Allah’ım, ne kadar zor… Çocukluğunu bildiğim, yıllar sonra avukatlığını da yaptığım Dr. Öğr. Üyesi Ayça Kübra Hızarcı’yı kaybettik. Onun için “vefat etti” demek bile içimi acıtıyor.
Ayça, yaşadığı sağlık sorunlarına rağmen çalışmaktan vazgeçmedi. Dokuz Eylül Üniversitesi’nde akademik hayatını sürdürdü; araştırmaları uluslararası dergilerde yayımlandı. Verdiği mücadeleyi bildikçe ona duyduğum hayranlık da, bugün hissettiğim acı da büyüyor.
Seyfullah Hocam, kızınızın sağlığı için nasıl çabaladığınızı biliyorum. Türkiye’de, Amerika’da bir çare bulabilmek için çalmadığınız kapı kalmadı. Elinizden gelen her şeyi yaptınız. Şimdi size “başınız sağ olsun” demek bile yetersiz geliyor.
Ayça’nın acısı dindi; bize ise tarifsiz bir özlem kaldı. Rabbim güzel meleğimize rahmet eylesin, cennetin en güzel köşesini ona mekân kılsın. Ailesine ve bütün sevenlerine sabır versin. Başımız sağ olsun.
Yeşim Hanım Eğitimin evde başladığına ve ailenin çocuğunu takip etmesi gerektiğine zaten katılıyorum. Siz de “Okula yolladı, öğrenim ve eğitimim devam etti” diyerek vurguladığım noktayı ifade etmişsiniz. İtirazım, okulun görevinin yalnızca ders öğretmekle sınırlandırılmasına. Her çocuk sizin gibi ailesinden gerekli eğitimi ve desteği alarak okula gelemiyor. Tam da bu nedenle okulun rehberlik ve eğitim işlevi önemli. Ailenin sorumluluğunu yerine getirmediği yerde çocuğu o eksikliğe mahkûm edemeyiz. Bu, bütün yükü öğretmene bırakmak değil; aile, okul ve devletin sorumluluğunu birlikte ele almaktır.
Bir noktada size katılmıyorum: Ailenin sorumluluğu elbette tartışılmaz. Ancak okul yalnızca ders öğretilen bir yer değildir; ailede başlayan eğitimin devam ettiği, çocuğun sorumluluk, saygı ve birlikte yaşama bilinci kazandığı bir kurumdur. Kısacası okul, eğitim ve öğretim yeridir. Peki bugünkü sistem bu iki işlevi ne ölçüde yerine getirebiliyor? Çocukların gelişimini yeterince destekleyebiliyor, öğrenme isteklerini canlı tutabiliyor muyuz? Bütün yükü öğretmene bırakmak da sorumluluğu yalnızca aileye yüklemek de çözüm değil. Ailenin, okulun ve eğitim sistemini yönetenlerin sorumluluklarını birlikte konuşmalıyız.
Evet katılıyorum...Tümevarımsal yöntem ve işbirliği en azından kısmen suçu önler. Okullardaki rehberlik servisine de çok iş düşüyor. Ama bu birim nedense çocuk disiplin cezası alacağı zaman devreye giriyor. Hatırlıyorum çocuğum kolejde okurken öğretmenler çocukları rehberliğe göndermekle tehdit ederlerdi.
@Hatice9999991@nowhaber Evet, güvenlik sağlanamıyorsa eğitim online olsun dedim. Çocuklarımızı can güvenliği sağlanmadan okula göndermeyi kabullenemiyorum. Kalıcı çözümü üretmek yetkililerin görevi. “Amaçları insanları eve kapatmak” demek, bugün çocukların nasıl korunacağı sorusuna cevap vermiyor.
Okulların güvenliği sağlanamıyorsa eğitim online olsun, örgün eğitime son verilsin… Bir anne ve bir avukat olarak bunu söylemek zorunda hissetmek bile yeterince acı! Çocuğumuzu okula gönderirken aklımızda “Bugün ne öğrenecek?” sorusu olmalı; “Eve sağ dönecek mi?” korkusu değil.
Okulda ve okul çevresinde yaşanan şiddeti yalnızca saldırganın yakalanmasıyla kapanacak bir mesele olarak göremeyiz. Suçu işleyen elbette hukuk önünde hesap vermeli. Ancak asıl sorumluluk, şiddeti ortaya çıkmadan önlemek, çocukları korumak ve tehlike işaretlerini zamanında görebilmektir. Her olaydan sonra üzüntü açıklamak, güvenliği sağlamakla yükümlü olanların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bir çocuk silaha nasıl ulaşabiliyor? Şiddeti neden bir çözüm olarak görüyor? Tehditler, zorbalık ve yardım çağrıları zamanında fark ediliyor mu? Okullarda rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri yeterli mi? Çocukların ruhsal ve sosyal gelişimini geri plana itip başarıyı yalnızca sınav puanlarıyla ölçen bir eğitim anlayışını da sorgulamak zorundayız.
Anne ve babaların sorumluluğunu da konuşmalıyız. Ebeveynlik, çocuğu dünyaya getirmek, karnını doyurmak ve eline telefon vermekle tamamlanmaz. Çocuğa sınır koymak, öfkeyle baş etmeyi, başkasının hakkına saygıyı ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeyi öğretmek gerekir. Anne babanın eğitimi derken diploma sayısını kastetmiyorum; şiddetsiz iletişimi, çocuğunu dinlemeyi ve gerektiğinde yardım istemeyi kastediyorum. Evde hakareti, tehdidi ve şiddeti normalleştirip çocuktan kendiliğinden saygılı davranmasını bekleyemeyiz.
Bir avukat olarak şunu vurguluyorum: Cezasızlık algısını besleyen her uygulama hukuk düzenine duyulan güveni zedeler. Bununla birlikte çözüm yalnızca cezaları artırmak da değildir. Etkili soruşturma, adil ve makul sürede yargılama, hukuka uygun yaptırım ve infaz kadar; silaha erişimin önlenmesi, okul güvenliği, erken müdahale ve ailelerin desteklenmesi de gerekir. Suça sürüklenen çocuğun haklarını korumakla mağdurun hakkını savunmak birbirinin alternatifi değildir. Hukuk her ikisini de sağlamak zorundadır.
Çocuklarımızın yaşam hakkı, beden ve ruh bütünlüğü, güven içinde eğitim görme hakkı hiçbir ihmale feda edilemez. Eğitim politikalarının merkezinde yalnızca müfredat ve sınavlar değil, çocuğun yaşamı olmalıdır.
Çocuklarımızı korumak bir temenni değil; ailenin, okulun ve devletin somut sorumluluğudur. Bu sorumluluğun yerine getirilmesini istiyoruz. Yeni bir saldırıdan sonra değil, bugün!
Okulların güvenliği sağlanamıyorsa eğitim online olsun, örgün eğitime son verilsin… Bir anne ve bir avukat olarak bunu söylemek zorunda hissetmek bile yeterince acı! Çocuğumuzu okula gönderirken aklımızda “Bugün ne öğrenecek?” sorusu olmalı; “Eve sağ dönecek mi?” korkusu değil.
Okulda ve okul çevresinde yaşanan şiddeti yalnızca saldırganın yakalanmasıyla kapanacak bir mesele olarak göremeyiz. Suçu işleyen elbette hukuk önünde hesap vermeli. Ancak asıl sorumluluk, şiddeti ortaya çıkmadan önlemek, çocukları korumak ve tehlike işaretlerini zamanında görebilmektir. Her olaydan sonra üzüntü açıklamak, güvenliği sağlamakla yükümlü olanların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bir çocuk silaha nasıl ulaşabiliyor? Şiddeti neden bir çözüm olarak görüyor? Tehditler, zorbalık ve yardım çağrıları zamanında fark ediliyor mu? Okullarda rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri yeterli mi? Çocukların ruhsal ve sosyal gelişimini geri plana itip başarıyı yalnızca sınav puanlarıyla ölçen bir eğitim anlayışını da sorgulamak zorundayız.
Anne ve babaların sorumluluğunu da konuşmalıyız. Ebeveynlik, çocuğu dünyaya getirmek, karnını doyurmak ve eline telefon vermekle tamamlanmaz. Çocuğa sınır koymak, öfkeyle baş etmeyi, başkasının hakkına saygıyı ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeyi öğretmek gerekir. Anne babanın eğitimi derken diploma sayısını kastetmiyorum; şiddetsiz iletişimi, çocuğunu dinlemeyi ve gerektiğinde yardım istemeyi kastediyorum. Evde hakareti, tehdidi ve şiddeti normalleştirip çocuktan kendiliğinden saygılı davranmasını bekleyemeyiz.
Bir avukat olarak şunu vurguluyorum: Cezasızlık algısını besleyen her uygulama hukuk düzenine duyulan güveni zedeler. Bununla birlikte çözüm yalnızca cezaları artırmak da değildir. Etkili soruşturma, adil ve makul sürede yargılama, hukuka uygun yaptırım ve infaz kadar; silaha erişimin önlenmesi, okul güvenliği, erken müdahale ve ailelerin desteklenmesi de gerekir. Suça sürüklenen çocuğun haklarını korumakla mağdurun hakkını savunmak birbirinin alternatifi değildir. Hukuk her ikisini de sağlamak zorundadır.
Çocuklarımızın yaşam hakkı, beden ve ruh bütünlüğü, güven içinde eğitim görme hakkı hiçbir ihmale feda edilemez. Eğitim politikalarının merkezinde yalnızca müfredat ve sınavlar değil, çocuğun yaşamı olmalıdır.
Çocuklarımızı korumak bir temenni değil; ailenin, okulun ve devletin somut sorumluluğudur. Bu sorumluluğun yerine getirilmesini istiyoruz. Yeni bir saldırıdan sonra değil, bugün!
Okulların güvenliği sağlanamıyorsa eğitim online olsun, örgün eğitime son verilsin… Bir anne ve bir avukat olarak bunu söylemek zorunda hissetmek bile yeterince acı! Çocuğumuzu okula gönderirken aklımızda “Bugün ne öğrenecek?” sorusu olmalı; “Eve sağ dönecek mi?” korkusu değil.
Okulda ve okul çevresinde yaşanan şiddeti yalnızca saldırganın yakalanmasıyla kapanacak bir mesele olarak göremeyiz. Suçu işleyen elbette hukuk önünde hesap vermeli. Ancak asıl sorumluluk, şiddeti ortaya çıkmadan önlemek, çocukları korumak ve tehlike işaretlerini zamanında görebilmektir. Her olaydan sonra üzüntü açıklamak, güvenliği sağlamakla yükümlü olanların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bir çocuk silaha nasıl ulaşabiliyor? Şiddeti neden bir çözüm olarak görüyor? Tehditler, zorbalık ve yardım çağrıları zamanında fark ediliyor mu? Okullarda rehberlik ve psikolojik danışmanlık hizmetleri yeterli mi? Çocukların ruhsal ve sosyal gelişimini geri plana itip başarıyı yalnızca sınav puanlarıyla ölçen bir eğitim anlayışını da sorgulamak zorundayız.
Anne ve babaların sorumluluğunu da konuşmalıyız. Ebeveynlik, çocuğu dünyaya getirmek, karnını doyurmak ve eline telefon vermekle tamamlanmaz. Çocuğa sınır koymak, öfkeyle baş etmeyi, başkasının hakkına saygıyı ve davranışlarının sorumluluğunu üstlenmeyi öğretmek gerekir. Anne babanın eğitimi derken diploma sayısını kastetmiyorum; şiddetsiz iletişimi, çocuğunu dinlemeyi ve gerektiğinde yardım istemeyi kastediyorum. Evde hakareti, tehdidi ve şiddeti normalleştirip çocuktan kendiliğinden saygılı davranmasını bekleyemeyiz.
Bir avukat olarak şunu vurguluyorum: Cezasızlık algısını besleyen her uygulama hukuk düzenine duyulan güveni zedeler. Bununla birlikte çözüm yalnızca cezaları artırmak da değildir. Etkili soruşturma, adil ve makul sürede yargılama, hukuka uygun yaptırım ve infaz kadar; silaha erişimin önlenmesi, okul güvenliği, erken müdahale ve ailelerin desteklenmesi de gerekir. Suça sürüklenen çocuğun haklarını korumakla mağdurun hakkını savunmak birbirinin alternatifi değildir. Hukuk her ikisini de sağlamak zorundadır.
Çocuklarımızın yaşam hakkı, beden ve ruh bütünlüğü, güven içinde eğitim görme hakkı hiçbir ihmale feda edilemez. Eğitim politikalarının merkezinde yalnızca müfredat ve sınavlar değil, çocuğun yaşamı olmalıdır.
Çocuklarımızı korumak bir temenni değil; ailenin, okulun ve devletin somut sorumluluğudur. Bu sorumluluğun yerine getirilmesini istiyoruz. Yeni bir saldırıdan sonra değil, bugün!