“İnsanın bir bedene ve bir beyne sahip olması, güzelliğe susamış ve deneyime aç olması yüzünden utanması kendi doğasına aykırı olduğu için aklın amacına ulaşamamış yarısı, kabalığa ve müstehcenliğe başvurarak intikam almaya çalışır.”
yaşımın 30’a vurmasına yarım yıldan az kalmışken
hissediyorum, gelecek yakın
öyleyse yakın mumlarınızı
aydınlatmayan etrafını.
hissediyorum.
yakacak beni
içimdeki ibrahim’in ateşi.
güzel memleketimin koşulları ve sosyal baskı nedeniyle birden fazla alakasız işte çalışma alışkanlığım izin vermediği için yalnızca doktora çalışmalarına odaklanmayı başlı başına bir görev olarak gör/e/meyip sürekli akademi dışında bir işte çalışmak zorunda bırakıyorum kendimi.
İyi bir YL/doktora programını kazanmak; verimli çalışıp (teorik altyapıyı güçlendirip araştırma/proje/Laboratuvar vb. deneyimler kazanarak) kaliteli çıktılar (makale, bildiri, patent vb.) ile buralardan mezun olmak başarıdır. YL/doktora yıllarında not ortalamasına odaklanılmaz.
Kişiye özel açılmış kadro sınavlarından birine girmiş ve ahmakça bir umutla 6 sayfa cevap yazmıştım. Hayatımda ilk defa alnımdaki ter yazdığım kağıda dökülmüştü.
hem akademide var olmaya çalışan hem de farklı alanda geçim kaynağı olanlar da bu güvencesizliği görerek motivasyon kaybı yaşıyor. burada kişi tüm engellere rağmen ilgisini bir şekilde korumaya ve maalesef bunu karşılık beklemeden yapmaya odaklanmalı. aksi sürdürülebilir olmuyor.
Akademi dışarıdan bakıldığında özgür düşüncenin mabedi gibi görünüyor. Ama içeriden, hiyerarşilerin, mobbingin ve görünmez duvarların yeniden üretildiği bir labirent aslında.
Bence asıl kırılma şurada başlıyor.
Zamanla, "bilim aşkı" diye başlayan yolculuk, çoğu insan için bir varoluş mücadelesine dönüşüyor.
Sistem tutkuyu sömürüyor; "Seviyorsan dayanırsın" ya da "kendi kariyerin için" sözü, emeğin karşılığını görünmez kılmanın en rafine biçimidir. Eee tabi böyle olunca eninde sonunda bilim insanı, kendi inancına karşı bile yalnız bırakılıyor.
Çünkü güvencesiz bilim insanı, sorgulamaktan çok uyum göstermeye zorlanır. Güvencesizlik ise bir hata/kusur değil, bilinçli bir strateji.
"Publish or Perish" düzeninde bilgi, merakın değil sermaye ya da büyük balıkların kariyer yarışının hammaddesidir.
En yüksek, en iyi, en wooow akademilerde bile sistem bunu açıkça teşvik etmese de, sessizce mümkün kılıyor.
Yani gençler kısaca mevzu "hocam fizik okumak istiyorum, sizce nereyi yazayım?"ın çok ötesinde bir mevzu :)
yine de siz benim pesimistliğime bakmayın. Bilim yazın, okuyun..
Çünkü er ya da geç, öyle ya da böyle akademi "reannounce" edilecek.
ya da şu oluyor: bir başkasının hayatındaki tüm zorluklar kendisininmiş gibi, içtenlikle benimseniyor. bunda ise başkasının hayatına bir yere kadar müdahale edebilecek olmanın gizli konforunu yaşayarak kendi hayatıyla yüzleşme zorluğunu erteleme eğilimi var.
‘Kendimizden memnun olma’ fikrini hafife alıyoruz. Oysa insan kendinden ne kadar mutmainse, çevresine o kadar az eziyet ediyor. Nerede istediği hayatı yaşayamayan biri var, ötekinin hayatına tebelleş olmakla meşgul. Hayatını sevenin, öteki hayatları tahrip etme eğilimini azalıyor
rahatsızlığından dolayı ayağa kalkamadığı için kiremite dokunarak abdest alan, namazını gözüyle kılan bir yakınımın imanına ve ölümüne şahitlik ettim. insanın bu gerçeği yakınları üzerinden tekrar tekrar, unutacağını bile bile aynı dirilikte yaşamasında alınacak ne çok ibret var.
@parmesankedisi kullanıcı sayısının artışıyla doğru orantılı olduğundan görmezden gelinecek gibi de değil. ama paylaşıma devam etmenin iyi yanından bakarsak, sayenizde dostoyevski’nin eserlerini yeniden okuma isteği oluştu bende :)
sosyal medya zorbalığı tahammül edilemez boyutlara ulaştı. düşündüğünü paylaşabilme imkanı artan fakat bu zorbalık yüzünden konuşmaya çekinerek yalnızlaşan hatırı sayılır bir kesim var ve bu bir tercih değil.
Benim anladığım Dostoyevski’yi benim yaşlarda okumak toplumda şok etkisi yaratıyor. Hangi kitabı ne zaman okuyacağına okur karar verir, aynı kitabı 17 yaşında da okursunuz 40’ta da, ikisi de ayrı okuma deneyimidir. Tweetimde “Ayy Dostoyevski diye bir yazar varmış duydunuz mu, süper” diye bir şey dememişim. Dostoyevski’yi yeni okuduğumu sanıp kendince zorbalayan kişilerin canını sıkacak kadar üzerinde mesai harcadım. Kaldı ki ilk kez de okuyor olabilirdim. İstediğim zaman da kendisini överim, okuduğum kitaptan bir bölüm açar yeniden hayran kalırım. Zaten doğru düzgün okumayan bir toplumuz, insanların okuma deneyimine karışmayın.