“Siz birini çok sevmiş olabilirsiniz hatta O da sizi çok sevmiş olabilir. Ama bazen olmaz, yazın ortasında yağmur yağar ve siz o pikniğe gidemezsiniz. Belki zorlarsınız ama bu kez de her yeriniz çamur olur.”
Ben eşimden biliyorum. Lohusalık depresyonu hafife alınacak bişey değil ve o günlerde annenin yanında babanın durması gerekiyor. Gündüz iş saatlerinde destek olamıyorsa eve geldiğinde eşine dinlenmesi için zaman vermesi gerekiyor. Onun enerjisini yükseltmesi gerekiyor, bebekle olabildiğince vakit geçirip kadının yükünü hafifletmesi gerekiyor.
Adam da tek başına yetmiyorsa, kayınvalideler, baldız, bebeğin halası vs kim varsa yanlarında olması lazım. Eskiden böyleydi. İnsanlar çok yalnızlaştı. İnsanlar kendi hallerine bırakılmaya başlandı. Yeni doğum yapan anneler çok yalnız bırakılıyor, unutuluyor. Biz böyle değildik milletçe eskiden.
Annelik, doğum sancısı, doğumdan hemen sonrası, lohusalık öyle “yav herkes yaşıyor, hepimiz doğurduk, herkes doğuruyor” falan diyerek hafife alacağınız dönemler değil.
Bizim toplumun babaya biçtiği rol çok hastalıklı ve eksik. Babanın ailede ve çocuktaki rolü gerekirse tv’lerde anlatılacak. Gerekirse bunun dizisini çekeceksiniz. Bu millete babalık öğreteceksiniz. Burada baba suçlu demiyorum, yanlış anlaşılmasın, bu olayın ardını da bilmiyoruz ama örnekten hareketle bir yaraya dikkat çekmek gerektiğini düşündüm.
Dünyanın en zor kararlarından biridir, birinden vazgeçmek zorunda kalmak. Seni seçmediği için, sevmeyi beceremediği için, güven veremediği için, sadakatini koruyamadığı için vazgeçmek zorunda kalmak.
O hareketin beni mutsuz ettiğini bilmesine rağmen sürdüren birinin beni sevmesi mümkün değil. Birini seversen onun gönlünü hoş etmek istersin. Birbirinizin hassasiyetlerine karşı özenli yaklaşırsınız. Bir şeylerin inada bindirildiği bir ilişkide aşktan sevgiden söz edilemez.
Gerçek ahlak, bir ilişki bittiğinde ortaya çıkar. Sevgi sürerken herkes çok iyi görünür; herkes anlayışlı, vefalı, saygılıdır. Ama o bağ aniden koptuğunda, maskeler düşer.
Ayrılık, karakterin turnusol kâğıdıdır. Kimi sessizce çekilir, yaşananlara saygı gösterir.
Kimi ise sevdiğini bir anda düşmana çevirir, geçmişi karalar, özelini anlatır, kin kusar. Oysa biten sadece bir ilişkidir; insanlığın bitmemesi gerekir.
Birini sevmek kadar, ondan gitmeyi bilmek de erdem ister. Çünkü duygular geçicidir ama davranışlar kalıcıdır. Kim olduğumuz, nasıl sevdiğimizle değil, nasıl ayrıldığımızla ölçülür. Vedalaşmayı bilmeyen, sevmiş sayılmaz. Kırmadan gitmek, iz bırakmadan uzaklaşmak, incitmemek… İşte asıl büyüklük oradadır.
Ahlak, sadece ilişki içindeyken değil, ilişki bittikten sonra da sınanır. Ayrıldıktan sonra hâlâ dua edebiliyorsan, hâlâ iyi dileklerle anabiliyorsan, işte orada gerçek bir kalp vardır. Çünkü kin, sevginin reddidir; ama sessizlik bazen en temiz vedadır. İnsan sevdiğini düşman belleyecek kadar küçülmemeli.
Unutmayın: Karakter, ilişkinin sonunda belli olur. Gerçek sevgi de, gerçek nezaket de, gerçek insanlık da ayrılıkta kendini gösterir. Herkesin “ben çok sevdim” dediği yerde, kimse “ben kırmadan gittim” demez. Ama değerli olan da budur.
Kısacası, kimseyi nasıl sevdiğinizle değil, nasıl terk ettiğinizle hatırlanırsınız.
Yazar— Emre Puzo
Sizler için yazıyoruz, üretiyoruz emek harcıyoruz. Beğendiyseniz paylaşın, diğer arkadaşlarında okumasını sağlayalım.