Mizahın tamamen yasaklanacağı ve kabul görmeyeceği günlere doğru koşar adım gidiyoruz.
Plastip şovlardan, Soyut Padişah gibi oyunlardan geldiğimiz noktaya bakın.
Deniz Göktaş gibi korkmayan ve olması gerektiği gibi mizah yapanın başına gelenleri görün.
Yarın arkadaşlarınızla kendi aranızda bir siyasetçiyle ilgili konuştuğunuz zaman bile sesiniz içinize kaçtığında, fısır fısır ve korkarak konuştuğunuzda hatırlarsınız.
#DenizGöktaşSerbestBırakılsın
Tarihini bilen, kendisine bırakılan emanete sahip çıkan, ülkesinin kurucusuna saygı ve minnet duyan, duymayanlara saygı duymayanların programı #nihatlamuhabbet@kafaradyo da başlıyor.
Dolmabahçe Sarayı önünden yayındayız.
Günaydın…
https://t.co/BObH6EmFYs
Digiturk 408
Bugün sabah Silivri'de Tayfun ile görüştük, karardan habersiz, umutla birbirimize sarıldık.
Şu an gerçekten çok üzgünüm.
Vera'yı okuldan alacağım ve ona ne diyeceğimi bilmiyorum...
Anayasa Mahkemesi kararı uygulanmadığında ne yapılır bilmiyorum.
Biz kimseye zarar vermedik, biz hayatımız boyunca kimseye kötülük etmedik, şimdi bize bunları neden yaşatıyorlar anlamıyorum.
Hayatım boyunca hayal dahi edemeyeceğim bir zulmün hedefi olmanın ağırlığını kelimeye dökemiyorum.
Umutlu olmak istiyorum, zorlanıyorum.
Göz göre göre, masum olduğumuz halde ailemize çile çektirilirken ne denir, ne yapılır cidden bilmiyorum.
Kimsenin buna engel olamamasının çaresizliğini tarif edemiyorum.
Perişan haldeyiz.
Bugün kadınları evlenmede, boşanmada, mülkiyette, mirasta ve mahkemede tanıklıkta erkeklerle eşitleyen, istedikleri mesleği seçme hakkı veren ve çocuk yaşta evliliği yasaklayan Medeni Kanun'un yürürlüğe girişinin 99. yıldönümü.
Uygarlık öncümüze şükranla.
Biz gerçekten koyun muyuz? Başımıza gelmeyen kalmadı, evlerimiz başımıza yıkıldı, nefesimiz kesildi, üstümüze basıldı… Yandık, kül olduk, boğuluyoruz. Hani “Kahrolsun istibdat, yaşasın hürriyet!”? 20. yüzyılda mı kaldı? Yetmedi mi çektiklerimiz? Durmak yok yola devam mı???
Bir kez daha yanılttınız Sn. Kılıçdaroğlu…
Arkadaşlarınız bir bir içeri alındı…
Kimi sabaha karşı götürüldü,
kimi doğum gününde
çocuğunun pastasını üfleyemeden…
Siz sustunuz...
Sadece sustunuz.
Oysa böyle durumlarda susmak bazen tarafsız olmak değil,
apaçık taraf olmaktır.
Sustunuz ama futbol, basketbol takımlarının zaferini, anneler-babalar gününü, karne alan öğrencileri kutlayan vb. tweetler attınız bunca hüznün, endişenin, yangının, acının içerisinde hiçbirini kaçırmadınız…
Yangın yerinde telaşa, endişeye düşmüşken insanlar; umursamadınız…
Bir damla su da benden olsun demediniz…
Futbol, basketbol takımlarına bile kutlama mesajınız vardı ama bir annenin hapishane parmaklıkları ardından
çocuğuna sarılamadığı ana dair
tek bir kelimeniz yoktu.
Çınar’ın doğum günü vardı o gün annesi hapise girerken
ve siz ucundan, kıyısından bile bir cümle yazmadınız…
Ne acı!
Bekledim… Bekledik…
Defalarca twitter hesabınıza baktım…
Belki bir cümle…
Belki bir “yanınızdayım”…
Belki bir ses…
Bu ara kutlamaları kaçırmazken bir “doğum günün kutlu olsun evladım” mesajı…
Yoktu…
Ama anlaşıldı...
O meşhur sakinliğiniz aslında
bir bilgelik değil boşlukmuş.
Bomboşlukmuş…
Sahi, mahkeme kararıyla yeniden genel başkanlığa dönebileceğinizi düşünüyor musunuz?
O koltuk, kimseye sığınak değil…
Ne genel başkanlığı?
Halk, susanları değil,
konuşanları ararken ne genel başkanlığı?
Söz vermiştiniz; yeni bir yol bulacağız demiştiniz…
O yol, hep döndü dolaştı aynı kapıya çıktı…
Aynı masaya, aynı insanlara,
aynı hamle hatalarına…
Sustunuz… Öylece sustunuz…
Bunca insanın hislerine, beklentilerine, umuduna, yeni bir heyecan, soluk arayışına sırtınızı döndünüz…
Size inanıp, güvenmişlerdi...
Omuzunda umut taşımaktan yorgun düşmüş olanları hayal kırıklığına uğrattınız…
En çok ihtiyaç olduğunda
yoktunuz.
Zor zamanlarda bir yudum cesaretin yerine, kişisel hesapların gölgesinde koca bir sessizlik sundunuz...
Bir umutla çıkılan yolun taşlarını
sizin sessizliğiniz döşedi.
O taşların üstünden yürüyenler şimdi
sesleri bastırıyor.
Ve siz hala susuyorsunuz…
Yokluğunuz, varlığınızdan daha çok ses getirdi…
Tweetlerinizin altındaki yorumları okuyorum…
Hemen hepsi aynı.
Herkes benzeri kırgınlığı bazen de öfkeyle dile getirmiş…
Size kırgın olmaya, öfkelenmeye bile değmez artık...
Kırgınlık da, öfke de bir bağdır çünkü...
Bunca yaşanana susanla ne bağ kurulabilir?
Geride kaldınız artık…
Çok geride…
Pişmanlık yolunda geride kalan kilometre taşları derin izlerle dolu…
O kilometre taşlarında Ekmeleddin yazıyor…
“Tıpış tıpış oy vereceksiniz” yazıyor…
“Anayasa’ya aykırı ama evet diyeceğiz” yazıyor…
Mühürsüz oylara sürdürülebilir, son aşamaya kadar itiraz etmemek yazıyor…
Siz bir susuşsunuz artık…
Ama kimse o suskunluğun içinde ardınızda yetim kalmadı…
Çıktı konuştu…
Öğrencilerin önüne kattığı; hiç alışık olunmayan aktivist, enerjik, genç, dinamik bir duruşla tanıştı…
Umutlarını bir kişiye değil,
bir ülkeye, bir hayale, adalete bağlamış olanların inancı sizden çok uzak düştü…
Siz susmuşken, durmuşken yürümeye devam ettiler… Ediyorlar…
Siz bir susuşsunuz artık…
Susuşunuzun ardında var olmaya çalışan cümleler, umutlar size rağmen yeşermeye devam ediyor…
Gelecek, sizin sessizliğinizin enkazı üzerinde değil; susmayanların sesiyle yükselecek.
Gelin hele gelin… Mutlak butlanla mı, neyle geliyorsanız gelin de halk da bir karşılığınız kalmış mı görelim…
GEZİ’de mesele nasıl sadece ağaçlar değildiyse, doğrudan Recep Tayyip Erdoğan’a karşı Türkiye çapında başlatılan bu ikinci büyük isyan dalgasında da mesele sadece Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptali veya 90 kişiyle birlikte göz altına alınması değildir.
Mesele sistem haline getirilmiş adaletsizliktir, hukukun araçsallaştırılması, biat etmeyene düşman hukuku uygulanması, kuralsızlık, yolsuzluk, kayırmacılık, nepotizm, zorbalık, keyfilik ve hesap vermezliktir.
Mesele öğrencisinden emeklisine, işçisinden memuruna halk açlık, yoksulluk, fakirlik, sağlıksız beslenme ve sağlıksız yaşam koşulları, işsizlik, çaresizlik ve kendisi ve ailesi için devasa bir gelecek kaygısı içinde perişan halde hayatta kalmaya çalışırken, iktidar mensuplarının ve yandaşlarının aşırı zenginleşmesi, çakarlı araçlar ve korumalarla, kaynağı belirsiz paralarla ultra lüks hayatlar yaşamalarıdır.
Mesele ehliyetsizlikten, liyakatsizlikten, denetimsizlikten Soma’da madende, Çorlu’da trende, Bozkurt’ta selde, Kartalkaya’da tatilde bir tek kişinin bile ölmemesi gereken yerlerde yüzlerce insanımızın ölmesidir.
Mesele durdurulamayan kadın cinayetleridir, iş kazalarında %90’dan fazlası önlenebilir sebeplerle meydana gelen ölümlerdir.
Mesele 6 Şubat depremlerinde, dışarı kaçabilmiş insanlar sokakta dehşet içinde kar, kış, yağmur, çamur altında, eksi derecelerde hayatta kalmaya çalışırken, 140 yıllık şanlı Kızılay’ın başkanının, depolarında bir alıcı çıkana kadar beklettiği çadırları satmasıdır, enkaz altında kurtarılmayı bekleyen insanlarımızın, başında Türk Silahlı Kuvvetleri’nin olduğu işe yaradığı tecrübeyle sabit afetlerle mücadele sistemimiz yok edildiği için pisi pisine ölmesidir.
Mesele dinciliktir, Allah ile aldatmak, Kuran ile aldatmak, yaşam tarzı dayatması, özgürlüklerin kısıtlanması, çocukların zorla imam hatiplere yollanması, Türkiye’nin Araplaştırılması, camiye de, kışlaya da, her yere de siyasetin sokulmasıdır.
Mesele emperyalizmin Türk’e en büyük tuzağı, Ilımlı İslam diye hayatımıza soktuğu ve iktidar güçlendikçe Radikal İslam’a dönüşen Siyasal (CIA’SAL) İslam’dır ve onun iktidardaki elemanlarıdır.
Mesele bölücülüktür, bebek katili terör örgütünü muhatap almak, pazarlık etmek, 50.000 kişinin katili, ağırlaştırılmış müebbet cezasını çeken Teröristbaşı’nı TBMM’nde konuşturmaya çalışmak, Anayasa’nın değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez ilk 4 maddesine saldırmak, Anayasa’dan Türk’ü çıkarmaya çalışmak, Türk milletini var eden 30 küsur etnisiteden sadece birinin dili olan Kürtçeyi resmi dil yapmaya çalışmak, hepimizi bu ülkenin eşit, özgür ve egemen sahibi kılan Türk milleti tanımını ırkçılaştırmaktır.
Mesele bedeli Atalarımızın kanlarıyla ödenmiş büyük Türk milletinin biricik vatanına milyonlarca ne idüğü belirsiz Suriyelinin, Arap’ın, Afgan’ın, Pakistanlının, Afrikalının, bilmem nerelinin ortak edilmesi, yüz binlercesine yasa dışı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmesidir.
Mesele Hudut Namustur diyerek binlerce şehit vermişken, kevgire döndürülen sınırlarımızdan önüne gelenin vatanımıza sokuşturulmasıdır, Ege’deki 20 Adamızın ve 2 Kayalığımızın Yunanistan’a terk edilmesi, diğer Yunan Adalarıyla birlikte bize karşı yasa dışı silahlandırılmasına göz yumulması ve egemenlik haklarımızdan tavizler verilmesidir.
Mesele madenlerimizin, ormanlarımızın, zeytinliklerimizin, SİT alanlarımızın, kıyılarımızın, doğal güzelliklerimizin ve her şeyimizin yağmalanmasıdır.
Mesele bütün sınav sorularının çalınması ve yandaşlara dağıtılmasıdır, Hakimlik Sınavında biri rekor kırarak iki kere birinci, bir kere sekizinci olan adayın her mülakatta ısrarla elenmesidir, mülakatı kaldıracağız sözü verdikleri halde asla yapmamalarıdır, Türk milletini cahil bırakmak için milli eğitimin sistematik olarak niteliksizleştirilmesidir.
Mesele Büyük Kurtarıcı ve Büyük Kurucu Atatürk’e düşmanlıktır, Cumhuriyet’e ve Cumhuriyet’in kazanımlarına düşmanlık, laikliğe düşmanlık, çağdaş dünyanın değerlerine düşmanlıktır.
Mesele hak temelli yaşam anlayışına karşıtlıktır, insan haklarına, kadın haklarına, çocuk haklarına, insanların farklı yaşam tarzlarına, hayvan haklarına, doğa koruma yasalarına, düşünce ve ifade özgürlüğüne karşıtlıktır.
Mesele iktidarın 23 yıllık çok ağır bilançosunun ve iktidarda kaldıkları her günün, Türk milletinin yaşam kalitesini daha fazla mahvetmesi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bekasını ve güvenliğini çok daha fazla tehdit etmesidir.
Mesele bu harika ve bereketli ülkede, muhteşem coğrafyada harika insanlarla birlikte hepimizin ortak geleceğidir. Hiçbir tek adamın hezeyanlarına ve sayesinde, oligarklaşanından kendi küçük çıkarlarının peşinde koşan vatan, millet sevgisinden yoksun yandaşlarına feda edilemez.
Bugüne kadar yazdığım hiçbir yazıyı okumamış olsanız, bu yazdığımı okumanızı ve elden ele iletmenizi dilerim, rica ederim:
Türkiye'de ve dünyanın farklı yerlerinde hukuk uygulaması konusunda yaklaşık 30 yıllık tecrübesi olan bir hukukçu, bir uluslararası avukat ve 20 senedir hukuk hocalığı yapan bir profesör olarak, bu X hesabımdan yaklaşık 270.000 takipçiyle 10 seneyi aşkın zamandır sohbet ediyorum, düşüncelerimi paylaşıyorum.
Gayet ağır memleket meselelerini de, kompleks hukuki analizleri de, gayet hafif şakaları ve gündelik konuları da burada tartışıyoruz, paylaşıyoruz. Bazı günler diğerlerinden çok daha karanlık, üzücü ve alarm verici oluyor. Ama ben doğru bildiğimi daima lafımı eğip bükmeden size getiriyorum, tartışıyoruz. Zira aksi halde ben ben değilim.
Bugün size üzerinde konuşmak istediğim bir fotoğrafı getirdim. TÜSİAD'ın iki lideri iki vatansever iyi insanın, iki arkadaşımın, 13 Şubat tarihindeki Genel Kurul'da memleket meseleleri üzerinde kamuya açıkladıkları kaygılar sebebiyle polis nezaretinde ifadeye götürülürkenki fotoğrafları.
Bu fotoğrafı size getirmeden evvel, bu fotoğrafın onlar açısından rencide edici bir yönü olup olmadığını iyi düşündüm. Arkadaşlarımın hakkına giriyor olmayayım diye. Bunu düşünürken ikna oldum ki, gelinen adaletsizlik, hukuksuzluk ve ifade özgürlüğünün özüne tecavüz noktasında, kolunda polisle ifadeye gidiyor olma fotoğrafı artık kimi hallerde bir onur nişanesine dönüşmüştür.
"Adam sen de demedim", "memleketimin konularını dert ettim ve sen memleketi bize bırak diyenlere pabuç bırakmadım" diyen herkesin, ülkemiz tam da bu insanların gayretleri ile daha aydınlık, şeffaf ve hukukun üstün olduğu günlere kavuşana kadar, böyle fotoğrafları ve daha kötüleri olacaktır.
O insanları doğru anmayı ve onore etmeyi bilenler, nezdinde itibar aranmaya değer insanlardır. Bu fotoğrafa o insanların gözleri baktığında, beyinleri gönül gözüyle görür. Selam olsun, helal olsun, demeyi bilirler. Bu gayretteki insanlara aptal gözüyle bakanlar, Silivri soğuktur şakalarıyla tabanları yağlayanlar, güce yaranıp eklemlenmek ve hoş görünmek için o insanlara kabahat bulanlar, bu fotoğraftan utanç duymayı bilmeyenler, aksine bu fotoğraftan lezzet alanlar, zaten itibar kelimesinin anlamını bile bilemezler. Onları insan yerine koyma mücadelesiyle zaman kaybetmeye değmez.
15 senedir TÜSİAD (@TUSIAD) üyesiyim. 21 Ocak 2010 tarihinde, TÜSİAD Genel Kurulu'nda Ümit Boyner (@umitnazliboyner) Yönetim Kurulu Başkanı seçilince, onun davetiyle, TÜSİAD üyesi oldum.
15 yıldır devam eden üyeliğimde, TÜSİAD Yönetim Kurulu'nda yer aldım, Yolsuzlukla Mücadele Görev Gücü Başkanı olarak ve Rekabet Hukuku Çalışma Grubu Başkanı olarak senelerce emek verdim.
Bu TÜSİAD Genel Kurulu'nda söylenenlerle ilgili hukuki analiz yapmak dahi abes.
Türkiye'nin eskisi yenisi yok. Anlamlı olan ayırım o değil. Iyi insan ve kötü insan var. Hukuku üstün tutan insan ve hukuku kendi amacına uyduran insan var. Bir tek vatanımız ve onun bir tek yolculuğu var. O yolculukta git gide sindirilen bir toplum var. Ses çıkartan her kişi başına sayısı çarpanlı bir biçimde artarak büyüyen kaygılı sevenleri var.
Sayın Recep Tayyip Erdoğan "siyaset yapmaya çok hevesliyseniz ya parti kurarsınız, ya da ağzınızdan çıkacak iki çift söze bakan muhalefet partilerinden birini seçersiniz" demiş. "Bu ülkede siyasetçiler içeri atılmıyor mu ki?" diye sormayanlar, "bir ülkenin gerçek sahipleri siyasetçiler mi toplum mu?" diye sormayanlar var. Politik ifade özgürlüğü çekirdeğinin dahi bugün Türkiye'de mevcut olmadığı fevkalade açıkken, hala "aslında sorun yok" rolü kesen korkaklar var.
Konuyu dolandırmanın alemi yok: Hukuksuzluk hüküm sürüyor. Hukuksuzluğa işaret edenler, ifade özgürlüğünü kullananlar, bizatihi kendisi hukuk garabeti olan mekanizmalarla gözaltına alınıyor. "Halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak için gerçek dışı beyan verme" kavramının ta kendisi halk arasında endişe, korku ve panik yaratıyor. Bu fotoğraf da bunun enstrümanlarından biridir.
Sorumsuzluk ülkesi olduk.
Kimse hiç bir şeyden sorumlu olmayınca her şeyin bu kadar kötü, baştan savma, yanlış olması normal değil mi zaten?
Kendi canınızı, ailenizin canını kendiniz koruyun, önleminizi alın. Yapması gerekenlerin umurunda değiliz çünkü…
#kartalkayayangın
Bu seçimin gizli kahramanları
Akp'nin İsrail ticaretini açığa çıkaran
@metcihan
Turgut Altınok tapularını açığa çıkaran
@muratagirel
Ülkenin adalet ve demokrasi için gerçekten böyle gerçek gazetecilere ihtiyacı var ikisinede teşekkür ediyorum.
Bu zaferin gerçek mimarı, Ekmeleddin İhsanoğlu'na bile oy veren, yıllardır seçim yenilgilerine karşın Cumhuriyet devrimleri için mücadelesinden vazgeçmeyen, 2023'teki hayalkırıklığına karşın küsmeyen, sandığa giden, laiklik için mücadelesini sürdüren milyonlarca insandır. Bu ülkenin sağlam temeli onlar. İyi ki varsınız.
“Bu insanlığa sığmaz, insanlık namına dur diyecek yok mu” ile “insanlığın soyu kurusun” arasında bir yerde sıkışıp kaldım… Emin olduğum tek şey var; çocukların masumiyeti bu dünyaya çok fazla. Başımıza taş yağsa, müstahakız. İkiyüzlü dünya!