Bence yeni neslin en büyük problemi tembellik değil.
Yanlış şeye çok fazla emek vermesi.
Bugün 15 yaşındaki bir çocuk;
1 yıl boyunca test çözebiliyor,
her gün saatlerce ders çalışabiliyor,
aynı konuyu defalarca tekrar edebiliyor,
sosyal hayatından fedakârlık yapabiliyor.
Yani disiplin var.
Emek var.
Sabır var.
Ama çoğu zaman bu emeğin tamamı tek bir sınava gömülüyor.
Aynı çocuğa erken yaşta;
e-ticaret mantığı,
yapay zeka araçları,
İngilizce içerik tüketimi,
basit site kurma,
ürün araştırma,
satış psikolojisi,
para yönetimi,
içerik üretimi
öğretilse bambaşka bir yere gidebilir.
Burada mesele ders çalışmak kötü demek değil.
Mesele şu:
Hayat artık sadece sınav kazanandan yana işlemiyor.
Üreten, satan, anlatan, teknoloji kullanan, fırsat gören insanlar çok daha erken öne çıkıyor.
Biz çocuklara hâlâ “çok çalış” diyoruz.
Bence eksik cümle şu:
Çok çalış ama neye çalıştığını da iyi seç.
Geldik gidiyoruz.
56 yıldır insanımızın zirai ilâç kalıntısı olmayan meyve ve sebze yiyebilmesi için çok uğraştım, çarpıcı programlar yaptım ama maalesef başaramadım.
Hollanda artık hiç ilâç kullanmadan, tamamen biyolojik mücadele ile ürün yetiştirmeye geçiyor.
Biz ise halâ izin verilenin 158 katı ilâç kullanabiliyoruz!
Özellikle çocuklarımıza sağlıklı ürün yediremediğimiz için üzgünüm çok.
Affedin bizi sevgili çocuklar...
19. yüzyıl sonlarında tekstil fabrikalarında ve tütün atölyelerinde çalışan genç işçi kadınlar arasında kitlesel bayılmalar, ağlama krizleri, kasılmalar ve felç benzeri durumlar (histerik semptomlar) görülmeye başlandı.
Klinik bunu nasıl bireyselleştirdi? Dönemin tıp dünyası (Paris'teki meşhur Salpêtrière Hastanesi ve Jean-Martin Charcot ekolü), bu isyanı aldılar ve "Histeri" laboratuvarına kapattılar. Bu kadınlar büyük amfilerde, tıp öğrencilerinin önünde "patolojik birer vaka" olarak sergilendi. Semptomların kaynağı, kadının bastırılmış cinselliği, zayıf ahlakı, rahim bozuklukları ya da kalıtımsal zayıflığı olarak açıklandı.
Peki sınıfsal kökeni neydi? Bu kadınlar, günde 14-16 saat boyunca, hiçbir havalandırması olmayan, nemli, karanlık ve ağır tacizlerin, mutlak itaat baskısının olduğu atölyelerde çalışıyordu. Vücutlarının gösterdiği bu ağır fiziksel reaksiyonlar, aslında o katlanılmaz sömürü koşullarına karşı biyolojilerinin verdiği tek ve son isyan/grev biçimiydi.
Klinik bunu nasıl bireyselleştirdi? Dönemin tıp dünyası (Paris'teki meşhur Salpetriere Hastanesi ve Jean-Martin Charcot ekolü), bu isyanı aldılar ve "Histeri" laboratuvarına kapattılar. Bu kadınlar büyük amfilerde, tıp öğrencilerinin önünde "patolojik birer vaka" olarak sergilendi. Semptomların kaynağı, kadının bastırılmış cinselliği, zayıf ahlakı, rahim bozuklukları ya da kalıtımsal zayıflığı olarak açıklandı.
Yani fabrikadaki vahşi çalışma koşulları salkım saçak ortadayken tıp kurumu projektörü kadının çocukluğuna, rahmine veya aile geçmişine çevirdi. İşçinin sömürüye karşı bedensel çığlığı "tıbbileştirilerek" (medicalized) siyasi ve sınıfsal içeriğinden tamamen yalıtıldı.
TRT'nin vergilerimizle ABD'ye gönderdiği liyakat harikası... Takımları karıştırmasını bırak, oyuncu isimlerini bile sallıyor :) Ne yazık ki devletin tüm kurumları bunun gibilerle tıka basa dolu.
Müge Anlı, yayınına katılan kadına niye evinin duvarını kocan yapmayınca sende yapmadın diyor. Sıva tarifi veriyor, birisi Müge Anlı'nın sırtına bi çuval çimento verip stüdyoda bir tur attırabilir mi acaba? Yetti cahil, gariban kadınlar üzerinden her alanda şişindiği!
Bir sosyal bilimcinin böyle konuşmasına anlam veremiyorum. Biz öğrencilere insan doğası diye bir şey olmadığını, insanın maddi koşulların ve tarihin şekillendirdiği sosyal bir varlık olduğunu öğretiyoruz.
Meksika’daki açılış maçını dev ekrandan izleyen Devlet Başkanı Claudia Sheinbaum, neden stada gitmediğini anlattı:
“Estadio Azteca'da bir bilet 120.000 peso! Bu parayı kim ödeyebilir? Bana verilen 001 numaralı bileti, futbolu seven ama gücü yetmeyen Veracruzlu genç bir kadına hediye ettik. Meksika halkını ondan daha iyi kim temsil edebilir?“
Kuşadası’nda Onur Yürüyüşü’ne polis müdahalesi. Avukatlara tehdit !
Kuşadası’nda düzenlenen basın açıklaması ve Onur Yürüyüşüne kolluk tarafından müdahale edilmektedir. Alanda bulunan avukatlar çembere alınarak hukuka aykırı şekilde kimlik tespitine maruz bırakılırken, eylemcilerin ters kelepçeyle ve saçlarından sürüklenerek gözaltına alındığı bildirilmiştir.
LGBTİ+’ların barışçıl şekilde bir araya gelme, ifade ve örgütlenme özgürlüğü Anayasa ve uluslararası insan hakları sözleşmeleriyle güvence altındadır. Barışçıl toplantı ve gösteri hakkına yönelik bu müdahaleyi yakından takip ediyor, hukuka aykırı uygulamaların derhal son bulmasını talep ediyor; ilgilileri hukuka, insan haklarına ve ayrımcılık yasağına uygun davranmaya çağırıyoruz.
Onur yasaklanamaz; LGBTİ+’lar yalnız değildir. 🏳️🌈
İHD MERKEZİ LGBTİ+ Komisyonu
Kadın çalışsa “fazla hırslı” gibi tanımlamalar kullanılarak eleştiriliyor, çalışmasa “birilerinin sırtından geçiniyor” diye küçümseniyor. Kendi emeğiyle var olduğunda da, ailesinin imkânlarıyla yaşadığında da bir şekilde birilerinin hedefi haline gelebiliyor. Görünen o ki mesele kadınların çalışıp çalışmaması değil, insanların başkalarının hayatı üzerine söz söylemeyi kendine hak görmesi.
“İnsan bugün yoksulluktan o kadar çok acı çekmiyor; bir büyük makinenin bir dişlisi, bir otomat haline gelmesinden, hayatının boşalmasından ve anlamını yitirmesinden duyduğu acıya kıyasla.”
Erich Fromm #pazar