Samanyolu galaksisinde 400 milyar yıldız var ve sadece bizim görebildiğimiz evrende 2 trilyon galaksi bulunuyor
Bize en yakın yıldız sistemi proxima centauri 4.2 ışık yılı uzakta saniyede 300 bin kilometre hızla gitsen bile oraya varman yıllar sürüyor
Böyle bir mesafeyi aşmak biyolojik bir canlı için neredeyse imkansız kozmik radyasyon sıfır yerçekimi ve mutlak soğuk DNA yı paramparça ediyor
Eğer yıldızlararası seyahat edebilen bir medeniyet varsa çoktan biyolojinin sınırlarını aşmış silikona ya da makine formuna dönüşmüş olmaları gerekiyor
Şimdi şunu düşün kendi yıldızının enerjisini tamamen kontrol edebilen uzay zamanı büküp binlerce ışık yılı yolu aşan bir zeka buraya kadar geliyor ve bir çöle çakılıyor
Termodinamik yasalarını altüst eden bir teknoloji Dünya nın atmosferik sürtünmesine mi yeniliyor
Insanlık yıldızlararası zekayı hala kendi evrimsel zaaflarıyla hayal etmeye devam ediyor
Evrenin başka bir köşesinde hayat muhtemelen var ve belki de bizi çoktan buldular
Ama buldularsa bile gökyüzünden düşen şey etten kemikten yapılmış 4 farklı canlı türü değil kendi kararlarını veren bir bilinç simülasyonu veya otonom bir robottur
Biyolojik yaşam evrenin en kırılgan evresi ve o evrede olan hiçbir şey o devasa karanlık okyanusu yüzerek geçemez
Üç yıldır milletvekiliyim, üç yıldır bu Parlamentoda; suç işleyene infaz indirimi, teröriste af, hep bunları konuşuyoruz. Vergisini ödeyen, kanunlara uyan vatandaşa ilişkin üç yıldır benim şahit olduğum bir yasama faaliyeti maalesef yok!
Ülkenin köklü şirketleri satış yapmaya devam ediyor. Sermaye ülkeyi tamamen terk ediyor.
Neden büyük şirketler satmaya başladı? Bilmediğimiz tam olarak ne oluyor bu ülkede?
Sabancı kademeli olarak Akçansa, CarrefourSA, Teknosa, İklimsa, Yünsa ve Kordsayı satıyor.
Şimdide de Koç Grubu Hitachi, İzocam, Demirdöküm, Migros, SEK, Maret ve Tat gibi varlıklarda satış adınlarına geçti.
Zorlu için iflas konuşulurken, Petkimde aynı senaryoyu izliyor.
Yer: Tunceli…
AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nda bir vali, aynı zamanda başmüfettiş…
İddiaya göre;
Milletin parasıyla yapılmış bir Gençlik Merkezi’nde oğluna “özel bir oda” tahsis ediyor.
Uyuşturucu kullanan oğlu, uyuşturucu kullanmayı reddeden Gülistan Doku’ya bu odada tecavüz ediyor.
Daha sonra Gülistan’ı Sarı Saltuk Viyadüğü yakınlarında, Uzi marka bir silahla kafasından vurarak öldürüyor ve Pertek ilçesine bağlı bir köyde gizlice gömüyor.
Valinin koruma polisi de katile yardımcı oluyor.
Bu korkunç cinayetin izlerini yok etmek için devletin tüm imkânları devreye sokuluyor.
Vali, aileyle görüşüp Gülistan’ın SIM kartını alıyor. Bir bilişimci polise SIM kartın şifresini kırdırıp tüm mesajları sildiriyor.
Cinayet delilleri yok edilirken 10 bin dolar harcanıyor; bu da valilik bütçesinden ödeniyor.
Gülistan’ın gömüldüğü yeri bilen vali, kolluk kuvvetlerini farklı bölgelere yönlendirerek aylarca yanlış yerlerde arama yaptırıyor.
Dönemin emniyet müdürü de tüm kamera ve istihbarat verileri elinde olmasına rağmen, aramanın doğru yerde değil, ısrarla baraj gölünde yapılmasını istiyor.
Gülistan’ın tecavüze uğradığına dair hastane kayıtları, hastane başhekimi tarafından siliniyor.
Ve bu doktora Sağlık Bakanlığı “Yılın Doktoru” ödülünü veriyor.
Vali de kendisini, yaptığı “başarılı hizmetlerden dolayı” İl Sağlık Müdürü olarak atıyor.
Bu arada Türkçe Olimpiyatları’na da katılan vali, “Gülüm Benim” şarkısını söyleyen Bangladeşli kıza övgüler yağdırıyor.
Valinin oğlu ise, babasının koruma polisiyle birlikte işlediği cinayetin devlet gücüyle örtülmesinin verdiği güvenle hayatına kaldığı yerden devam ediyor.
Altında BMW 420, lüks tatiller, eğlenceler ve uyuşturucu partileri…
Tunceli’ye kayyım belediye başkanı olarak da atanan vali, bir yandan da çok sayıda ihaleye imza atmaya devam ediyor.
Bu korkunç hikâye, aslında AKP’nin Türkiye Yüzyılı’nın bir özeti.
“Dicle’nin kıyısında bir kuzuyu kurt kapsa, ondan Ömer sorumludur” diyerek samimi insanların oyunu alıp iktidara gelenlerin inşa ettiği kokuşmuş, hatta topyekûn çürümüş düzenin küçük bir resmi…
Bu korkunç cinayetin üzerinin devlet gücüyle örtüldüğü yıllarda görev yapan Adalet Bakanları, İçişleri Bakanları, savcılar ve diğer tüm yetkililer bugüne kadar tek bir kelime etmediler.
Gülistan’ın ailesinin ahı arşa ulaştı, gözyaşları pınar oldu aktı.
Siz ey sorumlular, gece başınızı yastığa nasıl koyuyorsunuz?
Bir gün hesap vermeyeceğinizi mi sanıyorsunuz?
Matbaa tarihçisiyim, sorusu olan varsa bu beyefendiye sormak yerine bana sorabilir. 16. yüzyıl başlarından beri Arapça huruf dolaşımdayken "alfabe yapısından dolayıydı" demek -kusura bakmayın ama- bilmeyene alenen safsata satmaktır. Bunlara itibar etmeyin, ettirmeyin.
Kazadan sonra radyoda çalan ayetin devamı:
"Göktekinin sizi yere geçirmeyeceğinden emin misiniz? O zaman bir bakarsınız yer çalkalanıyor. Yahut göktekinin üzerinize taş yağdıran rüzgar göndermeyeceğinden eminmisiniz o zaman uyarım nasılmış bileceksiniz. Andolsun onlardan öncekiler de yalanlamıştı. Beni inkar etmenin sonucu nasıl oldu"
Prof. Dr. Halil İnalcık hocanın Fatih Camii haziresine defnedilmesi, bu ülkenin ilme ve gerçek tarihe duyduğu saygının bir göstergesiydi. Şimdi Prof. Dr. İlber Ortaylı hocanın da aynı hazireye defnedilmiş olması, devlet aklının tamamen ortadan kaybolmadığını gösteren önemli bir işarettir.
Çünkü devletler sadece yaşayanlarıyla değil, kimi nereye layık gördükleriyle de bir mesaj verirler. Bir âlimi nereye defnettiğiniz, aslında nasıl bir medeniyet tasavvuruna sahip olduğunuzu da ortaya koyar.
Bu açıdan bakıldığında, hurafelerle örülü bir tarih anlatısıyla tanınan ve “Fesli” lakabıyla bilinen Kadir Mısıroğlu gibi isimlerin cenazelerinin Fatih Camii haziresine defnedilmemiş olması da dikkat çekicidir. Bu durum, en azından bazı yerlerde ölçü ve aklın hâlâ devrede olduğunu gösteren güzel bir işarettir.
Dini açıdan kimin nereye defnedildiğinin bir önemi yoktur aslında. Mesele sadece bir defin yeri değildir. Mesele, bu ülkenin hafızasında ve tarihinde kimin gerçek anlamda “yer” bulduğudur.
11 Mart 1965.
Zonguldak’lı maden işçileri liyakat zammının adil dağıtılmadığı gerekçesiyle ayaklandı. Jandarmanın açtığı ateşle 2 işçi hayatını kaybetti. Fotoğraf Satılmış Tepe ve Mehmet Çavdar’ın cenazesinden.
En az 400 yıllık travmalar fırtınası yüzünden ahalinin yüzde doksanından fazlasının kaderi bozuktur. "Kaderinizi yaptıklarınıza bağladık" ana kodu üzerinden şöyle diyebiliriz: Kaderi oluşturan insanın yaptıkları olduğuna göre, yaptıklarımızı da kültür belirlediğine göre, ahalinin yaygın kültürü de (altkültür) bir sürü arızalı kodla hasta olduğuna göre, fakirlik standart bir kaderdir. Fakirlik derken mal, emtia, finans fakirliği değil bütün fakirlik türlerini kastediyorum. Fırsat, bağlam okuma yeteneği, başarıya götüren aktif - gerçek sosyoekonomik dayanışmacı çevre, tecrübe gibi unsurların fakirliği de unutulmamalı.*(1) Bu kader içine doğduğunuz, etraftaki herkes de bundan gafil olduğu için, orta / uzun vadede gerçek bir başarı / mutluluk akışı kazanılamadığında sorumlusunun kim / ne olduğunu anlamadığınız şeydir. Yani bu iklim gibi bir kavram. Örneğin; "Erzurum Yaylası'nda portakal yetişmez" bilgisi ile bakamadığınızda tarımla uğraşan biriyseniz neden kahve, kakao vb çok kazandıran ürünler üretip başarılı olamadığınızı anlasanız da, iklim yüzünden kısır bir döngüde fakirliğe mahkumsunuzdur. Mesele bunu kabul edip, mikro iklim yaratmaktır. Mikro iklim için de kritik kütle oluşturacak kadar kalabalık şekilde, başka ve gerçek bir kültür inşa ederek aşiretleşmek** dışında tek çareniz ülkenizi terk etmenizdir. Onda da altkültürünüzü kıymetli bir mücevher takar gibi kalbinizden, ruhunuzdan çıkarmazsanız yine o yol sizi bir yere götürmeyecektir.
Şöyle yapıyoruz akalar. Ülkemizi asla terk etmiyoruz, ama bir ayağımız ülkedeyken diğer ayak pergelin diğer ucu gibi tüm dünyada ticaret, üretim vb imkanlar inşa ederek dolaşıyor. Anlaşılan o ki, Türk'ün göçebeliği bu yeni versiyonuyla yine bitmeyecek.
* (1) Ortada öyle bir çevre yoksa arkadaşlık dediğiniz sokaktaki poğaçacıyla small talk yapma seviyesinde bir şeydir.
** (2) Aşiret dediğimiz eski çağlara has bir şey değil. O bir transatlantik gibi yol alan, muhteşem mühendislik ve harika işleyiş matrisine sahip bir konglomeralar ağıdır. Kat kat filtrelerden geçilebildikten sonra kendisine ait olunabilen, (girişte seçilmiş, yolda seçilmiş, her aşamada, her şirket ve ortaklıkta ayrı ayrı elenerek hak edilen yer bulunabilen) devamlı öğrenme, kesintisiz bir gelişme ve birbirini sık sık sarsarak denetleyen, duygudurum kontrolü gibi birçok özel eğitimle beynin ve zamanla genetik yapının değiştiği, geliştiği bir sistem teori ve pratiğidir. Tip 1 medeniyet ve sonrasını hedefleyen, dünyada ve ülkede mevcut katmanların hiçbirinin hedeflemediği gerçek hedeflere odaklanmış, sadece içerde anlaşılan, (endemik) kendine has bir langue'ye (özel dile) sahip bir harekettir. Mesnevi'de anlatılan Dakuki kıssasındaki 7 ağaç, 7 adam meselinde kurgulandığı gibi, dışardan bakanlar kesinlikle Hazret-i Joker'in (freak)liği gibi sadece anlam veremedikleri, ve şükür ki bir işe yaradığını da düşünmedikleri bir görüntü alabilir. Açık sır budur. Başka sistemlerin diline tercüme edilemeyen bir gerçekliktir. İşin ucunun bir teknokültürel devrime çıkacağı (büyük huzur) sırrı da budur. En büyük ve basit sır da seçerek almaktır. "Su kuşu suda, kara kuşu karada..."
Şarkıcı Çelik, Hatay’da hiç tanımadığı bakkallara/marketlere girerek vatandaşların veresiye borçlarını kapattı:
"Adına fitre deyin, küçüklere harçlık deyin, ne derseniz deyin ben bir şeyler paylaşmaya geldim."
🔴Putin'in danışmanı Alexander Dugin uyardı:
"Deccal sadece dışarıdan değil içeriden de saldırabilir. Liderleri gevşetir, kararsızlaştırır, yavaşlatır, uzlaşmalara ve anlaşmalara iter, tepkileri köreltir, adalet ve empati duygularını zayıflatır, insanları toplumdan ayırır, etrafını kuklalarla çevreler, yalanlara inanmaya ve dalkavukluğa boyun eğmeye zorlar, yanılsamalara hapseder.
Onunla savaşmak için bir liderin sağlam bir manevi gerçekçilik, metafizik uyanıklık ve şeytanın varlığını ilk anda fark etme yeteneğini geliştirmesi gerekir."
Osmaniyeli 72 yaşındaki depremzede vatandaş:
• Evim yıkıldı. Kızılay çadır vermişti, 3 senedir orada kalıyordum, bir soba yakamadım; şimdi barakada kalıyorum.
• Burada tavuk bile yaşamaz normalde. Çadır her yerden yırtıldı, elimle dikiyorum ama içeriye su giriyor.
• Tuvalet ve banyonun üstü açık, yağmur yağdığında her taraf ıslanıyor.
• Sürekli pilav yapıyorum, her gün bulgur yenmez ama onunla idare ediyoruz.
Yalova'da Van Ercişli "aşiret" tarafından iftar öncesi kızıyla beraber darp edilen ve 14 aylık kızının kafatasında çatlak oluşan baba yardım bekliyor.
"Sayin bakanım mahalllede 6 hanelermiş evimi 2,5 milyona bunlara satıp mahalleyi terk edecekmişim"
"Adliye, kaymakamlik yalan bilgi veriyor hastaneden taburcu olduk ama eşim kızımla hastanede çıkaramadım. 112 gelmiyor. Can guvenlimiz yok ekip istiyoruz dedik, ekip bile gelmedi."