Bak, olaya bir de şuradan bakalım: Sen şimdi 'Yılın bitmesine 3 ay kaldı, hiçbir şey istediğim gibi olmadı' diyerek IMDB’de kendi hayatına 3.2 puan çakıyorsun ama senaryoyu yazanla başrolde ite kaka oynayan aynı kişi olunca tarafsız jüri olunmuyor ki.
Zihnimiz müthiş bir dolandırıcı. Ocak ayında kafanda öyle bir Ideal 2026 fragmanı kurguluyorsun ki sanırsın Hollywood bütçeli başyapıt. Her karar nokta atışı, kariyer zirvede, ilişkiler tıkırında, zamanlama desen İsveç saati... Sonra gerçek hayat elinde kamerayla gelip o fragmanı kenara fırlatıyor, sana düşük bütçeli, absürt bir Bağımsız Film izletmeye başlıyor. Sen de salonda tek başına oturup 'Ama abi ben fragmanda bu saçma sahneyi satın almamıştım' diye perdeye patlamış mısır fırlatıyorsun.
İşin gırgırı bir yana, hayatta istediğin bazı şeylerin gerçekleşmemesi kayıp falan değil. Resmen verilmiş sadakan varmış dedirten ucuz atlatılmış felakettir. O an tıkanan bir iş, biten bir ilişki ya da kaçan bir fırsat insana haksızlık gibi gelir. Yine mi gol değil diye dizlerini döversin. Ama araya biraz zaman girince bir bakarsın ki hayat seni çaktırmadan devasa bir dramdan, omzuna binecek koca bir yükten teğet geçerek korumuş. Meğer o kapı sana garezinden değil, içeride yangın var diye kapanmış.
Bir de insan her istediğini tereyağından kıl çeker gibi elde edince dönüp kendi içine bakmaz ki. Başarı adamı sadece yürütür, hatta biraz da kibirli yapar ama işlerin sarpa sarması insanı fena çakıllatır, durdurup düşündürür. Ruhumuzu ve ufkumuzu genişleten şeyler tam olarak o 'Ulan ben nerede patladım?' dediğimiz arıza anlarıdır. Yoksa her şey tıkırında gitseydi, muhtemelen etrafa sürekli kişisel gelişim zırvaları savuran, çekilmez ve aşırı yüzeysel tiplere dönüşürdük.
Yani 31 Aralık gecesi saat 23:59'dan 00:00'a geçince evren sana fabrika ayarları reset'i atmıyor, alt tarafı duvardaki kağıt değişiyor. Önümüzdeki 3 ay mucizevi bir şekilde dünyayı kurtarmak için kısa olabilir ama bir kahve koyup 'Ulan iyi ki de o iş o zaman olmamış ha, verilmiş sadakam varmış' diyecek olgunluğa veya pişkinliğe gelmek için epey uzun bir zaman.
Bırak vitesi biraz boşluğuna alalım, filmin ortasında jenerik yazısı çıkarmaya kalkışmayalım.
Bence insanlar eve gelmenin, evlerini toplamanın, güzel bir yemek pişirmenin, duş almanın ve sadece kendi hayatlarına odaklanmanın ne kadar huzur verici olduğunu fark etmiyorlar.
Metrobüste ayaktaydım bi teyze inmek
için yerinden kalktı, bana geç otur dedi. Yok teyze sağol deyip yanımdaki amcaya sen otur dedim. Teyzenin morali bozuldu kulağıma eğilip erkekler oturmasın diye demiştim diyo
Hakkını arayan insanların toplum tarafından yalnız bırakılması çok canımı sıkıyor. Her seferinde. Bugün işçiler, geçmişte ve yarında hayvanlar/ağaçlar, kadınlar, onuru zedelenmiş her bir canlının her seferinde yalnız bırakılması, kafaların çevrilip görmezden gelinmeleri çok vahim
Arkadaş istersen ülkenin en zengin insanı ol. İstersen ailen sapasağlam olsun. Kimse, senin “hakkın olan” maaşı verememezlik ya-pa-maz!
Adam hak ettiği maaşı zamanında alabilmek için, sebebini açıklamak zorunda kalıyor.
otobüse biniyorlar kirlenmesin diye ayakta duruyorlar, camiye gidiyorlar halı kirlenmesin diye bir şey örtüp namaz kılıyorlar, afet oluyor sessiz sedasız en büyük yardımı yapıyorlar. ama hakları verilmiyor, direnişlerine sahip çıkılmıyor