Bir insan başka birine ne verir? Kendisinden verir; sahip olduğu en değerli şeyden, 'yaşamından' verir. Bu, o kişinin yaşamını diğer insan için feda ettiği anlamına gelmez aksine kendi içinde yaşattıklarından veriyordur;
Yusuf Atılgan’ın "Anayurt Oteli" romanında Zebercet, yıllarca aynı rutinin içinde yaşar. Gecikmeli Ankara treniyle otele gelen isimsiz bir kadının tek gece konaklayıp "yine geleceğim" diyerek gitmesi, bu rutini tamamen bozar. Zebercet, kadının kaldığı odayı kimseye vermez, bir süre eşyaların yerini bile değiştirmez ve oteli yavaş yavaş dış dünyaya kapatır. Gerçekleşmeyecek olan bu dönüş ihtimali, onu sadece bir bekleyişin içine sokmaz; tüm gerçeklik algısını ve hayatını durdurur.
İnsan, bir belirsizliğin içine düştüğünde kendi yarattığı ihtimallere esir olur. "Belki döner" ya da "belki bir gün gerçekleşir" düşüncesi, zamanla hayatın akışını kesen bir engele dönüşür. Kişi, zihnindeki o ânı beklerken bugünü yaşamayı tamamen bırakır. İnsanı asıl tüketen şey zamanın geçmesi değil; gelmeyecek olanı beklerken kendi hayatının bütünüyle dışına düşmesidir.
Proust, insanın geçmişini geride bırakıp ilerlediği yanılsamasını tümüyle reddeder. Geçmiş, şimdiki anın zemininde pusuya yatmış canlı fay hatlarıdır. Tek bir koku çocukluğun Pazar sabahını diriltmeye, tek bir nesne ise unutulduğu sanılan travmayı bugüne fırlatmaya yeter. Zaman akmaz; birikir.
İnsanların bir şeyler okuyarak değişebileceğine gerçekten inanmak isterdim. Ama kendi deneyimim bunun neredeyse imkansız olduğunu gösteriyor. Yaparak yaşayarak öğreniyoruz ve değişiyoruz. Önce eylem var, düşünce peşinden geliyor.
Depresyon, insanın yabancılaşmış çalışma koşullarına, atomize olmuş toplumsal ilişkilere ve sürdürülemez performans baskısına gösterdiği sağlıklı ve insani bir tepki olarak görülür. Ruhsal çöküş, bireyin kendi sınırlarını ve nesnel gerçekliği fark etme anıdır.
Marksist Psikoloji Üzerine Notlar...
"Lovebombing", "ghosting", "gaslighting" gibi kavramlar sadece psikolojik terimler değil, geç kapitalizmin ilişki biçimlerini adlandırma girişimleridir.
Kapitalizm bireyleri yalnızlaştırdıkça, onları yeni ilişki sorunlarıyla baş başa bırakır. Sonra da bu sorunları adlandıracak kavramları ve çözüm yollarını (terapi, koçluk, içerik, ürün...) bir pazar olarak sunar.
Yani, Marksist psikoloji perspektifinden bakarsak, bireyin içsel dünyası bile toplumsal üretim ilişkilerinden azade değildir. İnsan yalnızca "özne" değil, aynı zamanda "üretilmiş bir özne"dir ideolojilerle, kültürel normlarla, ekonomik pratiklerle şekillendirilmiştir. Dolayısıyla, ilişki biçimleri, duygulanım stilleri, hatta acı çekme yolları bile meta üretimi ve tüketimi içinde yeniden inşa edilir.
Özetle bu kavramlar iki işleve hizmet eder:
- Mevcut üretim ilişkilerinin sonuçlarını kişiselleştirmek. Yani sistemsel çöküşleri bireyin hatası gibi göstermek. Ghosting yaşandıysa, bu senin "sınır çizememen"dendir oysa belki de insanlar aşırı tüketim kültürü içinde birbirini nesneleştiriyor.
- Sistemi sorgulatmamak için geçici çözüm sunmak. Kavram bir tür "panik butonu" gibi çalışır. isim koyunca rahatladın, artık sorgulama. Sözde farkındalık, gerçek çözümün yerini alır.
Ve evet... Kapitalizm durmaz. İlişki dinamikleri değiştikçe yeni kavramlar bulunur. "Breadcrumbing", "orbiting", "situationship", "trauma bonding"... Liste uzayıp gider. Kavramlar ne kadar artıyorsa, o kadar sistem sorunu örtülüyor olabilir.
Marksist psikoloji bu noktada şunu sorar: Bu kavramlar seni özgürleştiriyor mu, yoksa seni sistemin içinde bir tüketici-özneye mi dönüştürüyor?
Güzel olan şu: Bu soruyu sormaya başlamak bile kavramların ötesine geçmeye başlamaktır.
Enflasyon beklentisini düşük tutarak zammı o beklentiye göre verip beklentiyi sonra %28e çıkartmak adil ve işin ehli insanların yapacağı iş değil. Yine verilen zam ilk günden erimiş oldu. Kaldı ki zaten yükselen vergi dilimi nedeniyle zammın neti de oldukça düşüktü.
Krizi daha çok hissedip alım gücümüzün ne kadar düştüğünü konuşup daha çok esnaf ve işletmenin iflas haberlerini duyacağımız bir döneme girdik.
Kriz, der Habermas, objektif olarak tanılanmaz. Kriz öznel olarak deneyimlenir. Demirel’in söylediği gibi mutfaktaki yangındır kriz. Harcamaların kısılması, kullanılan ürünlerin bir alt kalite ile yer değiştirmesi ile yaşanan sancılı bir süreç.
Ancak bu iktisadi cephe sadece. İçinde bulunduğumuz dönem elbette çoklu kriz dönemi. Sosyal, kültürel, siyasi, demografik , iktisadi, çok sektörlü bir kriz.
Bu kriz anları müsebbiplerin adlandırıldığı, yapılan haksız, fırsat eşitliğini zedeleyici, imtiyaz tanıyıcı, mülk ve zenginlik transferi üreten tüm karar ve politikalara kulakların ve algıların daha açık olduğu dönemdir. siyasi ittifak ve koalisyonların da yeniden inşa edildiği zamanlardır. Krizi deneyimliyor, failleri tanımlıyor, adlandırıyor ve çıkış reçetesi sunamadıkça cezalandırıyoruz. Bakalım böyle mi devam edecek!!!
#kriz #maaşzammı
Biri saksımızı çiğneyip gitti!
Biri duvarları yıktı, camları kırdı!
Fırtına gelip aramıza serildi!
Biri milyon kere çoğaltıp hüzünleri!
Her şeyi kötüledi, bizi yaraladı!
Biri şarabımızı döktü, soğanımızı çaldı!
Biri hiç yoktan vurdu kafeste kuşumuzu!
Ciğerim yanıyor, yüreğim kanıyor!
Olmasaydı, olmasaydı sonumuz böyle!
HAKKINIZI HELAL EDİN!…..