1999 görüntüsünü düşün: Kütahya’da bir kahvehane, televizyonda Ecevit’in açıklaması, ardından uçakta Abdullah Öcalan görüntüsü…O anda yalnızca bir haber izlenmiyor.
Devlet, televizyon aracılığıyla olayın anlamını da dağıtıyor. Öcalan’ın yakalanması 16 Şubat 1999’da Ecevit tarafından kamuoyuna duyuruluyor. Sonraki yıllarda ana akım siyasal dilde “bebek katili” gibi ifadeler bir kişinin adının önüne geçen sabit bir temsil oluşturuyor.
Senin şimdi gördüğün tuhaflık, 26-27 yıl sonra aynı devlet alanında bambaşka bir söz dağarcığının mümkün hâle gelmesi. 2026 itibarıyla Meclis düzeyinde “Terörsüz Türkiye” süreci ve çerçeve yasa açıkça tartışılıyor. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, hazırlanması düşünülen düzenlemeyi feshedilmiş örgütün mensuplarıyla sınırlı, geçici ve genel af niteliği taşımayan bir çerçeve yasa olarak tarif ediyor; DEM Parti de yasanın çıkarılmasını açık biçimde talep ediyor. Yani “çerçeve yasa çıktı” demektense, şu anda çerçeve yasa siyasal ve yasama gündeminin konusu demek daha doğru.
Burada Foucault’ya çok uygun bir alan açılıyor. Olgu geçmişte kalıyor; onu konuşulabilir kılan söylem rejimi değişiyor. 1999’daki devlet söylemi “yakalandı, düşman, zafer” argümanı kuruyordu. Bugünkü süreç “silah bırakma, müzakere edilen geçiş, hukuki düzenleme” gibi başka bir sözcük dizgesi üretiyor. Aynı özel isim, iki ayrı tarihsel episteme içinde farklı anlam yükleri taşıyabiliyor.
Ve senin “çıkarlar değişiyor” dediğin yer bunun önemli bir parçası; biraz daha genişletirdim: devlet aklı, güvenlik paradigması, bölgesel jeopolitik, iktidar koalisyonları ve çözülmesi gereken siyasal problemin tanımı birlikte değiştiğinde, resmî dil de yeniden kuruluyor. Dün söylenmesi neredeyse meşruiyet dışı olan bir cümlenin bugün devlet kurumlarının konuşma alanına girebilmesi bunun sonucu. naçizane bence tabii
pazara kadar değil mezara kadar diyeceğiz, diyor.
25 senenin yirmi beşini de görenlerin çoğuyla Gezi’deydik..
25 senenin yarısını görenlerle aşırı mutsuzca fakirleştik..
25 senenin son on senesinde uyananlarla sustuk, pustuk bazen de mahalleyi terk ettik..
uyanırız gibi pazar sabahı
“O iyi insanlar, o güzel solucanlara* binip, çekip gittiler.
Demirin tuncuna,
insanın piçine kaldık.”
*metinlerarasılık.. dune evrenini ve yaşar kemal’i okuyunca anlaşılacak minvalinde 🫧
Terapist seçimi konusunda birkaç not
• Danışanlarıyla ilgili doğrudan ya da dolaylı paylaşımlar yapan terapistlere karşı dikkatli olun. İsim verilmemesi bunu masum hâle getirmez. Bir danışanın hikâyesini içerik hâline getiren kişi, çoğu zaman sizi de bir “anlatı malzemesi” olarak görüyordur.
• Kendi dışında hiçbir meslektaşını öneremeyen terapistlere temkinli yaklaşın. Her terapistin çalışma alanı, yeterliliği ve sınırları farklıdır. Gerektiğinde yönlendirme yapamayan biri, çoğu zaman kendi eksikleriyle de yeterince yüzleşmemiştir.
• Sosyal medyada sürekli kendisini, özel hayatını, ailesini ya da ilişkilerini sergileyen terapistlere karşı mesafeli olun. Mahremiyet duygusu yalnızca danışan için değil, terapist için de önemlidir. Kendi sınırlarını koruyamayan biri, sizin sınırlarınıza da gereken özeni göstermeyebilir.
• Seans sırasında sürekli kendi hayatından örnekler veren, kendi deneyimlerini merkeze koyan terapistlere dikkat edin. Terapist, daha zeki ya da daha üstün olduğu için değil; belirli etik, teknik ve profesyonel çerçeveleri koruyabildiği için o konumdadır. Seansın odağı terapistin hayatı değil, sizin süreciniz olmalıdır.
• Size net bir çerçeve sunmayan ya da sunduğu çerçeveye kendisi uymayan terapistlerden uzak durun. Seans saatleri, iletişim biçimi, sınırlar ve süreç konusunda tutarlılık önemlidir. Sürekli değişen kurallar, terapötik güveni zedeler.
• Sürekli soru soran ama gerçekten dinlemeyen, sizi anlamaktan çok kendi merakını gidermeye çalışan terapistlere dikkat edin. Terapinin amacı danışanı çözmek değil, anlamaktır. Eğer karşınızdaki kişinin odağı sürekli kendisiyse, orada size yeterince alan kalmaz.
• Sizi seans ortamı dışında özel buluşmalara davet eden ya da terapi ilişkisini sosyal bir ilişkiye dönüştürmeye çalışan terapistlerden uzak durun. Terapötik ilişki, sınırları net olduğu sürece güvenlidir.
• Gereksiz fiziksel temas kuran ya da buna alan açan terapistlere karşı dikkatli olun. Terapide fiziksel sınırlar oldukça önemlidir. Güvende hissetmediğiniz hiçbir davranışı normalleştirmeyin.
• Aynı aileden, yakın arkadaş çevresinden ya da birbiriyle doğrudan ilişkili kişileri aynı anda danışan olarak kabul eden terapistlere temkinli yaklaşın. Bu durum tarafsızlığı, güveni ve sürecin sağlığını zedeleyebilir.
• Terapistin sizi sürekli kendisine bağımlı hâle getirmeye çalıştığını hissediyorsanız dikkat edin. Sağlıklı terapi, danışanın zamanla kendi ayakları üzerinde durabilmesini hedefler; terapiste bağımlı kalmasını değil.
• Bir terapistle görüşürken en önemli ölçütlerden biri, onun yanında kendinizi ne kadar güvende, anlaşılmış ve yargılanmadan hissedebildiğinizdir. Bazen teknik bilgiden önce, ilişkinin güvenli olup olmadığı belirleyicidir.
Unutmayın: Terapi, bir insanın en kırılgan taraflarını emanet ettiği bir süreçtir. Bu yüzden terapist seçiminde yalnızca unvanlara değil; etik duruşa, sınır bilincine ve kurduğu ilişkiye de dikkat etmek gerekir.
Kelimeler ağızdan çıkar, anlam ise hafızadan.
Wittgenstein şunu soruyor:
“Bir insan bu kelimeyi hangi yaşam biçiminin içinden söylüyor?”
Foucault ise bir adım daha ileri gidiyor: “O yaşam biçimini mümkün kılan tarihsel koşullar neler?”
Artık mesele yalnızca birey değil:
Toplumdur.
Kurumlardır.
İktidardır.
Söylemdir..
Mesela “özgürlük” kelimesi.
Bir köle için başka, bir devrimci için başka, bir neoliberal için başka, bir mahkûm için başka, bir çocuk için başka, bir sürgün için başka şey ifade eder. Çünkü kelimenin anlamı sözlükte karşılığını bulamaz yaşanılan dünyanın içinde dolaşır. İnsan, kelimelerle konuşmaz. İnsan, hafızasının kelimeleriyle konuşur.
Wittgenstein, "Bir aslan konuşabilseydi onu anlayamazdık" der. İnsanlar için de durum benzerdir. Aynı dili konuşsak bile başkasının kelimelerle bağı bizden ayrıdır; çünkü kelimeleri doğuran, kişinin kendi yaşantısıdır. Geçmişimiz, travmalarımız ve arzularımız dili biçimlendirir. Bu yüzden "acı" ya da "sevgi" gibi kavramlar kimsede aynı karşılığı bulmaz. Dili anlamak, sözcükleri değil, o sözcükleri üreten yaşam biçimini anlamaktır.
Baştan çöp olacağı belli bir yasa tasarısı. Demirtaş olmadan DEM’in ve yasanızın kabul görmesi imkânsız. AİHM kararlarını on yıldır yok sayan bir mantıkla nasıl uzlaşacaksın? Uzlaşamazsın. Bu kurguya inanç duyan herkesin yıllar önce kelaynak kuşu gibi ortada kaldıklarını hatırlamasını isterim..
@BahadirYalcin Bahadır Abi | Ağabey | Ağbi; Bazı Beşiktaşlı ve ünlü yorumcular da şöyle diyor: "Salah, Trabzonspor'a hayırlı olsun. Beşiktaş'ı Allah kurtardı. Dediklerimin ne kadar isabetli olup olmadığını bir sene içinde görürsünüz!"
Görmeyeceğimizi düşünüyorum naçizane :)
İki yıl önce heyecanla beklediğim diziyi ancak dün izleyebildim.
Alfonso Cuarón’un Disclaimer’ı, ilk bakışta psikolojik bir gerilim gibi görünse de aslında hafızanın, anlatının ve hakikatin sınırlarını sorgulayan bir sinema denemesi. Cuarón’un filmografisine dönüp baktığımda Roma belleğin, Children of Men umudun, Gravity ise yalnızlığın sinemasını kuruyordu. Disclaimer ise çok daha rahatsız edici bir kapıyı aralıyor: İnsanlar çoğu zaman gerçeği aramaz; kendi ahlaki sezgilerini doğrulayacak en ikna edici hikâyeyi arar. Bu yüzden dizi, bir suç anlatısından çok, anlatının iktidarı, hafızanın kırılganlığı ve seyircinin yargılama refleksi üzerine kurulmuş güçlü bir düşünce egzersizi.
Bu tercih, anlatıyı bilinçli olarak belirsiz bir zeminde tutuyor. Bazı izleyiciler için karakterlerle duygusal bağ kurmayı güçleştirebilir. Bunun eksiklikten çok estetik bir tercih olduğunu düşünüyorum; yine de herkeste aynı etkiyi yaratmayabilir. Finalin sorduğu etik sorular ise uzun süre zihinde kalıyor. Buna karşılık bazı yan karakterler, dizinin kurduğu yoğun felsefi yapının gölgesinde daha sınırlı bir derinlik kazanabiliyor.
Spoiler vermeden söyleyebileceğim son şey şu:
Disclaimer, “Kim doğru söylüyor?” sorusundan çok daha zor bir soruyla ilgileniyor: Hatırladığımız şeyin gerçekten yaşanmış olduğundan neden bu kadar eminiz?
@hewruewr Önerileri eritince ekimde Alfonso Cuarón’un 7 bölümlük mini dizisi geliyor, ekleyebilirsiniz belki listeye. Renée Knight'ın aynı isimli romanından uyarlanan "Disclaimer".. Başrollerde Cate Blanchett ve Kevin Kline 🤤
Dört yıl önce motorla trafik kazası ve hastanede iki hafta kalınca mücbir sebeple çeken kanallarda mecbur televizyon izliyor insan. “Asla izlemem!” dediğin şeylerle sınanıyorsun şükrederek. O karanlık dönemde Masterchef’e tutunmuştum ben de.. Her akşam Masterchef izlediğini anlattığını okurken Deniz Göktaş “neyse ki 3 saat oyalanıyor” diye züğürt tesellisi saçmasapan :/
Deniz 1 aydır suçsuz yere yargılanmakta, bunu sık aralıklarla paylaşmam instagramda sorun yaratmış. Yaratsın, hiç sorun yok, kalan sağlarla devam! #DenizGöktaşSerbestBırakılsın
Deniz Göktaş'ın gösterisinden sonra acayip bir atmosfer oluşmuştu; önce gıyabında kahraman yaratıp tutuklatmışlardı. Sahiden tutuklandıktan sonra ise etini kemiğinden sıyırırcasına şahsında analiz fırtınasına başlamışlardı, her yerde hakkında yazılar, methiyeler, "şöyle dedi"li, "böyle demedi"li risaleler. Bu mesajından sonra kendisine saygım bir kez daha arttı. Ajitasyon ve etkileşim dehlizlerinde kaybolmadan, kimseye yakarmadan, kendini ve kendi nezdinde siyasal garabeti rasyonel ve nevi şahsına münhasır üslubuyla yorumlamış. Mesajındaki kritik kısım ise kuyu tipi cezaevleri; tüm cümleler sarkastik betimlemelerle doluyken o kısımda buz gibi bir gerçekliğin sadeliği var.
@idgoktas'a özgürlük ve #kuyutipihapishanelerkapatılsın
Karatepe Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndan selamlar.
Size bu satırları hemen yan hücremden gelen “Aşkın mapushanee, içindee ben mahkum” dizeleri eşliğinde yazıyorum.
Bir düzeltmeyle başlayayım; tanımadığım ve görüşmediğim bir avukat “Deniz bizi unutmayın dedi ” gibi bir bilgi yaymış. Ne böyle bir duygum var ne de öyle bir talebim oldu. Aksine sürekli beni paylaştığını öğrendiğim arkadaşlarıma şu mesajı yolladım: “Abartma be king, yaz böyle geçmez.” Hazır hayatımın ilk tekzibini yapıp kendimi bir şey sanmışken hız kesmeden ikinciyi de yapayım. Biraz gecikmeli olacak ama tutuklandığımı öğrenince söylediğim “neşemizi çalamazlar” mesajını tırnak içinde olduğunu vurgulayarak söylemiştim. Nöşömözü çolomozlor gibi. Ama adliyeden Twitter’a ulaşana kadar yolda ironik tırnaklar kaybolmuş. Bana bu haberler geç geldiği için özetle şöyle diyebilirim; romantik, arabesk ya da talepkar bir cümle duyarsanız bilin ki doğru değildir. Çünkü ruh halim — olumlu anlamda — üçünden de uzak.
Evet, Çorlu’da birinci ayımı doldurdum. Ankara, Çorum, Antalya ve İstanbul’dan sonra en çok vakit geçirdiğim şehir Tekirdağ oldu. Beş Şehir’i tamamladım. Gelirseniz gezdiremem ama şehrimizin en çok ziyaret edilen noktası olan cezaevine çoğu Tekirdağlıdan daha hakimim. En iyi köfteciyi herkes bilir.
Moralim yerinde, sağlığım iyi. Bir ay boyunca kötü hissettiğim tek bir an bile olmadı. Tabii ki cezaevi romantize edilebilecek bir yer değil. Bunu herkes bilir. Monopoly’de bile kodese girince sinir krizi geçiren arkadaşlarım oldu. Yine de adettendir, benden de duyun; cezaevine girmeyin mecbur kalmadıkça.
Aile, arkadaşlar, iletişim ve seyahat özgürlüğü, gözetlenmediğim bir oda, güneş, sahne, sokakta yürümek gibi mahrumiyetlerin yanında önemini burada anladığım şeyler de oluyor. Klavye ve bıyık makası benim için önemliymiş. Klavyeye hazırlıklıydım ama bıyık makası sürpriz oldu. Berber prosedürünü öğrenene kadar bıyıklar ağzımı kapattı. Kantin listesinde olmamasına rağmen şansımı deneyip “Bıyık makası?” diye dilekçe yazdım; cevap verilmeyen tek dilekçem oldu. Bir filmde dev makası olan bir adam gördüm. Çok özendim. Hayatımda ilk kez canım makas çekti. Neyse ki bıyığım Türkiye’de övgü alabileceği en kritik kişiden övgü aldı; ziyarete gelen Erkan Baş’tan.
Özetle cezaevine girmemeye çalışın ama işinizi olması gerektiği gibi yapmanın karşılığı buysa en huzurlu uykular burada uyunuyor. Sonraki gün yapacak işinizin ya da verilmiş sözünüzün olmaması da cabası.
Kaldığım cezaevi “Kuyu Tipi” olarak biliniyor. Bu konuda uzmanların, avukatların ve uzun süre tecrübe etmek zorunda kalmış insanların yazdıklarını okumanızı tavsiye ederim. Benim kısa süreli gözlemim; güneşsizlik, havasızlık ve sosyal izolasyonun kalıcı fizyolojik ve psikolojik zararlar vermesi kaçınılmaz. Sayımlar dışında insan sesi duymadan günleri, haftaları geçen mahkumlar var. Cezaevi deyince aklımızda canlanandan çok daha yalnızlaştıran bir sistem.
Ben belki kısa süreli olacağını umduğum için dışarıda da bazen yaptığım goblin moduna geçerek şimdilik uyum sağladım. Ama öğlen 7 metrelik duvarları olan avluda yüzüme gelsin diye güneşle köşe kapmaca oynamam gerekiyor. Yolu bir şekilde bu kuyuya düşen güvercin* ve dev çekirgeler duvarları aşamadıkları için benimle beraber kalıyorlar, haklarında CİMER şikayeti olmamasına rağmen. Yalnız hissettirmiyorlar. Gönderdiğiniz kitap kargoları ve şimdiden plastik komodinimin iki çekmecesini dolduran mektuplar hayatımdaki en kalabalık zamanımı yaşamamı sağladı hücrede. Hepsini okudum mektupların, kalışım uzarsa cevap da yazacağım. Yakın arkadaşlarımdan “Niye cevap yazmıyorsun şerefsiz, bu sefer turnede olmadığını hepimiz biliyoruz” tarzı mektuplar gelmeye başladı. WhatsApp’tan kurtuldum, bu sitemden kurtulamadım. Kitap hediyeleri ve mektuplarla memurlara ek mesai çıkardık. Size de, şikayet etmeden hızla yardımcı olan memurlara da teşekkürler.
Düzenli ziyarete gelen avukatlar da nefes oluyor. Cezaevinin yıldızları onlar. Ton balığını cezaevi kantinine ekleten avukatla tanıştım, çok heyecanlandım. Burada Oğuzhan Uğur’dan daha popüler. Dışarıya dair haberleri de onlardan alıyorum.
Okul arkadaşlarım başta olmak üzere dışarıda destek olan, dayanışma gösteren herkese de çok teşekkürler. Sabah 8 sayımlarında memurlar gelene kadar uyanık kalabilmek için “Bugün kim tutuklandı” temalı programlar izlemeye alışmışken, bir sabah ODTÜ Mezuniyet pankartlarıyla uyandım. Gözlerim doldu ilk kez. İyi ki varsınız. Athena Gökhan’ın törende benle ilgili yaşadığı kafa karşılığına çok güldüm. Sansürcü Punkçı da Türkiye’ye kısmetmiş.
Anarchy in THE UK
AcunMedya in Turkey
Böyle diyorum ama NATO ve Dünya Kupası bittiğinden beri Masterchef izliyorum. Açar açmaz orada da bir Karadenizli kazandı. Bütün ülkeyi kısık ateşte karadenize ettiler. (Deniz içerde şimdi ne şaka malzemesi biriktirmişsindir? Aynen kardeşim ful böyle notlar alıyorum, özür.) Burçin ve Tolğa favorim.
İlk hafta ülkeme dair moral tazelemek için Aktroll kanalları izledim; NATO Zirvesi Özel. Programlarda önce bana sövüp ahlak dersi veriyorlardı, sonra Donald Trump övüyorlardı, Türkiye için büyük şansmış varlığına duacılar. Ben de dersimi aldım.
“Değerleri aşağılayan komedyen” den, “Değerli dostum”a terfi etmek için eksiklerim:
- Epstein ile kanka olmak
- Gazze’yi Netanyahu ile birlikte tatil köyü yapma vaadi
Bir kelime şakası ve bir didaktik çıkış yaptığıma göre aylık güncellememi sonlandırabilirim. Hala kararlıyım, Moby Dick’i bitireceğim. Geçen öyle yazdım ama elime geçmedi henüz. Diğer kitaplar geldi, Moby Dick hala kontrolde. Cezaevi okuma komisyonu da bitiremiyor, bela bir kitap. Aslında cezaevi kütüphanesi çok iyi, Chomsky bile var. Belki o da Epstein kontenjanından girmiştir.
(*) 2 haftadır benimle yaşayan güvercin Leo ile tanıştığımız günün öyküsünü yazdım, Uğur Gürsoy Uykusuz Ağustos sayısında çizdi. Benim yerime de okuyun, buraya Uykusuz sokamıyormuşuz.
Söyleyeceklerim bu kadar, iyi günler.
Öz’ün ile yaptığın şey arasındaki tercümanlar azaldıkça daha az bozulursun*.
* Hangi hayat, senin isabet** duygunu en az zedeliyor?
Cevabı bilmiyorum ama cevabın içinde mutlaka şu üç şey olacakmış gibi hissediyorum: Merak.Derinlik.Aracısız temas. bunlar eksildiğinde yalnızca sıkılmıyorsun. Bozulmaya başlıyorsun.
** Daha isabetli kelime ne?