üreten teknoloji firmaları devlet desteği olmadan milyar dolarlık şirketler çıkarırken, sizin 100 yıllık ithalat/rant iş modeliniz sübvansiyonla, gümrük duvarıyla, korumacılıkla hala ayakta duramıyor.
"Yerli üretimi koruyoruz" demeyin, "ithalat tekelimizi koruyoruz" deyin. En azından dürüst olur.
Şekip Avdagiç’in anlamadığı ne?…
Gelin birlikte bakalım… @dirilispostasi
Bu ülkede yerli üretici bugüne kadar hangi maliyet avantajını tüketiciye yansıttı?
Yıllardır “yerli ve milli” denilerek korunan, kollanan, gümrük duvarlarıyla rakipsiz bırakılan pek çok sektörde sonuç ortada:
•Fiyatlar düştü mü? Hayır.
•Kalite arttı mı? K��smen.
•Erişilebilirlik yükseldi mi? Kesinlikle hayır.
Enflasyonla mücadele konuşulan bir dönemde, vatandaşın yurt dışından daha ucuz, daha ulaşılabilir ürünlere erişimini zorlaştırmak; kağıt üzerinde “üretimi koruma”, pratikte ise fiyatları yukarı itme riskidir.
Dezenflasyon dediğiniz şey, sadece Merkez Bankası faiz kararıyla olmaz.
Rekabetle olur.
Alternatifle olur.
Tüketicinin elindeki seçenekleri çoğaltmakla olur.
30 Euro limiti, dar gelirli için lüks değil; nefes borusuydu.
Elektronik aksesuar, küçük ev eşyası, çocuk ürünü, yedek parça…
Bugün Türkiye’de ya hiç bulunmuyor ya da aynı ürün 3-4 kat fiyatla satılıyor.
Şimdi bu kapıyı kapatıp şunu mu bekleyeceğiz?
“Yerli üretici maliyet avantajını tüketiciye yansıtsın.”
Keşke öyle olsa.
Ama Türkiye’nin yakın ekonomik hafızası bize şunu söylüyor:
Koruma arttıkça fiyat düşmedi, tam tersine arttı.
Sayın Avdagiç, AB örneğini veriyor.
Ama AB’de:
•Gelir seviyesi başka,
•Denetim mekanizması başka,
•Rekabet hukuku başka,
•Tüketici bilinci başka.
Türkiye’de ise sonuç genelde şudur:
Duvar yükselir, içeridekiler rahatlar, vatandaş pahalıya razı edilir.
Yerli üretimi desteklemek elbette gereklidir.
Ama bunun yolu vatandaşın alternatifini kısmak değildir.
Asıl yol:
•Yerli üreticide maliyetleri düşürmek,
•Enerji, vergi, finansman yükünü azaltmak,
•Gerçek rekabeti sağlamak,
•Fiyat denetimini ciddiyetle uygulamaktır.
Aksi halde bu karar, enflasyonla mücadeleye katkı değil;
sessiz bir zam mekanizmasına dönüşür.
Şunu açıkça söylemek gerekir:
Yerli üretici korunacak diye tüketici cezalandırılamaz.
Ekonomi, sadece üreticinin ayakta kalmasıyla değil;
vatandaşın erişebilir fiyatla yaşamasıyla dengede kalır.
Bugün asıl ihtiyacımız olan şey daha fazla duvar değil,
daha fazla rekabet, daha fazla şeffaflık, daha fazla fiyat disiplinidir.
Aksi halde iyi niyetle alınan bu tür kararlar, sokakta şu cümleye dönüşür:
“Yerli diye pahalı, pahalı diye mecbur.”
Otelciler yabancı otel satış sitesi yasaklatıyor, tüccarlar ithal mala gümrük getirtiyor, taksiciler yeni taksilere mani oluyor, eyt'liler eyt'yi getirtiyor. Orta gelirli beyaz yaka belki en kalabalık potansiyele sahip ama klan değil, birlik değil, örgütlü değil. Sadece mağdur.
20 yıl önce internetle ilgilenenler şöyleydi: "Herkes yaptığı işi gereksiz yere zor yapıyor. Çağ değişti. Herkes işini internetle ve bilgisayarla birleştirmeli. İnsanlara ulaşmalı ve gerçek işler yapmalı."
Teknolojiyle ilgilenen kişiler; eski usül işlerin gereksizliğini vurgular ve çoğu şeyi "gizli işsizlik" olarak görürdü.
Bugün önüme teknoloji sayfaları sürekli şöyle diyor: "Hey dostum, her ne yapıyorsan bırak. Yapay zeka içerikler üreten TikTok ve Instagram sayfaları yap. Güzel bir kız resmi üret, takipçi kas, sayfa sat. Kalan her şey gereksiz."
Tamam, gerçek işler azalıyor. Çoğu şey "gizli işsizlik". Ama bu mu yani çağ değişim. Daha tek bir alternatif seçecek duymadım. Herkes sonsuz TikTok videosu üretse bunun insanlığa ne faydası var? Tek bir gerçek iş yok mu? İnsanların gerçekten yararlı olarak yapabileceği bir şey kalmadı mı?
Kariyerimde bir şey hiç şaşmadı:
İnsanların düşük performansının asıl nedeni teknik bilgilerinden önce psikolojik sebeplerdi.
Sonra bu alanda hem kendimi hem de başkalarını gözlemleyip detaylı okumalar yaptıktan sonra şunu gördüm:
İnsanların korku ve hevesleri, birer otonom varlıklar gibi, bu insanların hayatlarını yönlendiriyorlar, insanların kaderi oluyorlar.
Daha cesur olmak isteyen birisini, aklı delicesine cezalandırıp onun şevkini kırıp insanların önünde konuşamaz hale getiriyor.
Bazılarında ise sessiz kalmanın daha iyi olacağı bir yer de her şeyini kaybettirircesine onu bağırtıyor, kızdırıyor, aklına geleni söylemesine neden olacak enerjiyi veriyor.
Bildiğini paylaşmak istese, aklı ona sen ne bilirsin ki ayarı çekip, cahili dinlemeye mecbur bırakıyor.
Soru sormak istese, aptal olma deyip onu susturup, günlerce nasıl çözeceğim ben bu sorunu diye acı çektiriyor.
Kişi doğrusunu biliyor, ama aklı öyle ona eziyet ediyor ki, yanında devamlı kötü konuşan bir arkadaş gibi onu geriye çekiyor.
Bir şey öğrenmek istese, aklına daha çok bilen insanları getirip, sen bunlar gibi mi olacaksın diyor, onu eleştiriyor, tüm öğrenme hevesinin içine edip, öğrenmekten alacağı zevk ve hevesin yerini kaygılar ile mücadele eden bir akla bırakıyor.
Peki çözüm?