Kaygı bizi mutsuz ediyorsa, neden kaygılanmadan duramıyoruz?
Çünkü evrim mutlu olanları değil, hayatta kalanları seçti.
401 binden fazla kişinin verisi incelendi, sonuç: sürekli tetikte olan, endişeli ve riskten kaçınan insanlar daha uzun yaşama eğilimindeler.
Yirmi yıl önce Google Books da milyonlarca kitabı taramıştı, ama kitapları imha etmeden. Project Panama'yı asıl kırılma noktası haline getiren, dijitalleştirmenin kendisi değil, dijitalleştirmenin geri dönüşü olmayan bir imhayla birlikte gerçekleşmesi.
Satılan kitapların büyük bölümü yıllarca rafta bekleyen, ikinci el piyasasında pratik olarak değersiz, tozlu depo nüshaları. Fiziksel nüsha yok olsa da, metnin kendisi, en azından bir şirketin sunucularında dijital biçimde varlığını sürdürüyor. Hadise buradan okunabilir elbet. Ancak işin bir de etik, ticari ve telif boyutu yönü var.
Bir kitabın piyasada dolaşan son nüshalarından biri, belki de sonuncusu, taranıp imha edildiğinde, o metnin fiziksel varlığı insanlık tarihinden çıkıyor. Google Books tartışmalı da olsa nihayetinde kamuya açık bir arama motoru. Kullanıcı en azından bir sayfayı görebiliyordu. Project Panama'nın ürettiği dijital kopyalar ise hiçbir kamusal erişime açılmıyor, sadece bir dil modelinin tabiri caizse hammaddesi olarak yok oluyor. Salt bir veri katmanına katılıyor. Bir avuç AI şirketinin kapalı arşivinde birikiyor ve bir dil modelinin ticari çıktısına dönüşüyor.
Bu dönüşüm bilgiyi sanıldığı gibi demokratikleştirmiyor yani. Ortak mera nasıl özel mülkiyete dönüştürülüyorsa, burada da kamusal, yarı kamusal bir kültürel havuz, sahaflarda, kütüphanelerde dolaşan, teorik olarak herkesin erişebileceği kitaplar, tek bir özel arşive çekiliyor.
Bundan altı ay kadar önce kahve içmeye gittik ilk defa Vadistanbul tarafına. Hâlâ çok sayıda manda olduğunu gördüm. Bazılarının üstünde parlak montlar vardı hatta.
Well, I lived in Turkey for years and came away convinced that Turkish cuisine has an “imperial” character that feels richer and more abundant than Italian food – and 20th-century history explains a lot of why.
Turkey stayed neutral through most of World War II and never experienced the fighting, occupation, or rationing that devastated much of Europe. The silent generation there never internalized scarcity the way their Western European counterparts did.
My own elders (who lived through the war and post-war austerity) were strict about not wasting a crumb. By contrast, Turkish elders of the same age had a far more relaxed, generous relationship with food – one that Western Europeans only broadly regained two generations later.
This shows up at the table. Ottoman palace cuisine, with its vast spreads of mezes, grilled meats, pastries, and sweets, passed down into modern Turkish hospitality. A loaded table isn’t really gluttony or new-money insecurity, it’s in fact more like continuity with an unbroken tradition of abundance and sharing.
The all-inclusive hotel video doesn’t just reflect “still being at the safety stage of Maslow’s hierarchy.” Anatolia is an immense, fertile food basket with centuries of agricultural diversity. Western Europe, by contrast, became heavily import-dependent in the modern era, and many countries faced rationing and real hunger during and after the world wars.
Turkish abundance wasn’t interrupted the same way – the last widespread hardship in Anatolia was during the War of Independence more than a century ago. No living Turk has experienced a general famine.
Western frugality and individual plated meals were partly shaped by necessity and the memory of want, while Turkish food culture simply didn’t have to adapt to the same prolonged scarcity.
Amasya’da görev yaptığım süre boyunca çocukluğumdan beri merak ettiğim bu konuya çok kafa yormuştum. Gezmediğim antik kent, gitmediğim müze kalmadı diyebilirim. Hititler, Luviler ve Pontus Krallığı (Rum olan değil, Helenistik dönemdeki) üzerine var olan literatür üzerine çok çalıştım. Hatta mantığı anlamak için biraz Hititçe de çalışmıştım.
Neyse, şöyle ki Ankara, İzmir ve Anadolu’daki birçok şehrin adı Yunancadan değil esas olarak Luvice, Hattice veya Hititçeden geliyor. Bizim bildiğimiz dönüşüm özellikle İskender sonrası yaşanıyor. Misal eski Anadolu dillerinde Ankuwas / Ankuwa olan şehir Helenistik dönemde Ankyra diye anılmaya başlanmış sonra da Ankara olmuştur. Helenistik dönemden öncesini okursanız şayet Anadolu’nun Yunan göçlerinden önce de var olduğunu; Yunancayla yaratılmadığını, öncesinde de halklar olduğunu ve onların bu mirasının küçük de olsa hala nasıl bazı yerlerde yaşadığını siz de görebilirsiniz.
Herkesin Yunanca sandığı Efes, Milet, Perge, Tlos, Patara, Pinara gibi şehirlerin hepsinin adı ve ilk yerleşimcileri kaynaklı ve kanıtlı şekilde eski Hitit/Luvi/Lukka-Likya bağlantısı vardır. Mesela Avusturya Arkeoloji Enstitüsü, Efes bölgesinde MÖ ikinci bin yılda Hitit kaynaklarında muhtemelen Apaša diye geçen bir merkezden ve Yunan grupların bölgeye MÖ 1000 civarından itibaren geldiğinden söz ediyor.
Keza sonu -ssos / -ndos bitişli birçok ad ise “Yunanca değil, eski Anadolu dilleri mirası” diye kabul edilir. Misal Sagalassos. Sagalassos, Yunanca biçimiyle bize ulaşmış eski bir Anadolu adıdır. Kökü Luvi-Pisidyadır.
Bu durum Anadolu üzerindeki Helenistik mirası reddetmez. Elbette Helenizm de bu coğrafyanın güçlü katmanlarından biridir. Ama sadece bir katmandır. 19. yüzyıl ulusçuluk masallarını bırakalım da gelecek inşa etmeye bakalım derim. Zira tarihin bir bölümünü cımbızlayıp anlatı yaratmak pek sağlıklı değil. Mesela bu mantığa göre Helenistik dünyada Yunanca konuşan herkes “Yunan” ise Osmanlı döneminde Türkçe konuşan herkes Türktür diyebilir miyiz?
Son olarak Yunan aydınları da uzunca bir süre “Helen” adının paganizmi çağrıştırmasıyla, “Rum/Romios” adının ise Bizans ve kilise mirasıyla kurduğu ilişki arasında gidip gelmiştir. Bir kısmı Fransızlar gibi kendilerine Grek demeyi teklif etmişlerse de Helen ismini daha kapsayıcı bulmuşlar ve ülkelerine Ellada demişler sonunda. Bu isim konusunda 1700’lerin sonunda çok canlı bir kavga var. Fransızlar sağ olsunlar bizzat fiziki ve maddi destekleriyle bu anlatı inşasında büyük rol oynamışlar. 19. yüzyılın ortasında Bizans, Yunan aydınları tarafından yeniden keşfedilip ulusal tarihe eklemlenmiştir. Öncesinde Fransa’daki seküler rüzgarla hep lanetlenen bu miras birden hatırlanmıştır mesela.
Keza “Hangi Yunanca konuşulacak; Dimotiki mi Katharevousa mı?” kavgası ise 1970’lere kadar bitmemiştir. Özetle Yunan ulusunun inşa süreci sancılı geçtiği için bu anlatılara çok sıkı sarılmaları anlaşılır. 19. yüzyıl boyunca Avrupa’dan da destek gördüğü için bizim cenahta da bu anlatılar bir ölçüde karşılık bulmuştur. “Fransız, ansiklopedisine öyle yazmışsa doğrudur” diyen bir anlayış hep olmuş çünkü.
Oysa bizzat kendimiz Hititolojiye, ki burada kastım Hitit göçleri öncesi dönemi de kapsayan eski Anadolu tarihidir, hak ettiği değeri versek neler dökülecek ortaya.
Ein wirklich überaus interessanter Post,
der zeigt, wie tief kulturelle Werte selbst in scheinbar banalen Details wie der Farbe eines Teppichs verwurzelt sind.
Statt einfach des gängigen Brauchs des roten Teppichs zu folgen, entscheidet sich die Türkei bewusst für Türkis – aus Respekt vor der eigenen Flagge, aus der Wirkung der Farbe auf die Psyche, aus jahrhundertealter ästhetischer Tradition und aus der Verbindung zur eigenen Landschaft und Geschichte.
Ein schönes Beispiel dafür, wie kulturelle Unterschiede nicht nur zu tolerieren, sondern aktiv zu verstehen lohnt.
#redcarpet #türkis #turkuaz #turkuazhali
via @TurkishCentury
Microsoft, AB yönetmeliğine uyum kapsamında ilk kez ülke bazlı gelir ve vergi miktarını paylaştı.
Şirket, 2024-2025 mali yılında Türkiye'de 114 milyon 653 bin 446 dolar gelir elde etmiş ve 5 milyon 373 bin 586 dolar vergi ödemiş.
ℹ️ (PDF: https://t.co/7LRN6ndqr0)
Türkiye’yi işgal eden devletler, pikniğe geldikleri için 4 yıl kaldılar. Mesela Yunanlar çelik çomak oynarken 130 bin kayıp verdiler ve yenildikleri için tarihlerinin en büyük felaketi olarak adlandırdılar; 6 devlet adamını da kurşuna dizdiler. İşgalciler 4 yıl sonra, sıkıldıkları için Anadolu’dan ve İstanbul’dan ayrıldılar. Kurtuluş Savaşı değilmiş Milli Mücadeleymiş. Tarihte hiç bir ülke, kahramanlarına bu denli sırt çevirmemiştir. Kurtuluş Savaşı/ İstiklal Savaşı’nda şehit düşen kahramanların ahını almak kolay değil…
Avrupalı mantığı;
*Makedon İmp: Çok etnikli olsa da kurucuları ve iskeleti Yunandı o sebeple Yunanlıdır.
*Roma İmp: Çok etnikli olsa da kurucuları Latindir bu sebeple Latindir.
*Hun, Osmanlı, Selçuklu, Göktürk: kurucuları Türk ama çok etnikliydi onlara Türk denilemez😭😭😭
⚠️ Hüseyin Çelik’ten AKP’lileri kızdıracak ‘Abdülhamit’ sözleri:
• TRT’nin ‘Payitaht’ dizisi beni çok rahatsız etti.
• Devletin imkanlarıyla bir tarih dizisi hazırlıyorsunuz, bu ülkenin tarihiyle taban tabana zıt bir dizi. Elbette birilerini rahatsız eder.
• Hayatı boyunca neredeyse Cuma selamlığı dışında sarayın dışına çıkmamış Abdülhamid, elinde silahla düşman kovalıyor. İngiliz büyükelçisi tokatlıyor.
• Öyle bir Abdülhamit yok. Yaşamadı.
• Bizde ilahlaştırma diye bir hastalık var.
• Muhafazakar camia, Kemalizm karşısında bir Hamidizm çıkardı. Ben ikisine de karşıyım.
• Ben, Sultan Abdülhamit’in sansürcülüğünü, para gözlüğünü ortaya koyduğum zaman Kemalistler dört köşe oluyor.
• Sultan Abdülhamit, Türk eğitimini modernize etmeye çalışan adamdır. Batılı okulları kuran adamdır. Bunları görmemezlikten gelmek nankörlük olur.
• Ama bunlarla beraber, Abdülhamit istibdatçıdır, kendisi gibi düşünmeyen adamlara hayat hakkı tanımayan adamdır.
• Sultan Abdulhamit’in İslamcı bir politikası var. Bizim muhafazakarlar o yüzden seviyor. Ama onunki samimi bir müminin Müslüman kardeşliğini öne çıkarmak için yaptığı bir İslamcılık değil.
• Pragmatik bir İslamcılık.
• Sultan Abdülhamit rom içiyordu. Torunları söylüyor. Saraya alınan içeceklerin listeleri var.
• Sultan Abdülhamit’in babası Abdülmecit de alkolik derecesinde içiyordu.
• Sultan Reşat hatıralarında ‘Pederim bize haber gönderirdi; Şehzadelerim toplansın işret etsinler’ diyor. İşret etmek, kafayı çekmek demek.
• Bunlar halife diye hatasız, günahsız demememiz lazım.
• Muhafazakar camianın tarih anlayışı iki kişiden gelir; Necip Fazıl Kısakürek ve Kadir Mısıroğlu.
• Necip Fazıl tartışmasız çok iyi bir şairdir. Ama çok kötü bir siyaset ideoloğudur. Raporları okuduğunuz zaman saçınızı başınızı yolarsınız.
• Kadir Mısıroğlu da eften püften bir adam değildi ama o da gerçeği ortaya koymaktan ziyade inandığı ideoloji için belge arayan bir adamdı.
• İttihatçı düşmalığı da var bu camiada. İttihatçılar Abdulahamit’i devirdiği için…
• İttihatçıları Türk ordusunu Almanlara teslim etmekle suçluyoruz ya bu teslimi Abdülhamit yapıyor.
• Sultan Abdülhamit öyle 7 düvele karşı savaşan birisi değil. Bir tane savaş var; Tesselya Harbi. Yunanistan, Osmanlı için sabah kahvaltısı olmayacak bir yer.
• Ufacık yer için Abdülhamit’e övgüler, Gazi ünvanı vermeler falan.
• Girit, Kıbrıs, Rumeli, Kuzey Irak kaybedilmiştir.
• Sultan Abdülhamit zamanında kaybedilen topraklar, bugünkü Türkiye’nin iki katından fazladır.
• Ekonomi felakettir. Abisi moratoryum ilan etmişti. Moratoryum devletin iflas etmesi demek.
• 40 defa dış borç alınmıştır Osmanlı’da, 20’si Abdülhamit zamanında.
• İskilipli Atıf’ın Sultan Abdülhamit’e yazdıklarını taşa yazsa taş çatlar. Tüm ulema Abdülhamit’e karşıdır.
• Milli Mücadele’yi küçümsemek aklı başında bir insanın yapacağı şey değil. Mustafa Kemal de Milli Mücadele’nin komutanıdır.
Apple yıllardır Çin’de olmasına rağmen tek bir sızıntı olmamıştı. Ama sözde riskleri dağıtmak için bir kaç yıldır Hindistan’da operasyonlarını yürütüyordular.
Ne mi oldu? Hintliler IPhone 18’e ait tüm verileri sızdırmışlar. Ama öyle ufak bir sızıntı gibi düşünmeyin. Bildiğiniz her şeyi sızdırmışlar. Tata gruptan gerçekleşen sızıntıda, iPhone 18 Pro’nun 630 GB’lık çekirdek verisini (tedarikçi isimleri, taban fiyatlar, tam mühendislik çizimleri dahil) direkt dark web’e yüklemişler.
Eskiden en fazla Foxconn’da işçiler birkaç bulanık kasa fotoğrafı paylaşırdı. Hintliler resmen iPhone 18’in DNA’sını paylaşmışlar. Şaka gibi ama 200 bin dosya paylaşılmış.
Öyle büyük bir sızıntı ki bu bilgilerle Huawei’nin bile iPhone 18’i bir kaç güne piyasaya sürebileceği esprileri dahi yapılıyor.
Apple de-risk istiyordu fakat Hindistan riskin ta kendisini olmuş.
📢 Akrabalarını göreve getiren Şırnak Üniversitesi Rektörü Abdurrahim Alkış'tan skandal savunma:
⭕ “Akrabaya sahip çıkmak inancımın gereğidir.
⭕ Bu fitneciler, Cuma namazlarına gitmedikleri için her Cuma günü akrabaya yardım etmenin inancımız gereği olduğunu bilemezler.”
(Yeniçağ - Fatih Ergin)
#BugünÖğrendimKi Microsoft (kendi üretimi) "MS DOS" yerine rakip "DR DOS" üstüne yüklenemesin diye Windows 3.1'in beta sürümüne sahte bir hata mesajı yerleştirmiş. Dahası, Rekabet Kurulu fark edemesin diye bu kodu kriptolamış.
PC üreticileri beta testlerde MS DOS dışındaki sistemlerin çalışmadığını fark edince alternatif DOS'ları kullanMAma kararı almış.
Microsoft, Windows 3.1'i satışa sunarken bu sahte hatayı pasif hale getirmiş fakat kod hala yazılımda duruyormuş.
Konu mahkemelik olunca, Microsoft rakibine 280 milyon dolar vererek arayı bulmuş.
(Kaynak: https://t.co/hXtEJsvnLI)
South Cyprus has rejected a Turkish Cypriot family’s €41m claim over their own land - the ground beneath Paphos airport.
The Greek Cypriot court of appeal refused to accept they were expelled in 1974, called the seizure “lawful,” and ordered the family to pay its legal costs.
Meanwhile in the North, the Immovable Property Commission has paid Greek Cypriot claimants over €767 million for lost property - and is recognised by the European Court of Human Rights as an effective remedy. The South has no equivalent.
They reject our claims. We compensate theirs. That’s the Cyprus property double standard.