İHD BATMAN ŞUBESİ 15. OLAĞAN GENEL KURUL DUYURUSUDUR
İHD Batman Şubesi’nin 15. Olağan Genel Kurulu Toplantısı 4 Haziran 2025 Çarşamba günü saat:10:00'da Kültür Mahallesi 2612. Sokak No:19’da bulunan dernek şube binamızda salt çoğunluk aranarak yapılmasına, salt çoğunluk sağlanamadığı takdirde 14 Haziran 2025 Cumartesi günü saat:10:00'da Gültepe, Demokrasi Blv. No:339 adresinde bulunan Batman Barosu Av. Tahir Elçi Konferans Salonu’nda çoğunluk aranmaksızın aşağıdaki gündem maddeleri dahilinde yapılmasına oybirliği ile karar verilmiştir.
GÜNDEM
1. Yoklama ve Açılış
2. Divanin Oluşumu
3. Saygı Duruşu
4. Konukların Tanıtım ve Konuşmalar
5. Faaliyet Raporu, Mali Rapor ve Denetleme Raporunun Okunması ve Raporlar Üzerine Görüşülmesi
6. Raporların ibrası
7. Geçici bütçenin görüşülüp onaylanması
8. Seçimler
9. Dilek ve temenniler
10. Kapanış
Sayın üyelerimizin toplantıya katılmaları rica olunur. Saygılarımızla…
İNSAN HAKLARI DERNEĞİ BATMAN ŞUBESİ YÖNETİM KURULU
Diyarbakır Kadın Kapalı Hapishanesi’nde tutulan ve açlık grevi eylemini sürdüren Seda BAYKAN’ın durumu hakkında tüm şube ve temsilciliklerimizle ortak basın açıklaması gerçekleştirdik.
Seda Baykan’ın sürdürdüğü açlık grevi her geçen gün sağlık durumunun daha da ağırlaşmasına neden olmaktadır. Mahpusun sağlık ve yaşam hakkının korunması için düzenli tıbbi kontrollerinin bağımsız hekim heyetlerince yapılması derhal sağlanmalıdır. Yetkililerin talepleri karşısında sessiz kalmayı sürdürmesi, ortaya çıkabilecek telafisi mümkün olmayan sonuçlardan doğacak sorumluluğu da beraberinde getirecektir. Bu nedenle ilgili kurumları acilen harekete geçmeye, tecrit uygulamalarını sonlandırmaya ve mahpusun sevk talebini gecikmeksizin değerlendirmeye çağırıyoruz.
İnsan Hakları Derneği olarak bir kez daha yetkilileri uyarıyoruz; Seda Baykan başta olmak üzere mahpuslara yönelik tecrit politikalarından vazgeçilmeli ve mahpusların sevk talepleri kabul edilmelidir.
Sürecin takipçisi olduğumuzu kamuoyu ile paylaşıyor; insan hakları örgütlerini ve demokratik kamuoyunu duyarlılık göstermeye çağırıyoruz
Diyarbakır Kadın Kapalı Hapishanesi’nde maruz bırakıldığı hukuka aykırı uygulamaların sonlandırılması ve sevk talebiyle 1 Nisan 2026 tarihinden bu yana açlık grevini sürdüren Seda BAYKAN’ın durumu hakkında tüm şube ve temsilciliklerimizde eş zamanlı basın açıklaması gerçekleştirilecektir.
📅 08.06.2026 (Yarın)
🕧 12.30
📍İHD Batman Şubesi ( Kültür Mah.)
Rahmi Koç’un sosyal medyada yayılan ve bir Kürt kadının kimliği üzerinden aşağılandığı, etnik aidiyetinin alay ve küçümseme konusu yapıldığı görüntüler; toplumda kökleşmiş ayrımcı zihniyetin ve normalleştirilmeye çalışılan ırkçı söylemlerin yeni bir örneği olarak karşımıza çıkmaktadır.
Söz konusu ifadeler yalnızca bir kişiyi hedef almamakta; Kürt kadınların kimliğini, onurunu ve toplumsal varlığını hedef alan sistematik ayrımcılığın yeniden üretilmesine hizmet etmektedir.
Etnik kimlikler üzerinden aşağılayıcı stereotipler üretmek, halkları birbirine karşı kışkırtmak ve kadınları cinsiyetçi kalıplar içerisinde aşağılamak ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez. Irkçılık ve ayrımcılık, hangi kişi tarafından ve hangi gerekçeyle dile getirilirse getirilsin insan haklarına aykırıdır. Kürt kimliğinin mizah, fıkra ya da gündelik söylem adı altında hedef gösterilmesi; yıllardır mücadele ettiğimiz ayrımcı dilin toplumsal meşruiyet kazanmasına zemin hazırlamaktadır.
Özellikle Kürt kadınlar, hem etnik kimlikleri hem de toplumsal cinsiyetleri nedeniyle çoklu ayrımcılığa maruz bırakılmaktadır. Bu nedenle Kürt kadınlarını aşağılayan her söylem aynı zamanda hem ırkçılığın hem de cinsiyetçiliğin yeniden üretimidir. İnsan onurunu zedeleyen, bir halkı ve kadınları aşağılayan bu yaklaşımın karşısında durmak; demokratik ve eşitlikçi bir toplumun gereğidir.
Özür açıklaması, kamuoyunda haklı tepkiye neden olan ayrımcı ve ırkçı söylemin niteliğiyle yüzleşmekten uzaktır. Açıklamada kullanılan "herhangi bir kimliği hedef alma niyeti taşımadım" ifadesi, sorunun kendisini değil, söylemi kuran kişinin niyetini merkeze almaktadır. Oysa insan hakları perspektifinden bakıldığında, ayrımcı söylemlerin değerlendirilmesinde belirleyici olan yalnızca failin niyeti değil, kullanılan ifadelerin yarattığı etki ve toplumsal sonuçlardır.
Kürt kadınlarını aşağılayıcı kalıplar üzerinden temsil eden ve etnik kimliği küçümseme konusu haline getiren ifadeler, niyet beyanıyla ortadan kalkmaz. Bu tür söylemler, tarihsel olarak maruz kalınan ayrımcılığı, ötekileştirmeyi ve toplumsal önyargıları yeniden üretir. Bu nedenle gerçek bir yüzleşme ve özür, yalnızca üzüntü belirtmekle değil; kullanılan ifadelerin neden yanlış olduğunun kabul edilmesi, ayrımcı içeriğin açık biçimde mahkûm edilmesi ve bu durumdan etkilenen kişi ve topluluklardan doğrudan özür dilenmesiyle mümkün olabilir.
İnsan haklarının temel ilkesi; herkesin dili, kimliği, etnik kökeni, cinsiyeti ve inancı ne olursa olsun eşit hak ve onura sahip olduğunun kabul edilmesidir. Irkçılığa, ayrımcılığa ve nefret söylemine karşı mücadelemizi sürdürmeye devam edeceğiz.
İnsan Hakları Derneği olarak; Kürt halkına yönelik nefret söylemlerini, ayrımcı ve ırkçı ifadeleri, kadınları aşağılayan cinsiyetçi yaklaşımları kabul edilemez. Yetkilileri nefret ve ayrımcılık içeren söylemler karşısında etkili tutum almaya, toplumun tüm kesimlerini ise eşit yurttaşlık temelinde bir arada yaşam kültürünü güçlendirmeye çağırıyoruz.
İNSAN HAKLARI DERNEĞİ
6 Haziran 2026
740. HAFTA: SALİH ÇALIK VE SİNAN FİDAN’IN AKIBETİ SORULDU
Şubemiz ve kayıp yakınları olarak, “Kayıplar Bulunsun, Failler Yargılansın” eyleminin bu haftasında;
6 Haziran 1994’te Diyarbakır ili Kocaköy ilçesi Şaklat Köyü’nde gözaltında kaybedilen Salih Çalık ve Sinan Fidan’ın akıbeti soruldu.
AYM’den Kadın Haklarına Bir Darbe Daha !
Anayasa Mahkemesi (AYM), Antalya 12. Aile Mahkemesi tarafından yapılan başvuru üzerine Türk Medeni Kanunu’nun “Yoksulluk Nafakası” başlıklı 175. maddesinin birinci fıkrasında yer alan “süresiz olarak” ibaresini iptal etti. Söz konusu hüküm, “Boşanma yüzünden yoksulluğa düşecek taraf, kusuru daha ağır olmamak koşuluyla geçimi için diğer taraftan mali gücü oranında süresiz olarak nafaka isteyebilir” şeklinde düzenlenmişti. Anayasa Mahkemesi, iptal kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine de karar verdi.
Bilindiği üzere aynı konuda 2012 yılında da Anayasa Mahkemesi’ne başvuruda bulunulmuş, ancak Mahkeme o tarihte “bu yükümlülüğün sosyal hukuk devleti ilkesinin gereği olarak getirildiği kuşkusuzdur” değerlendirmesinde bulunarak iptal talebini reddetmişti. Aradan geçen yıllar içerisinde kadın hakları alanında yaşanan fiilî ve hukuki gerilemenin yansımalarını ne yazık ki bugün Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında da görmekteyiz. Mahkemenin yaklaşık on dört yıl sonra önceki yaklaşımının tam tersine bir karar vermesi, kadınların kazanılmış haklarının zayıflatılması açısından son derece kaygı vericidir.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin uzun yıllardır temel politikalarından biri evlilik kurumunu teşvik etmek olmuştur. Son dönemde ise kadınların erken yaşta evlenmelerini, daha fazla çocuk sahibi olmalarını ve kamusal yaşamdan ziyade aile içerisinde tanımlanan rollerle sınırlandırılmalarını destekleyen politikaların giderek daha görünür hale geldiği görülmektedir. Türkiye, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) başta olmak üzere kadın-erkek eşitliğini güvence altına alan birçok uluslararası sözleşmeye taraf olmasına rağmen, uygulamada erkek egemen anlayışın yaşamın tüm alanlarında etkisini sürdürdüğü görülmektedir.
Eşi tarafından aldatılan, şiddete maruz bırakılan, çocuklarının bakım sorumluluğunu üstlenen ve ekonomik olarak herhangi bir güvencesi bulunmayan kadınlar açısından Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı son derece düşündürücüdür. Üstelik yoksulluk nafakasının süresiz olması, nafakanın hiçbir koşulda değiştirilemeyeceği anlamına gelmemektedir. Tarafların ekonomik ve sosyal durumlarında meydana gelen değişiklikler halinde nafakanın azaltılması veya tamamen kaldırılması için mahkemeye başvurulabilmesi zaten mevcut hukuk sisteminde mümkündür.
Buna rağmen, söz konusu gerçeklikler dikkate alınmaksızın verilen bu karar, erkek egemen değer yargılarının yargı sistemi üzerindeki etkisini bir kez daha gözler önüne sermektedir. Bu kararın, birçok kadının ekonomik nedenlerle şiddet gördüğü veya mutlu olmadığı evlilikleri sürdürmek zorunda kalmasına yol açabileceği açıktır. Özellikle ekonomik bağımsızlığı bulunmayan ve yaşamını sürdürebilmek için desteğe ihtiyaç duyan kadınlar açısından bu karar ciddi sonuçlar doğuracaktır.
Anayasa Mahkemesi’nin verdiği bu kararın, aile kurumunu kutsayan ve kadını aile içerisinde ikincil bir konuma yerleştiren anlayışın bir sonucu olduğu kanaatindeyiz. Kadınların eşitlik ve özgürlük mücadelesini zayıflatabilecek her türlü hukuki düzenleme ve yargısal karar karşısında sesimizi yükseltmeye devam edeceğiz.
İnsan hakları savunucusu kadınlar olarak, gerek kamuoyuna açıklanan 12. Yargı Paketi içerisinde kadınları ilgilendiren düzenlemelerin gerekse Anayasa Mahkemesi’nin Türk Medeni Kanunu’nun 175. maddesine ilişkin iptal kararının kadınların haklı mücadelelerini olumsuz yönde etkileyebilecek gelişmeler olduğunu düşünüyoruz. Bu nedenle söz konusu düzenlemelere ve hak kayıplarına karşı susmayacağımızı, kadın hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliği mücadelesini kararlılıkla sürdürmeye devam edeceğimizi kamuoyuna saygıyla duyuruyoruz.
https://t.co/TwvjLbPqyx
12. Yargı Paketi: Çocuğun üstün yararı, güvenlikçi politikalara kurban edilemez!
Çocukların güvenli, özgür ve onurlu bir yaşam sürme hakkı; güvenlikçi politikaların, cezalandırıcı hukuk anlayışının üzerinde tutulmalıdır.
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre hazırlıkları sürdürülen 12. Yargı Paketi kapsamında, suça sürüklenen çocuklara ilişkin ceza ve infaz rejiminin ağırlaştırılması yönünde düzenlemeler gündemdedir. Çocukların daha uzun süre özgürlüğünden yoksun bırakılmasını ve çocuk adalet sisteminin daha cezalandırıcı bir anlayışla yeniden şekillendirilmesini öngören bu yaklaşım, çocuk hakları bakımından ciddi kaygılar yaratmaktadır.
Son yıllarda çocukların maruz kaldığı hak ihlalleri giderek artarken, çocukları korumaya yönelik sosyal politikaların zayıfladığı görülmektedir. Çocuk yoksulluğu derinleşmekte, çocuk işçiliği yaygınlaşmakta, eğitime erişimde eşitsizlikler büyümekte, çocuklar ihmal, istismar ve şiddete karşı yeterince korunamamaktadır. Çocukların yaşam hakkını tehdit eden önlenebilir ölümler, iş cinayetleri, akran zorbalığı, okul içi ve dışı şiddet vakaları ile çocuklara yönelik cinsel istismar vakaları kamuoyunun gündeminden düşmemektedir. Buna rağmen çocukların korunmasına yönelik bütüncül ve hak temelli politikalar geliştirilmemekte, çözüm giderek daha fazla ceza ve güvenlik eksenli düzenlemelerde aranmaktadır.
Çocukların suça sürüklenmesi bireysel bir tercih değil; yoksulluk, eşitsizlik, ayrımcılık, dışlanma, güvencesizlik ve kamusal koruma mekanizmalarının yetersizliğinin sonucudur. Devletin çocukları koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği koşullarda ortaya çıkan sorunların sorumluluğunu çocuklara yüklemek ve bu sorunlara daha ağır cezalarla yanıt vermek kabul edilemez.
Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, Çocuk Adalet Sistemine İlişkin Birleşmiş Milletler standartları ve diğer uluslararası insan hakları belgeleri; özgürlüğünden yoksun bırakılmanın çocuklar açısından ancak son çare olarak ve mümkün olan en kısa süreyle uygulanabileceğini açıkça ortaya koymaktadır. Çocuk adalet sisteminin temel amacı cezalandırmak değil; çocuğun yüksek yararını gözetmek, onarıcı adaleti sağlamak ve çocuğun toplumsal yaşama yeniden katılımını desteklemektir.
Oysa kamuoyuna yansıyan düzenlemeler, çocuk adalet sistemini hak temelli bir anlayıştan uzaklaştırarak daha cezalandırıcı ve daha güvenlikçi bir zemine çekme riski taşımaktadır. Çocukları koruma iddiasıyla hazırlanan düzenlemelerin, çocukların özgürlüğünü daha fazla kısıtlayan ve onları ceza infaz sistemi içerisinde daha uzun süre tutan uygulamalara dönüşmesi çocuk hakları hukukuna açıkça aykırıdır.
https://t.co/s38wjcEyyt
5 Haziran Dünya Çevre Günü’nü bir kutlama günü değil; ekolojik yıkımı, iklim krizini ve çevre hakkı ihlallerini görünür kılma günü olarak karşılıyoruz.
Doğanın talanı yaşam hakkının ihlalidir.
Yaşamı, doğayı ve geleceği birlikte savunacağız.
#DünyaÇevreGünü#5Haziran
Bu hafta 6 Haziran 1994’te Diyarbakır ili Kocaköy ilçesi Şaklat Köyü’nde gözaltında kaybedilen Salih Çalık ve Sinan Fidan’ın akıbetini sormak için toplanacağız.
📆06.06.2026 - Cumartesi
⏰12:00
📍 Gülistan Caddesi İnsan Hakları Anıtı Önü
Yıllardır ısrarla soruyoruz: Kayıplarımız nerede?
17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplar Haftası’nda bir kez daha hatırlatıyoruz: Hakikatin açığa çıkarılması, adaletin sağlanması ve geçmişle yüzleşilmesi demokratik bir toplumun temel sorumluluğudur. Kayıplar bulunana, failler yargılanana ve adalet sağlanana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.
@ihdistanbul@ihdamedsubesi@ihd_urfa@ihdizmir@ihdhakkari
Kurban Bayramı vesilesiyle gözaltında kaybedilenlerin ailelerini ziyaret ederek bayramlaştık.
Yıllardır süren adalet mücadelesinde kayıp yakınlarının yanında olduğumuzu bir kez daha belirtiyoruz. Ailelerin, kaybedilen yakınlarının akıbetinin açıklanması, faillerin yargılanması ve cezasızlık politikalarına son verilmesi taleplerini destekliyoruz ve devletin bir an önce adım atmasını talep ediyoruz.
Bayramların herkes için sevinç ve umut günleri olabilmesi; hakikatin ortaya çıkarılması ve adaletin sağlanmasıyla mümkündür.
Yıllardır ısrarla soruyoruz: Kayıplarımız nerede?
17-31 Mayıs Gözaltında Kayıplar Haftası’nda bir kez daha hatırlatıyoruz: Hakikatin açığa çıkarılması, adaletin sağlanması ve geçmişle yüzleşilmesi demokratik bir toplumun temel sorumluluğudur. Kayıplar bulunana, failler yargılanana ve adalet sağlanana kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.
GEZİ PARKI EYLEMLERİNİN 13. YILINDA: HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜ SUÇ DEĞİLDİR!
https://t.co/yNFSTf64lk
Gezi Parkı eylemlerinin 13. yılında, Türkiye’nin yakın dönem toplumsal hafızasında derin bir yer edinen bu demokratik itirazı bir kez daha hatırlıyoruz. Gezi, yalnızca bir parkın korunmasına yönelik çevreci bir tepki değil; kent hakkı, ifade özgürlüğü, barışçıl toplantı ve gösteri hakkı, çoğulcu yaşam ve demokratik katılım talebinin ortak ifadesiydi.
Gezi Parkı’nın anlamı, bugünün siyasal tartışmalarının ötesinde tarihsel bir hafıza meselesidir. Bugünkü Gezi Parkı ve Taksim çevresi, bir dönem Surp Agop Ermeni Hastanesi’ne ait Pangaltı/Surp Agop Ermeni Mezarlığı’nın bulunduğu; Ermeni toplumunun hafızasını, yasını ve varlığını taşıyan bir alandı. Bu mezarlığın tasfiye edilmesi, mezar taşlarının yerinden edilmesi ve alanın zaman içinde kışla, meydan, park ve yapılaşma projeleriyle yeniden düzenlenmesi; Türkiye’de kent politikalarının yalnızca mekanı değil, hafızayı da dönüştüren ve çoğu zaman silen karakterini göstermektedir. Bu nedenle Gezi’yi savunmak, yalnızca ağaçları ya da kamusal bir yeşil alanı savunmak değil; halkların, inançların, kimliklerin ve kayıpların hafızasına da sahip çıkmaktır.
2013 yılında ülkenin birçok iline yayılan barışçıl gösterilere karşı kamu gücü tarafından yoğun ve orantısız şiddet kullanılmış; yaşam hakkı, işkence ve kötü muamele yasağı, kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, ifade özgürlüğü ile barışçıl toplantı ve gösteri hakkı ağır biçimde ihlal edilmiştir. Bu süreçte ve onunla kesişen toplumsal itirazlarda yaşamını yitiren Mehmet Ayvalıtaş’ı, Abdullah Cömert’i, Ethem Sarısülük’ü, Ali İsmail Korkmaz’ı, Ahmet Atakan’ı, Berkin Elvan’ı, Mustafa Sarı’yı, Medeni Yıldırım’ı, Hasan Ferit Gedik’i ve yaşamını yitiren diğer yurttaşları saygıyla anıyoruz. Yaralanan, gözaltına alınan, kötü muameleye maruz bırakılan, yargılanan ve yıllar boyunca suçlu gösterilerek damgalanan herkesin adalet talebinin yanında olduğumuzu bir kez daha ifade ediyoruz.
Aradan geçen 13 yıla rağmen Gezi, demokratik bir hak arama pratiği olarak değil, cezalandırılması gereken bir “suç” olarak görülmeye devam etmektedir. Bu yaklaşımın en ağır sonuçlarından biri Gezi Davası’nda ortaya çıkmıştır. Osman Kavala hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater ve Mine Özerden hakkında verilen 18’er yıl hapis cezaları; kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı, adil yargılanma hakkı, yargı bağımsızlığı ve hukuk devleti ilkesi bakımından ağır tahribatlara yol açmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının Osman Kavala hakkında verdiği kararların ve yine Can Atalay ve Tayfun Kahraman hakkında Anayasa Mahkemesi tarafından verilen ihlal kararlarının uygulanmaması ve fiilen etkisiz bırakılması, yüksek yargı kararlarının bağlayıcılığına ve hukuk devletine ilişkin ciddi bir anayasal krize yol açmıştır. AYM kararına rağmen hapiste tutulan Tayfun Kahraman’ın ayrıca MS hastası olduğu, hapishane koşullarında tedaviye erişimi, hastalığın seyri ve kalıcı sağlık riski gözetildiğinde yaşam hakkı da tehdit altındadır. Buradan bir kez daha çağrıda bulunuyoruz; hasta mahpuslara ilişkin insan hakları standartları eksiksiz biçimde gözetilmeli, hiç kimsenin sağlık durumu, hapishane koşullarında ikincil bir cezalandırma aracına dönüştürülmemelidir
İnsan Hakları Derneği olarak bir kez daha ifade ediyoruz: Toplantı ve gösteri hakkını kullanmak, kent hakkını savunmak, tarihsel hafızaya sahip çıkmak, düşüncesini açıklamak ve demokratik itirazda bulunmak suç değildir. Gezi’yi kriminalize eden siyasal ve yargısal yaklaşım terk edilmeli; Osman Kavala, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Çiğdem Mater, Mine Özerden ve Gezi bağlantılı dosyalar nedeniyle özgürlüğünden yoksun bırakılan herkes serbest bırakılmalıdır.
İnsan Hakları Derneği
739. HAFTA: İSA GÖK'ÜN AKIBETİ SORULDU
Şubemiz ve kayıp yakınları olarak, “Kayıplar Bulunsun, Failler Yargılansın” eyleminin bu haftasında;
1994 yılı haziran ayında Batman’da kaybedilen İsa Gök’ün akıbeti soruldu.
29 Mayıs 1994 tarihinde Batman’da gözaltında kaybedilen İsmail Ağaya’nın akıbetini sormaya ve adalet talebimizi yinelemeye devam ediyoruz.
20 yaşındaki İsmail Ağaya, 29 Mayıs 1994 günü sivil giyimli ve silahlı kişiler tarafından zorla kaçırıldıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamadı.
Gözaltında kaybetmeler, yalnızca bir kişiyi değil; ailesini, yakınlarını ve toplumu hedef alan ağır insan hakları ihlalleridir. Uluslararası hukuka göre insanlığa karşı suç niteliğinde olan bu suçlarda cezasızlık politikası, yeni ihlallerin önünü açmaktadır.
İsmail Ağaya’nın kaybedilişinin yıldönümünde bir kez daha hatırlatıyoruz: Hakikat ortaya çıkarılmadan, adalet sağlanmadan toplumsal barış ve yüzleşme mümkün değildir.
İsmail Ağaya şahsında tüm kayıplar için hakikat ve adalet istemeye devam edeceğiz.
Bi heviyên aşitî, wekhevî û rojên xweş ku mafên mirovan serdest bin.
Cejna Qurbanê Pîroz Be.
—————
İnsan hak ve özgürlüklerinin korunduğu, toplumsal barış ve adaletin tesis edildiği, özgür ve mutlu günler dileğiyle...
Kurban Bayramınız Kutlu Olsun.
CHP Genel Merkezine yaşananlar serbest siyaset, toplantı ve gösteri özgürlüğü ve daha pek çok alanda ciddi insan hakları ihlallerine yol açmıştır.
Hukuk devleti olma iddiasını yitiren Türkiye, ulusal mevzuatından saparak kanun devletinden bile uzaklaşmaktadır.
Bir kez daha tüm yetkilere çağrıda bulunuyoruz; ihlallere yol açan uygulamalara son vermeli, ihlalleri gerçekleştirenler hakkında etkili, kapsamlı ve hızlı bir soruşturma yürütmelidir.
İHD olarak; CHP Genel Merkezine yönelik müdahaleyi ve yaşanan insan hakları ihlallerini kınadığımızı, sürecin takipçisi olduğumuzu bir kez daha belirtiyoruz.
CHP Genel Merkezine yönelik müdahaleyi kınıyoruz
İnsan Hakları Derneği olarak CHP’ye yönelik ulusal mevzuata aykırı yollar izlenerek verilen keyfi ve hukuk dışı Mutlak Butlan kararını ve sonrasında yaşanan gelişmeleri yakından takip ediyoruz. Üye ve yöneticilerimizle CHP Genel Merkezi önünde yaşananları gözlemliyoruz.
Hukuka aykırı bir biçimde verilen Mutlak Butlan kararının ardından CHP Genel Merkezi önünde bekleyenlere yönelik müdahale sırasında yoğun biber gazı ve plastik mermi kullanıldı. Kullanılan biber gazı nedeniyle çok sayıda kişi etkilenmiş, bazı partililer de yaralanmıştır. Polisin müdahalesi sırasında bina da zarar görmüştür. Yine CHP Genel Merkezi önünde görev yapan basın mensuplarının da çalışması engellenmiş ve müdahaleden etkilenmiştir. Tüm bu müdahaleler ciddi insan hakları ihlallerine yol açmıştır.
#CHP Genel Merkezine yaşananlar serbest siyaset, toplantı ve gösteri özgürlüğü ve daha pek çok alanda ciddi insan hakları ihlallerine yol açmıştır.
Hukuk devleti olma iddiasını yitiren Türkiye, ulusal mevzuatından saparak kanun devletinden bile uzaklaşmaktadır.
Bir kez daha tüm yetkilere çağrıda bulunuyoruz; ihlallere yol açan uygulamalara son vermeli, ihlalleri gerçekleştirenler hakkında etkili, kapsamlı ve hızlı bir soruşturma yürütmelidir.
İHD olarak bu CHP Genel Merkezine yönelik müdahaleyi ve yaşanan insan hakları ihlallerini kınadığımızı, sürecin takipçisi olduğumuzu bir kez daha belirtiyoruz.
İnsan Hakları Derneği
@herkesicinCHP@eczozgurozel
738. HAFTA: İSMAİL AĞAYA’NIN AKIBETİ SORULDU
Şubemiz ve kayıp yakınları olarak, “Kayıplar Bulunsun, Failler Yargılansın” eyleminin bu haftasında;
29 Mayıs 1994 tarihinde Batman’da JİTEM tarafından kaçırılan İsmail Ağaya’nın akıbeti soruldu.
MUTLAK BUTLAN KARARI SİVİL SİYASETE YAPILMIŞ BİR DARBEDİR !
Cumhuriyet Halk Partisi’nin 38. Olağan Kurultayı ile 21. Olağanüstü Kurultayı’nın iptali istemiyle açılan davada, Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi tarafından verilen “mutlak butlan” kararı; sivil siyasete, seçme ve seçilme hakkına ve örgütlenme özgürlüğüne yönelik ağır bir müdahaledir.
Bu kararla birlikte Genel Başkan Özgür Özel, Merkez Yürütme Kurulu üyeleri, Parti Meclisi üyeleri ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin görevlerinin sona erdirildiğinin belirtilmesi; ayrıca 38. Kurultay öncesi görevde bulunan eski Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu’na görevin iadesi yönünde hüküm kurulması, doğrudan halk iradesine yönelik bir tasarruf niteliği taşımaktadır.
Cumhuriyet Halk Partisi’ne yönelik özellikle belediyeler üzerinden yürütülen yargı süreçlerinin antidemokratik yönüne ilişkin daha önce de defalarca açıklamalar yaptık. Gözaltılar ve tutuklamaların ifade özgürlüğü ile örgütlenme özgürlüğü üzerinde ciddi baskılar yarattığını, demokratik toplum düzenini zedelediğini vurguladık.
Bugün verilen bu karar ise yalnızca bir parti içi mesele değil, açık biçimde sivil siyasete yönelik yargısal müdahaledir. Halkın iradesiyle seçilmiş yöneticilerin mahkeme kararıyla görevden uzaklaştırılması, seçme ve seçilme hakkına vurulmuş ağır bir darbedir.
Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi’nin vermiş olduğu bu karar, aynı zamanda seçim hukukunun temel güvencelerini de tartışmalı hâle getirmektedir. Zira bu karar, kurultay süreçlerine ilişkin denetim ve yetki çerçevesinde verilmiş, kesin ve itiraz edilemez nitelikte kabul edilen Yüksek Seçim Kurulu kararlarını fiilen yok sayan bir sonuç doğurmaktadır. Hukuki güvenlik ilkesini zedeleyen bu yaklaşım, yalnızca bir siyasi partinin iç işleyişini değil; seçim süreçlerine ilişkin kurumsal güvencelere duyulan toplumsal güveni de ortadan kaldırma riski taşımaktadır.
Önümüzdeki siyasal süreç açısından değerlendirildiğinde bu karar açıkça göstermektedir ki otoriter yönetim artık yargı eliyle siyasal partileri dizayn etmeye yönelmiştir. Bu karar, siyasi partilerden, derneklere, meslek odalarından sendikalara kadar seçilmiş her iradenin mutlak tehdit altında olduğunu göstermektedir. İfade özgürlüğü ve örgütlenme özgürlüğü, seçme seçilme hakkı tehdit altındadır.
İnsan hakları savunucuları olarak; Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerinin görevden el çektirilmesi sonucunu doğuran bu “mutlak butlan” kararını insan hakları, demokrasi ve hukuk güvenliği ilkelerine tamamen aykırı bulduğumuzu ifade ediyor, Türkiye yargısını bu büyük yanlıştan dönmeye çağırıyoruz.