Değerli dostlarım; sevgili Dorukhan’ımızı katleden ve suç delillerini karartan Tanyer Yapı A.Ş. patronları Münir Tanyer ve Taylan Tanyer’in suç ortakları 13.08.2026 Perşembe günü saat 09:30’da İzmir 4. Ağır Ceza Mahkemesi duruşma salonunda hesap vermeye devam edecek. Saygılarımla
Akdeniz kıyılarındayım. Güzel bir meskûn koya iki yat veya haftalık gezi teknesi gulet geliyor. Demirleyip, hoş bir gece geçiriyorlar. Sabah ayrılırken bütün çöplerini ve tuvalet atıklarını (sintine) koyun duru sularına bırakıp gidiyorlar. Sabahleyin sahilden denize girilmiyor. Milliyet(çiliğ)i sürekli yücelikten ve asaletten; dini temizlik ve doğruluktan söz eden bir toplumun insanları nasıl oluyor da insana bu kadar saygısız; doğaya bu kadar duyarsız olabiliyorlar? Nedir bu kepazeliğin açıklaması?
Harvard ve MIT, Dünya nüfusuna denk 8.3 milyar sanal insan yarattı. Dünya nüfusunun dijital ikizi de diyebiliriz buna.
Adı: MatrAIx. Her birinin 1.290 farklı özelliği var: yaş, psikoloji, harcama alışkanlığı, teknik bilgisi, hatta “fiyat artınca ne kadar tereddüt eder” seviyesinde detay. Tabi bu bilgiler bizim sanal dünyaya bir şekilde sunduğumuz bilgilerden derlenmiş.
Nitekim sanal insanlar GPT ve Claude gibi modellerin içine giydirilince, anketlerde, sohbetlerde, web sitelerinde ve uygulamalarda neredeyse gerçek gibi davranıyorlar. Testlerde kişilik tutarlılığı %91.5.
Artık bir meseleyi muhtemelen sanal dünyadaki bu bireylere yani matrixteki izdüşümlerimize yaşatıp istedikleri sonucu alırlarsa gerçek dünyada hayata geçirecekler. Pazar araştırması firmalarını, odak gruplarını, haftalar süren anketleri beklemeden… Tek bir sunucuda, bir gecede.
Bu, pazarlamanın, ürün geliştirmenin ve davranışsal bilimin kurallarını sessizce değiştiren bir kilometre taşı.
Dünya nüfusunun dijital ikizi ya da woodo bebeği artık ellerinde.
Çerçeve yasaya destek yok, çünkü ortada “bu bir ilk adım” lafı var. İyi ama sonraki adımlar nedir?
Bu açıkça ilan edilmeden kimse rahat değil.
Sonraki adım-lar eşit vatandaşlık-ortak vatan projesi ise? Türk ulusunun egemenliği ve Türk vatandaşlığı olmayan Başka Anayasa ise?
Türkiye’nin yıllardır taşıdığı sorunların demokratik yollarla çözülmesini; silahların tamamen sustuğu, insanların kimlikleri ve düşünceleri nedeniyle ayrıştırılmadığı, herkesin kendisini eşit yurttaş hissettiği bir ülkeyi kim istemez ki?
Barışa kim karşı çıkabilir?
Kardeşliğe huzura özgürlüğe kim itiraz edebilir?
Ancak gerçek barış yalnızca bir kanun çıkarmakla kurulmaz. Barışın temeli adalettir, hukuktur, güvendir ve toplumsal mutabakattır.
Bugün Türkiye’nin en büyük meselesi, vatandaşın devlete ve adalete duyduğu güvenin ağır biçimde zedelenmiş olmasıdır.
CHP’li belediyelere ve başkanlarına yönelik operasyonların gerçekleştirildiği; henüz yargılama süreçleri dahi tamamlanmadan seçilmiş belediye başkanlarının suçlu muamelesine maruz bırakıldığı bir dönemdeyiz.
Üstelik bununla da yetinilmiyor; belediye başkanları görev yaptıkları ve ailelerinin yaşadığı şehirlerden yüzlerce kilometre uzağa, ağır tecrit koşullarıyla anılan kuyu tipi cezaevlerine gönderiliyor. Adeta zulmeder gibi bir muameleye maruz bırakılmaları ise ayrıca sorgulanması gereken bir durumdur.
AYM kararlarının tartışıldığı, AİHM kararlarının uygulanmadığı, seçilmişlerin iradesinin yargı kararları ve kayyum uygulamalarıyla ortadan kaldırıldığı, insanların söyledikleri bir söz nedeniyle soruşturulma endişesi taşıdığı bir ortamda demokratikleşmeyi yalnızca belirli bir mesele üzerinden konuşamayız.
Böyle bir ortamda demokratikleşmeden söz ediyorsak önce şu temel gerçeği kabul etmek zorundayız:
Demokrasi herkes içindir ya da demokrasi değildir.
Hukuk herkes içindir ya da hukuk değildir.
Özgürlük herkes içindir ya da özgürlük değildir.
Bir taraftan demokratikleşmeden söz ederken diğer taraftan siyasi rakipleri yargı yoluyla tasfiye etmeye çalışmak, toplumun bir kesimine hukuk vaat ederken başka bir kesimini hukuksuzluğa mahkûm etmek gerçek bir huzur getirmez.
Kaldı ki TBMM’ye sunulan Çerçeve Yasa konusunda hukukçular tarafından son derece ciddi hukuki ve anayasal itirazlar dile getirilmektedir.
Hukukçuların Anayasa ve evrensel hukuk ilkeleri açısından ciddi sakıncalar gördüğü bir düzenlemenin, yeterince tartışılmadan ve toplumun bütün kesimlerinin kaygıları giderilmeden yasalaştırılması yeni sorunlar doğurur. Millet bilmeden, toplum tartışmadan, farklı kesimlerin kaygıları giderilmeden yapılan siyasi mutabakatlar, toplumsal mutabakatın yerine geçmez.
Benim demokrasi anlayışımda millet, sonucu kendisine açıklanan bir sürecin seyircisi değildir.
Millet bu ülkenin sahibidir.
Bu nedenle yapılması gereken bellidir:
Anayasa ve mahkeme kararlarını eksiksiz uygulamak, yargının bağımsızlığına ilişkin toplumdaki şüpheleri ortadan kaldırmak.
Seçilmişlerin iradesini güvence altına almak ve düşüncesini açıklayan hiç kimsenin korkmadığı bir ülke olmak. Tüm bunlar sağlandıktan sonra da milletin önüne hiçbir soru işaretine mahal vermeden çıkmak en doğru seçenek olacaktır.
Türkiye’nin Kürt meselesi dâhil hiçbir meselesi çözümsüz değildir.
Ancak Kürt meselesinin çözümünü bir dönem daha iktidarda kalmanın, bir seçim daha kazanmanın hesabına endekslerseniz; yıllarca cezaevinde tuttuğunuz siyasetçileri ve milletvekillerini seçim hesaplarının bir parçası hâline getirdiğiniz izlenimini güçlendirecek adımlar atarsanız, toplumun sürecin samimiyetini ve gerçek niyetini sorgulamasının önüne geçemezsiniz.
Türkiye’nin ihtiyacı kapalı kapılar ardındaki mutabakatlar değil, milletin önünde kurulmuş büyük bir toplumsal mutabakattır.
Ve milletin bu konuda vereceği yetki doğrultusunda da gerekli demokratik düzenlemeler, açık ve şeffaf bir biçimde, millet iradesinin tecelligâhı olan TBMM çatısı altında hayata geçirilmelidir.
Son cümle olarak şunu söylemek isterim:
Unutmamak üzere isimlerini köprülerimize, alt ve üst geçitlerimize kazıdığımız şehitlerimizin aziz hatıralarına haksızlık edildiği duygusuyla vicdanlarımızın sızlamasına izin vermemek, bu ülkenin vatandaşları olarak hepimizin en önemli sorumluluklarından biridir.
OYUMUN RENGİ: “HAYIR”
TBMM’de yarın (10/11 Ağustos 2026) görüşülecek ve oylanacak olan “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”ne “HAYIR oyu”vereceğimi kamuoyuna saygılarımla arz ederim.
Türkiye Cumhuriyeti çok büyük bedeller ödenerek kurulmuş bir “Ulus Devlet-Üniter Devlet” tir.
Bu coğrafyada devletler hiç kimsenin “lütfu, inayeti, merhameti, himmeti veya vesayeti” ile yaşayamaz.
Bu teklifin hem şimdi hem süreç içerisinde, Cumhuriyetimizin bu temel vasfını sakatlayabilecek unsurlar taşıdığına inanıyorum. Buna rıza gösteremem.
Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının 81. maddesi uyarınca ettiğim milletvekili yeminine sadakatim tamdır.
Bu sebeple oyumun rengi açıktır: HAYIR. 🇹🇷
İlhan Kesici
CHP İstanbul Milletvekili
Vekaletini halktan alan, o vekalete sadık kalmalıdır. Partisi ne olursa olsun her milletvekilini bu yasaya “hayır” oyu vermeye davet ediyorum.
Çerçeve yasa yarın Meclis’te oylanacak. “Cumhuriyetin kuruluşu kadar önemli” denilen bu yasa bir oldubittiye getirilerek milletimize dayatılıyor.
Geriye tek bir yol kalıyor. O da milletin iradesini Meclis’te temsil eden vekillerin “hayır” oyu vermesi. Halkın istemediği, vicdanlarda derin yara açacak bir yasaya evet demek, halkın vekaletine ihanet etmektir.
Çerçeve Yasa’yı savunan, ama içinde “bedel” kavramı geçmeyen bir görüş beyanı okumayı bekliyorum. “İnsanlar bedel ödedi” deyince ne insanların kim olduğu belli ne de bedelin ne olduğu. Ayrıca birileri idealleri uğruna acı çektiyse bunun kefareti bütün topluma ödetilmeli mi? 1/2
İspanya Halk Cumhuriyeti... Türkiye, Çinli otomotiv yatırımı çekme konusunda hayal kırıklığına uğrarken, Çinli otomotiv üreticileri Avrupa’da üretim üssü olarak İspanya’yı seçiyor. Chery, Geely, Leapmotor, BAIC ve SAIC şimdilik bunlardan bazıları.
Çinli şirketlerin İspanya'yı tercih etme nedenleri arasında ise AB'nin Çin yapımı elektrikli araçlara uyguladığı ilave gümrük vergilerinden kaçmak, Batı Avrupa’ya kıyasla İspanya'daki
daha düşük işçilik maliyetleri, Afrika ve Güney Amerika’ya kolay ihracat imkanı sunan limanların olması, gelişmiş tedarikçi ekosistemi ve Avrupa'nın en iyi yenilenebilir enerji altyapısı bulunuyor. İspanya 2025'te 1.81 milyon otomobil üretimi ile Almanya'nın ardından (4.15 milyon) Avrupa'nın en büyük ikinci otomobil üretici ülkesi.
ÜZGÜNÜM…
Ülkemizin, milletimizin yarınlarını doğrudan ilgilendiren, bu yönüyle de elbette tartışılması gereken çok kritik bir meselede; kendilerini yetiştirdiğini iddia ettikleri Merhumun ailesine mensup bir hanıma, bir milletvekiline, yalnızca dile getirdiği demokratik eleştiriler nedeniyle sergilenen tahammülsüzlüğü ve saldırgan tavrı dehşet verici buluyorum.
Asgaride, teröristlere gösterilen toleransın onda birinin; kendi ifadeleriyle hiçbir suç işlememiş, hatta herhangi bir örgüt üyeliği dahi bulunmayan bir hanımefendiye ve milletvekiline de gösterilmesini beklerdim.
Trump: Yapay zekâyı kazanan, her şeyi kazanır. O kadar büyük. İnternetten birçok kat daha büyük. Düşünülenin ötesinde olacak. Ne kadar büyük olduğu hayal bile edilemez.
7 Ağustos 2026 tarihinde Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma (İttifak) Anlaşması, üç ülke arasındaki savunma ilişkilerini yeni bir aşamaya taşımaktadır.
Hal böyleyken asıl değerlendirilmesi gereken, bu ittifakın hangi tehditlere karşı kullanılacağı, kriz anında kararların nasıl alınacağı ve tarafların birbirlerinin çatışmalarına hangi ölçüde dahil olacağıdır.
Son derece önemli riskler barındıran bu anlaşma; İran ile ABD-İsrail ekseni arasındaki gerilimin bölgesel dengeleri değiştirdiği, ABD’nin 28 Şubat 2026’dan bu yana İran Körfezi’ne giremediği, Hürmüz Boğazı’nı kontrol edemediği, son 1,5 yıldır Bab el-Mendeb Boğazı’ndan savaş gemisi geçiremediği ve bölgedeki vekil devletlerin hava üslerini kullanmakta ciddi kısıtlamalarla karşılaştığı bir konjonktürde imzalandı.
Bu yönüyle anlaşma, ABD’nin bölgedeki yükünü Türkiye ve Pakistan’a aktarmaya yönelik acil bir can simidi talebi olarak okunabilir. Ancak aynı zamanda, bölgede Şii eksenine karşı yeni bir Sünni eksen oluşturma girişimi olarak da değerlendirilebilir.
Üstelik İsrail-Lübnan, Yemen-Suudi Arabistan ve İran-ABD/İsrail savaşları sürerken ve ufukta bir barış görünmezken, “birine saldırı hepsine saldırıdır” ilkesi İran’ın batı, güney ve doğusunda yeni bir güvenlik mimarisi oluşturuyor.
Türkiye yeni süreçte İran’la yüzyıllardır koruduğu dengeyi riske atabilir, Pakistan-Hindistan çatışmasına veya bir Husi saldırısı üzerinden Yemen savaşına çekilebilir; gerek Hürmüz’de gerekse Bab el-Mendeb’de Türk deniz ticaretinin risk profili değişebilir. Daha da önemlisi Türkiye, istemeden İsrail’in İran’ı çevreleme stratejisine hizmet eden bir konuma sürüklenebilir.
Yunanistan, GKRY ve İsrail blokunun Doğu Akdeniz ve Ege’de her geçen gün artan hamleleri devam ederken, Türkiye’nin birincil jeopolitik çekim alanı şüphesiz Mavi Vatan, KKTC ve Akdeniz’dir. Türkiye’nin hayati çıkarları öncelikle bu alandadır. Dolayısıyla Türkiye’nin stratejik dikkatini, askerî kaynaklarını ve siyasi enerjisini kendi asli jeopolitik mücadele alanlarından uzaklaştırabilecek yeni yükümlülüklerin son derece dikkatli değerlendirilmesi gerekir.
Bu anlaşmayla Ankara, İsrail’e karşı da bir Sünni blok oluşturuyor görüntüsü verse de gerek Suudi Arabistan’ın gerekse Pakistan’ın ABD’nin büyük çekim ve etki alanında bulunan devletler olduğu göz ardı edilemez. Dolayısıyla Türkiye’nin yarın İsrail ile Suriye veya Doğu Akdeniz üzerinden bir çatışma yaşaması halinde, anlaşmanın 5. madde benzeri otomatik bir kolektif savunma mekanizması şeklinde Türkiye lehine işletilmesini beklemek uzak bir ihtimaldir. Başka bir ifadeyle Türkiye, Suudi Arabistan veya Pakistan’ın güvenlik sorunları nedeniyle kendisini otomatik yükümlülük altında bulabilirken, kendi hayati jeopolitik çıkarları söz konusu olduğunda aynı mekanizmanın ne ölçüde işletileceği ciddi bir soru işaretidir.
Sahte bayrak ve kışkırtmalar çağında bu ittifakın karşılaşacağı riskler de göz ardı edilmemelidir. Günümüz savaş ortamında bir füzenin, İHA’nın, deniz saldırısının veya başka bir askerî eylemin gerçek failinin kısa sürede ve tartışmasız biçimde belirlenmesi her zaman mümkün değildir. Böyle bir ortamda üçüncü aktörlerin yaratabileceği bir kışkırtma veya sahte bayrak eylemi, “birine saldırı hepsine saldırıdır” hükmü üzerinden Türkiye’yi kendi tercih etmediği bir krizin veya savaşın içine çekebilir. Bu nedenle Türkiye’nin savaş ve barış kararının hiçbir şart altında otomatik bir ittifak mekanizmasına bırakılmaması gerekir.
Türkiye, her iki ülkeyle ikili savunma ve iş birliği anlaşmaları üzerinden çok daha dengeli, esnek ve Türkiye’yi ancak taşıyabileceği yükler çerçevesinde ileriye götürecek bir format yaratabilirdi. Savunma sanayii, askerî eğitim, teknoloji transferi, istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar ve deniz güvenliği gibi alanlarda Pakistan ve Suudi Arabistan ile ilişkilerin geliştirilmesi Türkiye’nin çıkarınadır. Ancak bu iş birliğinin başka devletlerin güvenlik sorunlarını Türkiye’nin güvenlik sorunu haline getiren otomatik bir kolektif savunma yükümlülüğüne dönüşmesi tamamen farklı bir konudur.
Balkanlardan Kafkasya’ya, Karadeniz’den Doğu Akdeniz’e, Orta Doğu’dan Kuzey Afrika’ya kadar çok geniş bir coğrafyada stratejik yönelişleri ve hayati çıkarları bulunan, aynı zamanda Türk dünyasının lider ülkesi konumundaki Türkiye, neredeyse NATO benzeri bir ittifak taahhüdüne girerek kendi jeopolitik hareket serbestisini daraltabilir ve istemediği bir jeopolitik çıkmazın içine çekilebilir. Türkiye gibi çok yönlü bir bölgesel gücün temel avantajı, başka devletlerin oluşturduğu eksenlere bağlanmak değil, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda farklı güç merkezleri arasında bağımsız hareket edebilmesidir.
Böylesine kapsamlı sonuçlar doğurabilecek bir anlaşmanın TBMM’de ve kamuoyunda yeterince tartışılmadan, üstelik ana muhalefetin kendi içinde ciddi bir parçalanma yaşadığı bir siyasi ortamda gündeme gelmesi ve hayata geçirilmesi de ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Türkiye’nin savaş ve barış kararlarını, İran’dan Yemen’e, Hindistan’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan çok geniş bir coğrafyada etkileyebilecek böyle bir güvenlik taahhüdünün hangi stratejik değerlendirmeler sonucunda kabul edildiği, gelecekte siyasi tarihçilerin üzerinde önemle duracağı başlıklardan biri olacaktır.
Türkiye'de en zengin %1lik kesimin tüketimi 38 OECD ülkesi arasında 5. sırada. Önünde sadece ABD, Almanya, Japonya ve Lüksemburg var.
Ortalama vatandaşın tüketimi ise sondan 5. sırada.
Çanakkale’nin Ezine ilçesine bağlı Çetmi Köyü Cemevinde asırlar öncesinden bugüne kadar korunan Geyik motifli zülfikar kılıcı var.
“Doç. Dr. Hayrettin İhsan Erkoç ile birlikte Türkmen köyü cemevinde tarihin derinliklerinden gelen çok özel bir eserle karşılaştık: Kabzesi geyik boynuzundan yapılmış ve üzerinde Hazreti Ali işlemesi bulunan bir Zülfikar! ⚔️🦌
Bu nadide parça, erken Türk tarihinden bugüne uzanan inanç ve kültür bağlarını kelimenin tam anlamıyla gözler önüne seriyor: 🦌
Erken Türk topluluklarında gök ile yer arasında köprü sayılan ve “kutlu bir rehber” kabul edilen geyik figürü, bu eserde adaletin simgesi Zülfikar ile bir araya geliyor.
📜Bu sentez, İslamiyet öncesi dönemdeki doğa sembolizminin, Alevi-Bektaşi kültüründeki derviş gelenekleriyle (Geyikli Baba gibi) nasıl kusursuzca harmanlandığının en somut, en canlı kanıtı.”
Köyün bağlı olduğu Nusratlı Çepnileri, savaşlarda özel savaşçı olarak görev aldıkları için dönemin Osmanlı padişahı tarafından oymağın beyine ve sefere katılan köylülere, o dönem büyük bir ayrıcalık sayılan "kılıç taşıma imtiyazı" verilmiştir.
Berlin’de Türk Başbakan’ın topuk sesleri
Berlin'de 20 Eylül'de yapılacak eyalet seçimleri öncesindeki anketlere göre Sol Parti’nin başbakan adayı Elif Eralp önde.
🔺 Münih’te doğan ve Hamburg’da hukuk eğitimi alan Eralp, Türkiye’den siyasi baskılar yüzünden kaçmış bir ailenin mebsubu.
https://t.co/PU1l0iZ2ke
Türk Tarih Kurumu Dijital Tarih Akademisi erişime açıldı!
Kapsamlı eğitim seminerlerinden e-yayınlara, podcast'lerden fotoğraf ve videolara Türk Tarih Kurumunun dijital birikimine tek platformdan erişmek için: https://t.co/2XyyUELCjy
#DijitalTarihAkademisi
ANAMED'de Fener beyleri üzerine muhteşem bir sergi var. İmparatorlukta 200 yıl kadar etkili olmuş ve Romanya'yı idare etmiş bu Rumların maddi kültürü üzerine arkeolojik bir gezi. Bu sergi Osmanlı tarihçiliğinin nasıl imkansız bir disiplin olduğunu da çok iyi gösteriyor.+
Çin ile Türkiye arasındaki diplomatik ilişkilerin 55 yıllık yolculuğu; giderek derinleşen karşılıklı siyasi güvenin, verimli iş birliğinin ve halklarımız arasındaki bağların güçlenmesinin hikâyesidir.
Bu anlamlı gün vesilesiyle, birlikte elde ettiğimiz başarılara dönüp bakıyor, önümüzde bulunan daha büyük fırsatları birlikte değerlendirmeyi ümit ediyorum. Bu yeni başlangıç noktasında, stratejik iş birliği ilişkilerimizde yeni bir sayfa açmak üzere omuz omuza ilerleyelim.
#ÇinTürkiye55