En sağda oturan kıymetli dostum Dr. Selçuk Aydın ile Londra’da beraberdik.
Liyakat diye çemkiren, “paraşüt” diye höykürenler Selçuk’un mezun olduğu, seminer verdiği okulların kapısının önünden geçemezler.
Bu küstah ve faşizan tavrı nefretle kınıyorum.
Kutuplaşmadan dem vuranların da gerçek yüzü böylece görülmüştür umarım.
Amerika’dan Nefret Etmeyen Bizden Değildir!
Ey Amerika! Senden ölesiye nefret ediyoruz. Irak’ta, Afganistan’da, Filistin’de öldürdüğün mazlum insanlar adına senden nefret ediyoruz. Latin Amerika’da sömürdüğün, Afrika’da köleleştirdiğin halklar için senden nefret ediyoruz. Sen bizim azılı düşmanımızsın. Sana her kurşun sıkıldığında, askerlerinden her biri can verdiğinde inan kalplerimiz neşe doluyor. Sana karşı direnenlerin, seni korkutanların resimlerini duvarlarımıza asıyor, onların her birine kahramanlık madalyaları takmak istiyoruz.
Bize çok acılar çektirdin. Filistin’de, Irak’ta, Afganistan’da çocuklarımızı öldürdün. Bağdat’ta, Kabil’de şehirlerimizi bombaladın. Guantanamo’da, Ebu Garip’te, Bagram’da kardeşlerimize işkenceler yaptın. Çiçeklerimizi kopardın; nehirlerimizi, gökyüzümüzü kirlettin. Aşka, insanlığa, şiire, kutsal kitaplara, tarihe ihanet ettin. 15 Temmuz’da vatanımızı, Anadolu’yu işgale kalktın. Bir gün öldürdüğün çocuklar adına, sömürdüğün halklar adına, Halil Kantarcı adına, acı çektirdiğin kadınlar adına, Doğu adına, Afrika adına senden hesap soracağız. Sana, “Özgürlük Heykeli’ni, demokrasini, Coca Cola’nı, McDonalds’ını alıp başına çal” diyeceğiz.
Biz şimdi yüreklerimizde sana karşı büyük bir isyan, büyük bir öfke büyütüyoruz. Senin ismin geçtiğinde yumruklarımızı daha bir şiddetle sıkıyor, mavzerlerimizi daha bir özenle temizliyoruz. Silahlarını, bombalarını, tanklarını, tehditlerini de artık hiç mi hiç umursamıyoruz. Bizi; Amerika’nın çıkarlarını, yaşam biçimini tehdit eden Doğu’nun isyancı çocukları olarak görebilirsin. Hatta isimlerimizi teker teker terör listelerine alabilir, yerlerimizi ihbar edenlere milyonlarca dolar ödül vereceğini vaat edebilirsin. İnan bunların hiçbirinden korkmuyoruz. Çünkü biz gökyüzüne yükselen ezan seslerine, ebabil kuşlarına inanıyoruz. Çünkü biz Doğu’nun da Batı’nın da Rabbi olan Alla’a iman ediyoruz. İnan sen unutsan da biz Cenk Kalesi’ni, Cenin’i, Lübnanlı Vaad bebeği, Rachel’i, Muhammed Durra’yı, İsmail Heniye’yi hiç unutmadık. Onlara senden intikam almak, senin canını yakmak için söz verdik.
Ey Amerika! Seninle bizim aramızda mutlaka görülmesi gereken bir hesap var. Seninle bizim aramızda Bağdat, Kabil ve Gazze var! Bütün bunlara; bunca öfkeye, bunca nefrete sen sebep oldun. Niçin bir kere dahi gözlerimizin içine bakmaya cesaret edemiyorsun? Çünkü gözlerimizin içine baktığında orada bize çektirdiğin acılardan, isyanlarımızdan izler göreceksin. Gözlerimizin içine baktığında senden ne kadar nefret ettiğimizi daha iyi anlayacaksın. Ey Amerika! Sana bir gün yaptıklarının hesabını soracağız. İnan sana bir gün mutlaka ama mutlaka haddini bildireceğiz…
Trump Amerikan tarihinin en azılı İsrail destekçisi başkanıdır. Gazze’de katledilen her Filistinli’nin kanında onun parmak izleri vardır. Trump’ın Türkiye’ye gelişine karşı çıkmak hem imani hem de insani bir duruştur.
Bu iş artık iyice çığırından çıktı. Mavi Marmara katılımcılarından Fevziye Şenoğlu ve aktivist Sabiha Baturay NATO karşıtı protestolarından sonra sabaha karşı 04.00'te evlerine yapılan operasyonla gözaltına alınmışlar. 80 bin Gazzeli kardeşimizin katillerine karşı anayasal haklarını kullanarak protesto yapan insanları gözaltına almak hukuku çiğnemek değil de nedir? Trump gibi bir soykırım destekçisi için kendi öz vatandaşlarınıza bu zulmü yapmayın.
Gazzedeki kardeslerimizin halleri hem fiziksel hem psikolojik olarak çok ağır. Yardım çalışmalarımızdan dolayı şahsımı olduğumdan güçlü ve zengin saniyorlar. Gönderilerini paylaşıyorum ama benden videosunu attığım yardımları talep ediyorlar. Çünkü ihtiyaçları çok yüksek.
Sürekli destek olduğum Gazzeli kardeşlerim var. Fazlasınin mesuliyetini alacak durumda değilim, diye düşünüyorum, Allah eksiğimi affetsin.
Başlarda bunu, mesaj atan her Gazzeliye anlatmaya çalışırken bi Gazzeli kardeşimiz sinirlendi ve bana kâfir dedi, Allah beni affetsin. Dilerim bu şekilde bir sahitlikle çıkmaz karşıma. Diğer birkaci şartlar onları zorladikca imkanları zorlamak adına mesaj üstüne mesaj gönderiyor. Dilerim bu sahitlikle çıkmazlar karşıma, Allah beni affetsin. Bazen Türkiye'den aracı olanlar oluyor, reddediyorum, etiketlemeyin bireysel çalışmıyoruz diyorum. Onlar da kırılıyor. Allah beni affetsin.
İnandığım değerler, yapmaya çalıştığım bu iş öte yandan yetişememek, reddetmek beni iç dünyamda çok zorluyor. Hayır demek çok zor, reddetmekten nefret ediyorum biriktikçe de çok daha zorlanıyorum.
Her şeyin politik değerlendirildiğinden eminsek şimdi şunu daha net görmeliyiz. Hoşgörülü olmak zorunda değiliz. Taş atana gül vermeyeceğiz. Akademi artık dişe diş kana kan bir sistemdir.
Seremonide diploma almak için sahneye çıkıyorsun. Daha önceden güdülenmiş bir militan gibi töreni ve hocayı boykot etmek için sahneye çıkıyorsun. "Elinden diploma almak istemiyorum" diyerek Hoca'yı protesto edersen Hoca da elinden diplomayı vermek istemez. Son derece haklı.
Sanmayın ki bunlar kendisine küfredilmesine bu kadar açık insanlar. Aynı espirileri Doğu Demirkol yapsa asla böyle tepki veremez. Burada Erdoğan’a ve Müslümanlara salla yeter ki bi tarafımı tabakta sunarım motivasyonu var. Çünkü adam ne zeki ne komik
“Üzüm üzüme baka baka kararır”, “Kır atın yanında duran ya huyundan ya suyundan”, “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim”. Bu minvalde birçok atasözü var. Yahut, “Kişi arkadaşının dini üzeredir; öyleyse her biriniz kiminle dostluk kurduğuna dikkat etsin.” gibi hadisi şerifler, hatta ayetler. Burada tek tek yazmanın saatler alacağı sayısız filozof sözü… Üç aşağı beş yukarı aynı yere varıyor hepsi: Dostundan, arkadaşından bağımsız değilsin. Çünkü bu dünyada tamamen kendi iradenle seçtiğin belki de tek insandır arkadaş.
Aileni seçemezsin, akrabalarını seçemezsin, çoğu zaman patronunu, öğretmenini, komşunu seçemezsin, hatta bazen eşini bile seçemezsin. Ama arkadaşını seçersin. Ve bu seçimin getirdiği bir sorumluluk vardır. Kabul etsen de etmesen de vardır. Arkadaşın şerefsizin, hırsızın, ırkçının, çirkefin, zalimin, edepsizin biriyse “ben ne yapayım” diyemezsin. Öyle bir dünya yok. “Ya evet kadına şiddeti savunuyor ama pamuk gibi kalbi var aslında” ya da “Arapların yok olmasını istediğine bakma şeker gibi adamdır” gibi cümleler ne kadar mantıklıysa, bu tür insanları dost belleyip onların zehrine ortak olmadığını zannetmek o kadar mantıklıdır.
Rezilliğini insanların üzerine saçan birine sırf arkadaşın diye göz yumman ve onunla arkadaşlığını sürdürmen, karakterinin en iyi yanından kocaman bir parça koparır. Ama en kötüsü bu değildir. En kötüsü, seni seven, sana saygı duyan iyi insanların kalbini kırmandır. Çünkü bu tür bir davranış, ister kabul et ister etme, seni o kişinin ortağı kılar kalbini kırdıklarının gözünde. “Bizi değil onu tercih etti” hissiyatı öyle kudretli biçimde sarıp sarmalar ki insanı, yapacağın hiçbir açıklama, dileyeceğin hiçbir özür fayda etmez.
Hissesi aşikâr bir kıssayla bitireyim… Mithat Cemal Kuntay’ın Üç İstanbul romanında Şair Raif adında bir karakter var. Romanın başkahramanı Adnan’ın gençlik yıllarından dostudur Raif ve çok sevdiği arkadaşının memleketin en sefil adamlarıyla ahbaplık etmesine öfkelenir, onu birkaç kez uyarır ve sonunda tüm ilişkisini keser. Yıllar içinde düşüp kalktığı adamların karakterine bürünerek çok yüksek mertebelere ulaşan Adnan bir gün ölür. Cenazesini sadece yedi kişi taşır ki altısının umurunda bile değildir. Yalnız bir kişi, Şair Raif, yalnız o ağlar bir zamanların dostluğu hatırına…
Doktorasını bitirmiş ama akademisyen olacağım diye daha önce başka işe girmemiş, yaşı ilerlemiş, vasıflı ancak vasfından dolayı (overqualified) ortalama işlere başvur/a/mayan insanların sayısı artıyor.
Şu gerçeği artık kabullenmek gerekiyor: Akademisyen olmak için doktora yapmak şart ama doktoradan sonra akademisyen olunacak diye bir şey yok.
Şu anda -en gencinden emekliliği gelmiş olana- 47.600 doktor öğretim üyesi var. Sadece geçen yıl 14.875 kişi doktorayı bitirmiş. Bu kadar kişiyi her yıl üniversite kadrosuna almak mümkün değil.
Bir kişi araştırma görevlisi değilse lisansüstü eğitimi esnasında mutlaka bir işe girmeli, tecrübe edinmeli, "network"ünü kuvvetlendirmeli.
Çevremde gördüğüm ciddi bir strateji hatası: Bazıları lisansta okudukları bölümlerden farklı alanlarda lisansüstü eğitim yapıyorlar. Bazı bölümlerden kabul almak da mezun olmak da kolay geliyor. Disiplinler arası çalışma teşvik görüyor ama konu üniversitede istihdama gelince artık ne ondansınızdır ne de bundan. İş zorlaşıyor.