2014 yılına kadar, özel okul öğretmenlerinin devlet okulu öğretmenlerinden daha az maaş almasını yasaklayan 5580 sayılı Kanun yürürlükteydi. Bu kanun 2014 yılında yürürlükten kaldırıldı. Aynı diplomaya ve aynı müfredata sahip olan bu insanlar, önceki kazanılmış haklarını talep ediyorlar. Ve günlerdir maruz kaldıkları muamele kabul edilemez derecede utanç verici.
Öğretmenlik mesleğinin itibarı o kadar değer kaybetti ki Ankara’nın ortasında açlık grevinde olan öğretmenler toplumun büyük kesiminin umrumda bile değil. Milli takımın durumunun binde biri kadar bile gündem olamıyor.
İran, Körfez'deki Amerikan üsleri ve altyapıyı neden vuruyor diye feveran ediyor bazı çevreler (Türkiye dahil)
İran 12bin km ötedeki ABD'yi füzeyle vuramayacağına göre savaşı nasıl yürütecek?
Ellerini açıp dua mı etsinler savaş dursun diye?
Tam olarak ne öneriyorsunuz adamlara?
“Atın asanızı, asanızı atın sadece. Kafirlerin Allah’tan çok Müslümanlardan korktukları bir dünyada Allah tarihe yön verir, tarihin akışını değiştirir.”
"Aranızda Filistin yanlısı olup, direnişe karşı olanlar var. Siz ne sanıyorsunuz? Senin-benim böyle içerik üretip 'farkındalık' yaratmamız, protesto etmemiz falan özgür Filistin'e yetecek mi? Dünya tarihinde hiç bir halk Batı'daki dostları el ele tutuşup şarkılar söyledi diye özgürleşmemiştir!"
muhammed emin yıldırım hoca ile birçok konuda farklı düşünüyorum ama samimiyetine, dürüstlüğüne, cesaretine tanıklık ederim. güce karşı eğilip bükülmemesi, iktidarlara dalkavukluk yapmaması ve şarlatanlıktan uzak durması, onu trollerin hedefi haline getiriyor. hocanın yanındayız.
gerçek diplomalılar bim'de, şok'ta, migros'ta üç kuruşa kasiyerlik yapıyor; sahte diplomalılar vekil olmuş, bürokrat olmuş, idareci olmuş ülke yönetiyor. usta bir yazarın elinden çıkmış distopik bir roman tadında.
@CozumBaris31 Yüreğine sağlık. Dediğin gibi "Ben artık İsrail'e beddua etmeyi de doğru bulmuyorum. Beddua, İslam aleminin bütün satılmış ve boynu tasmalı köpeğe dönmüş devletlerine edilmeli."
Dün Ankara’da “Köklü Değişim Dergisi”nin organizasyonuyla gerçekleştirilen AK Parti Genel Merkezi’nden Külliye’ye yapılacak yürüyüşe izin verilmedi. Yürüyüşe gelmek isteyen Filistin destekçilerine çeşitli zorluklar çıkarıldı. Yine de Filistin dostları, tam istendiği gibi olmasa da yürüyüşü gerçekleştirdi. Tabii ki, Filistin dostlarının karşısına bir “muhatap” çıkmadı. Ama yine de onlar sözlerini muhatabına ulaştırmaya çalıştı.
Aslında daha öncesinde de sözü muhatabına söyleyen/söylemek isteyen kardeşlerimiz çıkmıştı. Ne var ki “Siyonist ağzıyla” konuşmakla itham edilmişler; derdest edilip tutuklanmışlardı. Yine, Hakan Fidan da dahil olmak üzere, pek çok bakanın yüzüne de Türkiye’nin İsrail politikasını eleştiren kardeşlerimiz çıktı; ya umursanmadılar ya da gözaltına alındılar. İktidarın bu ve benzeri müdahaleleri karşısında pek çok kişi “hayal kırıklığını” artık saklamıyor.
Peki iktidar niye böyle davranıyor? Herkesin kendisinden çok şeyler beklediği Cumhurbaşkanı neden kamuoyunun taleplerine cevap vermiyor? İktidar neden Filistin dostlarını muhatap almıyor? İnsanlar neden “hayal kırıklığı” yaşıyor? Hayallerimizde mi bir sorun var, hakkında hayal kurduklarımızda mı? Bu konuda düşüncelerimi paylaşmak istiyorum:
*
Filistin meselesi “dış politika”ya ait bir mesele. Bazılarımız bu konuyu “dini” bir mesele olarak tanımlasa da iktidarlar için durum böyle değil. Hele ki Filistin meselesi tamamen Türkiye’nin siyasal mimarisiyle ilişkili bir konu. 1945’ten sonra Türkiye’nin siyasal yönü planlanırken kerteriz ölçüsü olarak Amerika alınmış hatta Türkiye “Küçük Amerika” olarak kurgulanmıştır. Bu konuda dönemin “iktidarı” ya da “muhalefeti” arasında bir fark yoktur. İki örnek vermek istiyorum.
Türkiye’yi “Küçük Amerika”ya benzeten ilk siyasetçimiz CHP vekili (1971 muhtırasından sonra başbakan oldu) Nihat Erim idi. 1949’da İzmit Halkevi’nde yaptığı bir konuşmada şöyle demişti: "Eğer bir dış felakete uğramazsak ben memleketin yakın geleceği için çok nikbinim (iyimserim). Çünkü yakın bir gelecekte Türkiye küçük bir Amerika haline gelecektir." (Vatan Gazetesi, 20 Eylül 1949).
Ondan tam 8 sene sonra Cumhurbaşkanı Celal Bayar da Türkiye’yi “Küçük Amerika” olarak tanımladı. 21 Ekim 1957’de Vatan Gazetesi’nde yayınlanan haber, Bayar’ın Demokrat Parti’nin Taksim mitinginde şöyle dediğini aktarıyordu: "Biz memleketimizde Amerikalıların ilerleyişleri seyrini takibe çalışmaktayız. Öyle ümit ediyoruz ki otuz sene sonra bu mübarek memleket, 50 milyon nüfusu ile küçük bir Amerika olacaktır.".
Biri "sağ" diğeri "sol"dan ( o dönemlerde bu kavramlar yoktu, daha sonradan yerleşti) olan bu iki siyasetçi görünüşte hasım partilerdendi. Ülke içinde insanlar “halkçı” ve “demokrat” diye birbirini yiyordu. Bu kavgada dindarların payına “Allah, Kur’an, Peygamber” diyen DP’nin ardında saf tutmak düşmüştü. ABD içinse kendine tabi olan siyasetçinin kimliği önemli değildi; ister “Kemalizm” adına, ister “din” adına, ister “Kürt" ister “Türk milliyetçiliği” adına olsun fark etmiyordu. Fakat tarih göstermişti ki ABD için "dini ve milli" terminolojiyle yapılan Amerikancılık çok daha verimliydi.
Bu verimliliğin bir sebebi, sağcı siyasetçilerin tabanlarını tatmin etme eşiğinin düşük olmasıydı. Menderes ezanı Türkçe’den Arapça’ya çevirerek; Özal 163. maddeyi kaldırarak, Erdoğan Ayasofya’yı açarak Türkiye’nin siyasal yönünü değiştirmeden dindar kitlelerin “beklentilerinin de üstüne çıkıp” kalbini fethedebiliyordu.
Bu verimliliğin diğer sebebi ise, “milli ve dini” terminoloji üzerine bina edilen siyasal söylemin Amerika/NATO eksenli dış politikayı tahkim eden bir rol oynamasıydı. Kore Savaşı’na giderken ordunun yanında bir de “imam” götürmesi bunun çarpıcı bir örneğidir. Daha birkaç yıl önce "elif ba" okuduğu için dövülen mütedeyyin insanlara bu uygulama "mucize" gibi geliyordu. Bugün başörtülü olduğu için okullara alınmayan kişilerin "başörtülü hakim" gördüğünde yaşadığı duygulara benzer bir şeydi bu.
Gelgelelim Filistin meselesi böyle bir mesele değil. Bazıları "Ayasofya’yı açan Reis, bunu niye yapamasın!" diyor. Hayır, aynı şeyler değil. Filistin meselesi Türkiye’nin siyasal yönüyle ilgili bir mesele. ABD müttefiki olmamız, AB özlemi duymamız ve NATO üyesi olmamız ile ilgili bir mesele.
ABD’nin müttefiki ve NATO üyesi kalarak İsrail’e karşı olmamız (retoriğin ve hamasetin dışında) muhaldir. Bunu anlamamız gerekiyor. Daha birkaç hafta önce NATO harcamalarını %2’den %5’e çıkarma kararına uyacağını açıklayan Türkiye’den "Mehmetçiği Gazze’ye göndermesini istemek" ne kadar mantıklıdır? Aslında iktidar siyasal pozisyonunu kaç defa açıkladı. Fakat anlamamakta diretiyoruz. Sürekli “iki devletli çözüm” diyorlar. Neden? Çünkü “uluslararası toplum” öyle diyor. O yüzden Türkiye İsmail Heniyye’nin ya da Yahya Sinvar’ın değil, Mahmud Abbas’ın Filistin’ini destekleyen bir çizgidedir. Eğer bir gün gelir, NATO üyesiyken Mehmetçik Gazze’ye giderse “acaba ortada ABD ve NATO adına yerine getirilmesi gereken hangi görev var?” sorusunu sormalıyız.
Biz zannediyoruz ki, aç çocukların fotoğraflarını göstererek, ayetler ve hadisler okuyarak iktidar merhamete gelecek. Hayır konu “merhamet” ya da “öfke” meselesi değil. Bir tercih meselesi. Reel politik meselesi. Türkiye’nin siyasal yönü ABD’dir. Kültürel politikalar bizi aldatmasın. “Şeriat” da gelse böyle devam edebilir; İsrail'i meşrulaştıran bir fıkıh üretilebilir. Suudi Arabistan bunun bir örneğidir.
Özetle İktidarın Türkiye’deki Gazze eylemleri için çizdiği sınır Türkiye’nin siyasal mimarisiyle uyumludur. Bize diyor ki: Dua edebilirim, Gazze’deki yıkılan evleri yeniden yapabilirim, Gazze’li yaralıları tedavi edebilirim hatta sizin duymak istediklerinizi de söyleyebilirim: örneğin İsrail’e “terör devleti” diyebilirim ama İsrail’le ilişkilerimi kesemem. İsrail’e yaptırım uygulayamam. Çünkü ben bir NATO üyesiyim, ABD’nin müttefikiyim, AB adayıyım. (NATO'nun ABD/AB, onların da İsrail demek olduğunu söylemeye gerek yok sanırım). Yapabileceğim en fazla şey “iki devletli çözüm” için çalışmaktır.
*
Sonuç olarak: Ortada bir hayal kırıklığı varsa eğer, bu, hakkında hayal kurulanlardan kaynaklanmıyor. J.C. Grange’ın söylediği gibi sorun hayal kuranlardan kaynaklanıyor: "Sanırım hayal kurarken malzemeden çalıyoruz, çünkü sürekli yıkılıyor!"
Kuşkusuz "nehirden denize Filistin" diye bir hayalimiz var. Bundan ödün vermeyeceğiz. Siyasal taleplerimizi bu hayalimize uygun şekilde dillendireceğiz. Biz siyasetçilerin çizdiği sınıra değil, siyasetçilerin bu hayale tabi olmasını isteyeceğiz. Çünkü yeryüzünün en gerçekçi ve en haklı hayalidir bu.
Vallahi okurken tüylerim ürperdi.
Allah sizden razı olsun @KokluDegisim
Gazze’de insanlığın sınırlarını aşan olağan dışı bir katliam yaşanıyor. Böyle bir zulme karşı sıradan tepkiler yetmez. Olağan dışı zulüm, ancak olağan dışı eylemler gerek!
#GazzeİçinBenVarım
depremde yıkılan hatay'ı yeniden inşa edemediler ama suriye'yi yeniden inşa edebileceklerini düşünüyorlar. okul tuvaletlerine sabun koyamıyorlar ama ortadoğu'yu fethedebileceklerini düşünüyorlar. kendi halklarına faydaları yok ama tüm dünyaya nizamat veriyorlar. acayip bir kafa.
bir suçluyu çöp poşetine sokmakla, hayvan aracıyla taşımakla büyük devlet olunmaz; bir suçlunun yeni suçlar işlemesine engel olmakla, suç ortamlarını kapatmakla, caydırıcı cezalar sağlamakla büyük devlet olunur. devlet, trip atmaz, atar gider yapmaz, hava atmaz; hukuk uygular.