Zamanın geçtiğini aslında hiçbir zaman doğrudan hissetmiyorsun
Saatin akrep ve yelkovanı hareket ediyor diye zamanın aktığını düşünüyoruz ama beyninin içinde zamanı ölçen küçük bir saat yok beynin daha garip bir şey yapıyor olaylar arasındaki değişimleri karşılaştırıyor ve sonra bütün bu değişimlerin üzerine bir zaman hikâyesi kuruyor bu yüzden aynı odada hiçbir şey yapmadan birkaç dakika geçirmekle hayatının en yoğun anlarından birinde birkaç saat geçirmek aynı uzunlukta hissettirmiyor
Çocukken yaz tatilleri bitmek bilmiyordu şimdi yıllar bazen birkaç ay gibi geçiyor çünkü çocuklukta karşılaştığın dünya çok daha yeniydi beynin sürekli yeni bilgiler kaydediyordu yetişkinlikte ise aynı yolları aynı odaları aynı insanları ve benzer günleri tekrar tekrar görmeye başladığında çok daha az yeni iz oluşuyor ve geriye dönüp baktığında aylar sanki birbirinin üzerine sıkışmış birkaç görüntüden ibaretmiş gibi geliyor
Burada tuhaf bir paradoks ortaya çıkıyor zamanı en çok yaşadığın anlarda değil sonradan hatırladığında yeniden ölçüyorsun çok yoğun bir günün içindeyken zamanın yavaşlamasını isteyebilirsin ama aylar sonra o günün hafızanda kapladığı yer çok daha büyük olabilir buna karşılık sıradan geçen bir yıl yaşarken farkına bile varmazsın fakat geriye dönüp baktığında koskoca yılın zihninde birkaç sahneye sıkıştığını görürsün
Yani hayatının hızlandığını düşündüğün dönemlerde belki hızlanan şey zaman değildir senin dünyayı kaydetme biçimindir ve bu daha garip bir ihtimali ortaya çıkarıyor çünkü bir günün ne kadar uzun yaşandığını saat değil hafızanda ne kadar yer kapladığı belirliyor olabilir
Belki de yaşlanmanın en tuhaf tarafı zamanın gerçekten hızlanması değil yeni şeylerin azalmasıdır çünkü bilinç aynı manzarayı bininci kez gördüğünde onu eskisi kadar ayrıntılı kaydetmez ve sen fark etmeden günler birbirine karışmaya başlar
Belki hayatımızın kısa olduğunu düşündüğümüz için değil yeterince yeni olmadığı için hayatın hızla geçtiğini hissediyoruz
Ve belki zamanı yavaşlatmanın tek yolu daha uzun yaşamak değil
daha önce hiç yaşamadığın bir şeyin içine girmektir
Termodinamiğin 2. yasası sevgiye uyarlandı: dışarıdan enerji vermezseniz her sistem gibi ilişkiler de çürür (entropi).
Matematiksel modellemeye göre 30 yıl mutlu olan evlilikler, eşlerin konfor alanlarının %16 üzerinde sürekli bir çaba harcıyor olmalı.
Odanın ortasına bir ekmek bırakırsınız, hava havadan farklı bir su aktivitesine ve kimyasal potansiyel farkına sahiptir. Ortam “farkları giderme” yapar. Ekmek kurur. Dondurma erir, ağaç yaprakları düşer, canlılar yaşlanır. Her şey “denge” durumuna ulaşmaya çalışır. Fizikte “denge” ölümdür.
Dün bir yazı yazdım, depresyonun limbik sistemin sürekli “farkları giderme” işlemi yapması olduğunu anlattım. Yapmak istediğiniz şeyler ile mevcut durumunuz arasındaki farkları daha yapmadan gideriyor. Kolunuzu kaldıracak bir enerjiniz dahi kalmıyor. Az risk ve mevcut enerjiyi korumak için “denge” durumu, bir ölüm simülasyonu. Fabrikalar, organizmalar ve şirketler de bazen bu duruma geçerler.
#ratiomundi
Kanatları kırık ve uçamadığı için sizinle olmak zorunda kalan biriyle, kanatları güçlü ve istediği yere uçabilecekken sizinle olmayı seçen birinin sevgisi farklıdır. Gerçek bir ilişkide olmanızın tek yolu birbirinizin kanatlarını güçlendirmektir.
Geçmişin bittiğini sanıyorsun. Ama kuantum fiziği aynı fikirde değil.
Delayed choice deneyi şunu söylüyor: bir fotonun ayna mı yoksa yarık mı kullanacağına karar veren ölçüm, o foton yola çıktıktan milyarlarca yıl sonra yapılabiliyor. Yani parçacığın geçmişte hangi yoldan geçtiğini, şu anki bakışın belirliyor.
Princetonda Wheelerın yaptığı deney tam olarak buydu. Kozmik gecikmiş seçim kuramı gösteriyor ki gözlem anı, geçmişe geriye dönük yazılıyor. Galaksilerden gelen tek bir ışık tanesini gözlemlediğin saniye, o fotonun milyarlarca yıllık yolculuğunu o an kuruyorsun.
Yani sen geçmişi hatırlayan bir gözlemci değilsin. Şu anki algınla evrenin milyarlarca yıllık tarihini geriye dönük olarak yeniden yazan mekanik bir kuantum silgisisin.
Psikolojinin sana satmaya çalıştığı doğrusal zaman, kütlesel bir anestezik örtü. Beynin geçmiş bitti gelecek gelecek diyecek ki şu ana kilitlenebilesin. Ama fizik, şu an ile geçmiş arasındaki nedenselliği tersine çalıştırıyor.
Bellek dediğin şey bir kayıt değil. Her hatırladığında yeniden inşa edilen, ölçüm anıyla geriye dönük kurulan bir kuantum olayı. Sen geçmişi hatırlamıyorsun, geçmişi o anda yazıyorsun. Beynin bunu kronoloji gibi ambalajlıyor ama içinde ne olduğunu sormuyor.
Quantum eraser varyasyonları bu iddiayı bir adım öteye taşıyor. Hangi yol bilgisini sildiğin anda, parçacık tekrar dalga fonksiyonuna dönüyor. Bilgi yoksa geçmiş yok. Gözlem varsa geçmiş var.
Senin zihnin de aynı mantıkla çalışıyor. Hatırladığını sandığın olay, şu anki duygusal durumuna göre yeniden kodlanan bir dalga deseni. Psikoloji buna yeniden konsolidasyon diyor. Fizik buna ölçüm diyor. Sonuç aynı: geçmiş sabit değil, şu anki gözlemle yazılıyor.
Bir an için dur. En son ne zaman gerçekten yeni bir şey hatırladın? Yoksa sadece şu anki halinin geçmişe dönük bir yorumu muydu?
Zaman dediğin şey çizgisel değil, katlanmış. Sen de o katlantının içinde, her bakışında evreni geriye dönük silen bir kuantum kalem.
Bir çaydanlıktaki suyu sıcak tutmak için elektrik düğmesini açık bırakır, her saniye “enerji” harcarsın. Böylece düşük bir entropi adacığı oluşturur, bu “sistem” yoluyla suyun soğumasına direnebilirsin.
Çayı fincana koyduğunda çayın moleküllerinin titreşimi giderek zayıflayarak sıcaklığını kaybetmeye başlar. Çay giderek soğumaktadır. Buna karşı bir enerji bulmak gerekir…
Aslında gerekmez. Çünkü çay soğuyana kadar çoktan içebiliriz. Dolayısıyla belirli bir zaman aralığında entropi artışını dert etmeyebiliyorsak o aralık da bir “sistem”dir. Yani “bilgi” ve “enerji” sistem kurduğu gibi “zaman” da “sistem”in varlık sebebidir. “Zaman”, tüm sistemlerin tek varlık sebebidir.
Mutluluk, bilincin evrendeki entropi artışını hissetmesine karşı kurduğu geçici bir sistemdir. Bu “sistem”in içinde bilinç ertelenir. Bu sistemden çıktığınızda “zaman”ın geçmiş olduğunu anlarsınız. Zaman evrenin farklı noktalarında farklı akar. Bu dünyadaki akışına göre evrilmiş bilincimizin yükünü kaldırabilmesi arada bir küçük zaman aralıklarında mutlu olmaktan geçer. Mutluluğun geçici olduğunu bilmek önemlidir. Mutluluğu mutluluk yapan tek şey bir “zaman” aralığı içinde yaşanmasıdır.
#ratiiomundi
Nietzsche bir konuda daha haklı çıktı:
Sosyal bağlar ruh sağlığı için önemli; ancak gerçek mutluluk ve gelişme söz konusu olduğunda, "kaderini sevmek" (amor fati*) yalnızlık ve aidiyetten daha güçlü bir belirleyici.
Öfke, bir kişinin size hak ettiğinizden daha az değer verdiğine dair işaretlerle tetiklenen ve daha iyi muamele görmenizi amaçlayan bir duygudur.
Öfkenin şiddeti de, karşı tarafın sizi ne ölçüde değersizleştirdiğiyle doğru orantılı artar.
depresyonu, sanki sana BORÇLUYMUŞ gibi yenmenin yolu
BU ADAM DEPRESYONU 50 DAKİKADA BEYNİN İÇİNDEN ANLATIYOR.
ben de SİZİN İÇİN TÜRKÇE ALT YAZI EKLEDİM!
beynin içinde ne oluyor, neden aynı düşüncelere saplanıyorsun, neden enerjin düşüyor, neden hiçbir şey yapmak istemiyorsun… hepsini tek tek parçalıyor.
> depresyon anında beyin ne yapıyor?
> kötü anılar neden daha çok akla geliyor?
> erteleme döngüsü nasıl kırılır?
> serotonin, uyku ve egzersiz neden bu kadar önemli?
> hedef koymak neden kafayı toparlıyor?
> sosyal bağlar ve nefes çalışması beyni nasıl etkiliyor?
bu video "kalk spor yap geçer" videosu değil.
beynin neden aşağı spiral yaptığını ve tekrar yukarı çevirmek için neleri değiştirmen gerektiğini anlatıyor.
KAYDET VE İZLE.
özellikle kendini uzun süredir yorgun, isteksiz, dağınık veya hiçbir şeyden keyif alamıyor gibi hissediyorsan bu 50 dakikalık video sana çoğu kısa motivasyon videosundan daha iyi gelecek.
kaynak: newel of knowledge / youtube
psikolojide buna self-efficacy deniyor: insanın "ben bunu yapabilirim" algısı. albert bandura’nın yıllardır anlatılan teorisinde en kritik nokta şu: insan yeteneği olduğu için başlamıyor sadece; başlayınca karşısına çıkacak şeyleri yönetebileceğine inandığı için başlıyor. yani olay boş özgüven değil. beyin, hedefi ulaşılabilir gördüğü anda davranış değişiyor. daha çok deniyor, daha uzun dayanıyor, daha az kaçıyor.
bu yüzden bazı insanlarda dışarıdan bakınca saçma bir rahatlık görürsün. daha ortada sonuç yoktur ama adamın içinde sonuçtan önce gelen bir sahiplenme vardır. "olursa iyi olur" demez. "ben bunu hayatıma alacağım" der. aradaki fark küçük gibi görünür ama bütün oyun orada döner.
çünkü insan kendi ihtimalini ciddiye almaya başladığı gün, dünya bir anda değişmez.
ama davranışları değişir.
daha net konuşur. daha hızlı karar verir. daha az izin bekler. daha az açıklama yapar. daha fazla dener. fırsat görünce "biri daha uygun olabilir" diye geri çekilmez. kendi adını masaya koyar.
bir noktadan sonra başarı dediğin şey de biraz budur:
hayatın sana sıra vermesini beklemeyi bırakıp, sıranın zaten senden alınamayacağını anlamak.
bu çok önemli... %100 haklıyım dediğiniz olaylarda bile "mağdur"u oynarsan hayat seni ödüllendirmiyor. arkadaş da bunu anlatmış. söylediklerini anlatayım.
evren, %100 haklı olsanız bile kurbanları ödüllendirmez.
bunun önemli olmasının nedeni şudur:
diyelim ki kazık yediniz, haksızlığa uğradınız. üzülmek en doğalı, öfkeli olmalısın hatta:D
ancak acı gerçek şu ki, evrenin umurunda değil; çünkü adaletle değil, bir tık senin frekansınla çalışır.
hemen frekans falan diyince "başladık yine..." demene gerek yok.
yani, haklı olsan bile kurban modunda kaldığınızda, sadece "hayat benim başıma geliyor" frekansını yayınlamış olursunuz. ve sonra evren bunu doğrulamak için daha fazla deneyimle karşılık verir: daha fazla haksızlık, güçsüz olduğunuza dair daha fazla kanıt. bunu hak ettiğin için değil, gönderdiğin sinyal bu olduğu için.
bu yüzden bazı insanlar haksızlığa uğrar ve yükselir, bazıları ise haksızlığa uğrar ve dibe çöker.
aynı adaletsizlik, ama farklı frekans veya tepki.
özetin özeti:
"bu neden başıma geldi" değil de "bundan nasıl yararlanırım" moduna girmelisin hep. (acını, hüznünü yeterli derecede yaşadıktan sonra tabii ki)
Harika. İnsanlar çoğunlukla geçmişte ya da gelecekte yaşıyor. Vaktinin çoğunu "şimdi" içerisinde geçirmiyor.
Geçmiş yani anılar; limbik sistemin simülasyonu
Gelecek; prefrontal korteksin simülasyonu
Yani herkes kendi beyni içinde bir Cypher. Zion yerine Matrix'i tercih ediyor. Kendi beynimizde bile gerçekte değil simulasyonda yaşamayı tercih ediyoruz.