Annemle babam emekli olunca, yıllarca biriktirdikleri parayla Marmaris'te mütevazı bir ev aldılar. Tek hayalleri sakin bir hayat yaşamaktı.
Büyük hata yapmışlar.
Bizim akrabalar o evi resmen ücretsiz otele çevirdi.
Biri geliyor 4-5 gün kalıyor, diğeri bir hafta. Dolapta ne varsa yiyip içiyorlar. Markete uğrayan yok, "Bir ihtiyacınız var mı?" diye soran yok. Giderken bıraktıkları tek şey dağılmış bir ev.
En çok sinirime dokunan ise geçen hafta yaşandı.
Misafirlerden biri "Maden suyu yok mu? Maden susuz ev mi olur?" diye sitem etmiş!
Emekli maaşıyla geçinen iki insandan, sanki her gün otel işletiyorlarmış gibi hizmet bekliyorlar.
Bazı insanların misafirlik anlayışı gerçekten yüzsüzlük seviyesinde..
Hamileyken bigün pizza aşerdim ama hamileyim diye hazır istemedim. kendim yaptım ama nasıl sabırsızlanıyorum. Pişmesiyle beraber yapmam tam 1 saat sürdü. Pişene kadar duşa girip çıkarım dedim.duşta bile onu yemenin hayalini kuruyordum.
Çıktığımda eşim ve ailesi hepsini yemişti
Göç eden kişi bir süre sonra değişir. Alışkanlıkları değişir, hayatı yaşama biçimi değişir, düşünme biçimi, yemek yeme alışkanlığı bile değişir. Önceliklendirdiği konular değişir, dertleri değişir, sevindikleri bile değişir.
Bu noktada göç sürecinde zorlayıcı meselelerden biri doğduğun büyüdüğün ülkeden, sevdiklerinden uzak kalmaksa; diğeri de onlarla bir araya geldiğinde ortaklıkların azalmasının ilişkideki yansımalarıdır. İlişkiler devam eder belki; ama ilişkideki mesafe; yan yana olduğunda bile orada durur. İlişkinin güçlü bir bileşenidir artık bu mesafe ve görmezden gelinmeyecek kadar da büyüktür. Bu noktada ülkedeki kişilerle görüşmelerde iki insanın bir araya gelme, hasret giderme arzusuna ortak olur mesafe. İlişkideki görünmeyen üçüncü kişi gibidir.
Öte yandan göç eden kişi tekrar ülkesine dönse bile aynı kişi olarak dönmeyeceğinden dolayı, ne aynı ülkeyi, ne aynı ilişkileri bulması bir hayli zordur. Bu noktada da mesafenin yerine değişim ilişkiye eşlik eder, ve her ilişki bu değişimi kaldırmayabilir.
Özetle göç; mesafenin, değişimin, dönüşümün, kaybın, yeni bir kimlik oluşturmanın, ufak başarılarla mutlu olmanın, başarılı hissetmenin, başarısız hissetmenin, yalnızlığın, bir aradalığın; hepsinin içinde olduğu çok katmanlı bir yolculuktur.
Yaşlı bir kadının paylaşımı çok düşündürücü
60 yaşındayım.
Oğlum 33 yaşında.
Hâlâ benim evimde yaşıyor.
Büyüdüğü odada uyuyor; on yaşındayken yaptığım dolaba eşyalarını yerleştiriyor ve her gün pişirdiğim yemekleri yiyor.
Çalışmıyor.
Bir şey öğrenmeye, bir yere başvurmaya niyeti yok.
Geç kalkıyor. Televizyonu ya da bilgisayarı açıyor… Gün böylece akıp gidiyor.
Ben kahvaltı hazırlamazsam kahvaltı etmiyor.
Giysilerini yıkamazsam, temiz bir şey kalmayana kadar sandalyenin üzerinde birikiyorlar.
Ama her şey bir anda olmadı.
Yavaş yavaş yerleşti bu düzen… Ve ben her şeye izin verdim.
O çocukken onu hiçbir şeyi tek başına yaparken bırakmadım.
On iki yaşına kadar ayakkabılarını ben bağladım; “daha çok küçük” diye düşündüm.
Ödevlerini çoğu zaman ben yaptım; “stres olmasın” istedim.
Bir öğretmeniyle sorun yaşasa okula ben gittim.
Bir arkadaşıyla tartışsa savunmasını ben yaptım.
Onu koruduğumu sandım.
Acı çekmek için önünde uzun yıllar var diye düşündüm.
Rahatsızlık yaşamasına hiç izin vermedim.
On sekiz yaşında okul bittiğinde, “Ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi.
“Bir yıl düşün,” dedim. O bir yıl üç oldu.
Ondan hiç çalışmasını istemedim.
Paraya ihtiyacı olsa verdim.
Kuzenleri işe girince, “Herkesin yolu farklıdır,” diye savundum.
Yirmi beşinde bir teknik eğitime başladı. Dört ay sürdü.
Saatlerin ağır olduğunu, yorulduğunu söyledi.
Onu yormamak için kaydını ben sildirdim.
“Gerçekten sevdiğin şeyi bulacaksın,” dedim.
Hiçbir şey aramadı.
Otuz yaşında teyzesi ona iş teklif etti. İki hafta dayanabildi.
Yol uzakmış, saatler zormuş, ortam ona uygun değilmiş…
Eve döndüğünde onu bir savaştan çıkmış gibi karşıladım.
En sevdiği yemeği yaptım.
“Daha iyisi gelecek,” dedim.
Henüz hiçbir şey gelmedi.
Bugün de rutini aynı.
Gece iki-üçte videoların karşısında uykuya dalıyor.
Öğlen uyanıyor.
Mutfağa gelip “Yemek ne?” diye soruyor.
“Çöpü çıkar” desem, “Sonra,” diyor.
“İş ara” desem, öfkeleniyor; “Beni zorluyorsun,” diyor.
Geçenlerde ona artık eskisi kadar güçlü olmadığımı söyledim.
Sırtım ağrıyor. Çabuk yoruluyorum.
Evde bana yardımcı olması için birini tutabileceğimizi önerdi.
İki ay önce hastalandım. Üç gün boyunca perişandım.
Belki bu kez bir şey değişir diye düşündüm.
İlk gün yemek siparişi verdi.
İkinci gün tabakları masada bıraktı.
Üçüncü gün, ne zaman ayağa kalkacağımı sordu… Çünkü temiz giysisi kalmamıştı.
İşte o an anladım:
Birine bakılmadan yaşayamıyor.
Ve o biri hep bendim.
Kız kardeşlerim, artık onu göndermem gerektiğini söylüyor.
“Büyüdü,” diyorlar. “Bazı şeyler bitmeli.”
Ama geceleri odasına bakıp o huzurlu yüzünü gördüğümde,
yastığına sarılarak uyuyakalan beş yaşındaki çocuğu görüyorum.
Onu dünyaya ben hazırlamadım.
Onu dünyadan korudum.
Ve şimdi dünya, benim evimin duvarlarıyla sınırlı…
Sahip olduğu tek şey benim.
Hâlâ onu korumaya hakkım var mı?
Yoksa gerçekten yaşamasına yardım etmenin tek yolu onu bırakmak mı? 😔
Alıntı...
Terazi burcu çoğu zaman fazla uyumlu, herkese göre şekil alan ve kendi fikrini geri planda tutan biri olarak görülür. Oysa Terazi’nin diplomatik tavrı zayıflık değil, yüksek sosyal zekâ göstergesidir. Ortamdaki gerilimi hızla fark eder ve denge kurmaya çalışır. Kendi fikrini söylememesi fikri olmadığı için değil, doğru zamanı kolladığı içindir. Terazi için huzur, haklı olmaktan daha değerlidir. Ancak sınırı aşıldığında sandığınızdan çok daha net ve kararlı olabilir.
gösteri lincinden sonra şimdi de kaan sekban'ın talebi ve cem yılmaz'ın kabul etmemesi konuşuluyor. herkes genel anlamda çok sinirli, çatacak bir yerler arıyor. bu noktada iki kelam da ben etmek istiyorum. öncelikle linç meselesi üzerinden kısaca bir geçeyim.
eril dil eleştirisine ben de katılıyorum, hatta zamanında bu konuda kendisini yüzüne karşı eleştirmiştim. ancak bu bir seçimdir, onun seçimidir. o istediği dili kullanmakta, seyirci de onu eleştirmekte serbesttir. kaldı ki cem yılmaz o dilden ibaret değildir; duruşu, sahne zekası, mizahı ve dahi sineması çok değerlidir. bir sürü alanda öncüdür, gençlere yol açar. kendi türünü yaratmıştır, yenilikçidir, çalışkandır. bakın, mizah en hızlı eskiyen bir şeydir. cem'in hala hızını kesmeden yürümesi, yaptığı şeylerin üzerine sürekli bir taş daha koyması inanılmaz bir başarıdır.
gelelim kaan sekban meselesine. bir ustaya yapılan, genç bir komedyenin gösterisini açma daveti, öyle akşam yemeği daveti gibi bir şey değildir. rica işi hiç değildir, haber göndererek yapılmaz. bu kurdele kesmeye benzemez, bir anonstan fazladır, genç komedyeni lanse etmek anlamına gelir. yani usta açılış yaparak yaparak şunu der; "ben bu adamdan razıyım. yeteneğine, duruşuna, mizahına kefilim". bu ciddi bir sorumluktur. zamanında şahan'a yapmıştı hatırlarsanız. cem yılmaz gibi bir ustanın bunu yapması maddi manevi çok değerlidir. maddi olarak karşılığını asla ödeyemezsin, bunu ancak o kişiyi çok sevdiği ve/veya inandığı için yapar.
cem'in cümlelerini de duydum, kaan'ın cevabını da okudum. cem çok kibar davranmış, ben söyleyeyim; kaan kardeşimiz güzel bir şeyler yapıyor olabilir ama kendisi bir komedyen değildir. komedyenlik/oyunculuk bir kumaş meselesidir. kişi kendine komedyen demez, başkaları der, öyle olursun, ki bu da zaman ve emek ister. cem yılmaz'dan talebi abesle iştigaldir. kumaş sadece sahnede duruştan ibaret değildir, kuliste, hayatta duruş daha da önemlidir. kaan kardeşimiz cem'i anında satmış. cem'e cevaben şöyle demiş; "kendini benden ve benim gibi ‘yeni yetme’ komedyenlerden daha yüce gören herkesin, umarım bir gün bizim toplumsal dertler, haksızlıklar, hukuksuzluklar ve adaletsizlikler karşısında çıkardığı sesin yüzde 1’ini çıkaracak cesareti olur.” bu büyük ayıptır, haksızlıktır. sadece cem özelinde değil, kim olursa olsun, çıkartılan sesi ölçmek kimsenin haddine değildir. kibar söyleyeceğim, kendi çıkardığın sesi tarif etmek ise samimiyetten uzak bomboş bir kibirden ibarettir. dediğim gibi, kumaş meselesi.
tam olarak tanımak mümkün mü, bilmiyorum.
insan kendini bile her gün yeniden keşfederken, bir başkasını bütünüyle çözmek bana biraz iddialı geliyor.
ama bazı anlar var. yorulduğunda nasıl davrandığı, canı yandığında kimi suçladığı, mutlu olduğunda seni yanına alıp almadığı… işte orada bir şeyler açığa çıkıyor.
belki de bir insanı tanımak, onu çözmek değil;
bu anlarda sana nasıl hissettirdiğini görmek.
zaten geriye kalan her şey zamanla kendini gösteriyor. | bir insanı tanımak
https://t.co/auZNah1waW
Papa tam da bugünkü gerekçeler ile 100 yıl önce iznik'i ziyaret etmek istemiş, Atatürk dış kapıyı göstermişti.
Atatürk Müslüman değil, siz Müslümansınız öyle mi?