Ne dersiniz?
Ayna tuttuğu yüzler kızarır mı?👇
"Solcu ve deistim ama size dininizin şerefini hatırlatmak zorunda ben kalıyorum.
Bir adamın (@alparslankuytul) haksızlığa uğradığını görmek için onunla aynı seccadeye baş koymanız gerekmiyor.
Ben belki inanmıyorum ama sizin de Allah'tan korkmadığınızı çok iyi görüyorum. Benim inançsızlığım sizin o iki yüzlü sahte dindarlığınızdan daha namuslu çıktı.
Adam sizin gibi ihale kovalamıyor, güce tapmıyor, çakarlı araçlarla gezmiyor, kula kulluk etmiyor...
Sizin gibi modern putperestlere dönüşmediği için çıldırıyorsunuz.
Onun o satılmayan omurgası var ya...sizin ne kadar omurgasız olduğunu gösteriyor.
Mutluyum! Ben olmasam da mücadele eden, teslim olmayan, her yerde tevhidi anlatan talebelerim olduğu için...
FurkanHareketi TekYürek
ÖzgürlükIçin Meydandayız
HocamıSerbest Bırakın
İki cesur yürek
İki ayrı şehir…
Haklarında kesinleşmiş bir mahkumiyet bulunmamasına rağmen cezaevinde ağır şartlar altında tutuluyorlar!
#AnkaraEmniyeti
BasınAçıklamasına Müdahale
Cezaevinde İşkence
HocamızıSerbest Bırakın
Seven biri sizinle ilgili her detayı sever. Gülüşünüzü, sakarlıklarınızı, yemek yeme şeklinizi…. Sizden bahsederken gözlerinin içi güler. Yani sevilmeye değer olduğunuz için sevilmezsiniz. O yüzden ‘sevilirim’ diye kendi benliğinizden vazgeçmeyin. Sevmeye gönlü olmayan biri için ne yapsanız da beyhude…
Sessizliği yırtmak
İnsanı yaralayan yalnızca yaşadığı travma değil, yaşadığını anlatabileceği bir dilden ve onu gerçekten dinleyecek bir başkasından da yoksun kalmasıdır.
Susturulma zamanla dışarıdan içeriye sızar: Bir zamanlar başkasının ağzından çıkan “konuşma !” emri, insanın kendi iç sesine dönüşür ve kişi artık kendi kendini susturmaya başlar. Utanç, suçluluk, korku ve yalnızlık yaşananın üzerini örter; ancak söze dökülemeyen deneyim yok olmaz. Rüyalarda, bedende, belirtilerde, ilişkilerde ve davranışlarda kendini anlatmayı sürdürür.
Üstelik susturma yalnızca kişiler arasında işlemez; ailelerde, kurumlarda ve toplumlarda da aynı düzenek çalışır. Kimin konuşacağına, kimin dinleneceğine ve kimin sözüne inanılacağına güç karar verir.
Bu yüzden iyileşmek yalnızca “konuşmak” değildir.
İyileşmek, insanın konuştuğunda duyulması, deneyiminin tanınması ve kendi hikâyesinin üzerine çekilmiş sessizlik perdesinin kaldırılmasıdır. Bazen ruhsal iyileşmenin ilk adımı doğru bir yorum değil, bir insanın yıllardır söyleyemediğini söyleyebileceği kadar güvenli bir sessizlikte, gerçekten dinlenmesidir.
Duygusal derinliği ve entelektüel zekası sizinle benzer biriyle sohbet etmenin psikolojik anlamda rahatlatıcı bi etkisi var. Ve bunu kolay kolay bişeyde bulamazsınız. İnsana yaşadığını hissettiren önemli bi detay…
🔴 22 yıl sonra serbest kalan Filistinli esir, anne babasının vefatını özgürlüğüne kavuştuktan sonra öğrendi.
Gazze’deki insanlar bu asrın sahabeleridirler.
Onları yalnız bırakmayın.
Birisi size yahudileri sorarsa
Ona bunu gösterin.
Defalarca taşla vurarak masum bir insanin kemiklerini kırıyor.
Onların insan oldugunu söylemek imkansız..
Dünyanın bizimle irtibatını kesmesinin ardından Gazze'deki halimiz bu! Bir kalem var; her şeyi yazan.
Yaşayın yaşayabildiğiniz kadar!
Kıyamet gününde görüşeceğiz,
En önde en sevgili peygamber
Arkasında Gazze'den saf saf şehitler ve melekler!
O gün elinden geldiği halde bir şey yapmayanlar,
Yüzleri kararmış bir şekilde kitabı sol taraftan alacaklar!
İman ediniz ey iman edenler!
Ve ey zalimler yaşayın yaşayabildiğiniz kadar!
📍 Gazze
🎥 28.08.2026
Nasıl iyileşeceğiz?
Hayatımızdaki çalkantıların bir gün durulacağını, her şeyin yerli yerine oturacağını bekleyerek yaşıyoruz. Oysa bizi yoran tam da bu bekleyiş. Sarsıntılar hayatın arızası değil, doğası. Bir gün gelen fırtına, başarısız olduğumuzun değil, değişmeye çağrıldığımızın işareti. Direnmeyi bıraktığımız an, dönüşüm başlıyor.
Acıdan kaçış yok; kayıp da, belirsizlik de, kırılma da er geç kapımızı çalıyor. Ama acı çekmekle o acının içinde hapsolmak aynı şey değil. Acı, garip bir biçimde, kendi çıkış yolunu da içinde taşıyor. Mesele onu yok etmeye çalışmak değil; onunla ne yapacağımızı, onu nereye taşıyacağımızı bilmek.
Her birimiz kendimize sessizce bir hikâye anlatıyoruz, kim olduğumuza, başımıza gelenlerin ne anlama geldiğine dair. Çoğu zaman bu hikâyenin farkında bile olmayız ama o bizi yönetir. Aynı olay, “hayat beni hep yıkıp geçiyor” cümlesiyle de anlatılabilir, “her seferinde yeniden doğruldum” cümlesiyle de. Hikâye değişince, geçmiş değişmez belki; ama geçmişin üzerimizdeki ağırlığı değişir.
Bir şeyi anlamak başka, onu yaşamak başka. İçgörü zihinde kalır; onu hayata taşıyan şey ise küçük, tekrarlanan, anlam yüklü eylemlerdir. Sabah edilen bir dua, her hafta yazılan bir mektup, bir topluluğun paylaştığı bir tören… Ritüeller, bildiklerimizi bedenimize işler. Kayıptan sonra hayata yeniden karışmamızı sağlayan köprü, çoğu zaman işte bu sessiz tekrarlar.
En ağır yükleri taşıyabilenlere bakınca şaşırtıcı bir şey görüyoruz: Onları ayakta tutan ne iyimserlik ne de çelik gibi bir irade. Var olmalarının bir karşılığı olduğunu, yaptıklarının bir yere dokunduğunu hissetmeleri. Amaç, acıyı ortadan kaldırmaz; ama ona bir yön verir. Ve yönü olan acı, insanı ezmek yerine büyütür.
İyileşmeyi hep içsel bir yolculuk sanıyoruz. İyileşme iki insan arasında, bir sofrada, bir toplulukta gerçekleşir. Yalnızlık yarayı derinleştirir; bağ kurmak sarar. Birlikte anlatılan hikâyeler, birlikte yapılan ritüeller, birlikte bulunan anlamlar.
İnsan insana şifadır, sığınaktır.
On yıldır anlayamamış beni, söylediklerimi, ağlayışlarımı, sinirlendiklerimi..
Bir de söylemediklerimi, söyleyemediklerimi, ağlamadıklarımı, unuttuklarımı, Rabbimdendir diyip hissetmediklerimi bilseydin ne kadar uzak olduğunu anlardın.