İnsanların bir şeyler okuyarak değişebileceğine gerçekten inanmak isterdim. Ama kendi deneyimim bunun neredeyse imkansız olduğunu gösteriyor. Yaparak yaşayarak öğreniyoruz ve değişiyoruz. Önce eylem var, düşünce peşinden geliyor.
Depresyon, insanın yabancılaşmış çalışma koşullarına, atomize olmuş toplumsal ilişkilere ve sürdürülemez performans baskısına gösterdiği sağlıklı ve insani bir tepki olarak görülür. Ruhsal çöküş, bireyin kendi sınırlarını ve nesnel gerçekliği fark etme anıdır.
Marksist Psikoloji Üzerine Notlar...
"Lovebombing", "ghosting", "gaslighting" gibi kavramlar sadece psikolojik terimler değil, geç kapitalizmin ilişki biçimlerini adlandırma girişimleridir.
Kapitalizm bireyleri yalnızlaştırdıkça, onları yeni ilişki sorunlarıyla baş başa bırakır. Sonra da bu sorunları adlandıracak kavramları ve çözüm yollarını (terapi, koçluk, içerik, ürün...) bir pazar olarak sunar.
Yani, Marksist psikoloji perspektifinden bakarsak, bireyin içsel dünyası bile toplumsal üretim ilişkilerinden azade değildir. İnsan yalnızca "özne" değil, aynı zamanda "üretilmiş bir özne"dir ideolojilerle, kültürel normlarla, ekonomik pratiklerle şekillendirilmiştir. Dolayısıyla, ilişki biçimleri, duygulanım stilleri, hatta acı çekme yolları bile meta üretimi ve tüketimi içinde yeniden inşa edilir.
Özetle bu kavramlar iki işleve hizmet eder:
- Mevcut üretim ilişkilerinin sonuçlarını kişiselleştirmek. Yani sistemsel çöküşleri bireyin hatası gibi göstermek. Ghosting yaşandıysa, bu senin "sınır çizememen"dendir oysa belki de insanlar aşırı tüketim kültürü içinde birbirini nesneleştiriyor.
- Sistemi sorgulatmamak için geçici çözüm sunmak. Kavram bir tür "panik butonu" gibi çalışır. isim koyunca rahatladın, artık sorgulama. Sözde farkındalık, gerçek çözümün yerini alır.
Ve evet... Kapitalizm durmaz. İlişki dinamikleri değiştikçe yeni kavramlar bulunur. "Breadcrumbing", "orbiting", "situationship", "trauma bonding"... Liste uzayıp gider. Kavramlar ne kadar artıyorsa, o kadar sistem sorunu örtülüyor olabilir.
Marksist psikoloji bu noktada şunu sorar: Bu kavramlar seni özgürleştiriyor mu, yoksa seni sistemin içinde bir tüketici-özneye mi dönüştürüyor?
Güzel olan şu: Bu soruyu sormaya başlamak bile kavramların ötesine geçmeye başlamaktır.
Enflasyon beklentisini düşük tutarak zammı o beklentiye göre verip beklentiyi sonra %28e çıkartmak adil ve işin ehli insanların yapacağı iş değil. Yine verilen zam ilk günden erimiş oldu. Kaldı ki zaten yükselen vergi dilimi nedeniyle zammın neti de oldukça düşüktü.
Krizi daha çok hissedip alım gücümüzün ne kadar düştüğünü konuşup daha çok esnaf ve işletmenin iflas haberlerini duyacağımız bir döneme girdik.
Kriz, der Habermas, objektif olarak tanılanmaz. Kriz öznel olarak deneyimlenir. Demirel’in söylediği gibi mutfaktaki yangındır kriz. Harcamaların kısılması, kullanılan ürünlerin bir alt kalite ile yer değiştirmesi ile yaşanan sancılı bir süreç.
Ancak bu iktisadi cephe sadece. İçinde bulunduğumuz dönem elbette çoklu kriz dönemi. Sosyal, kültürel, siyasi, demografik , iktisadi, çok sektörlü bir kriz.
Bu kriz anları müsebbiplerin adlandırıldığı, yapılan haksız, fırsat eşitliğini zedeleyici, imtiyaz tanıyıcı, mülk ve zenginlik transferi üreten tüm karar ve politikalara kulakların ve algıların daha açık olduğu dönemdir. siyasi ittifak ve koalisyonların da yeniden inşa edildiği zamanlardır. Krizi deneyimliyor, failleri tanımlıyor, adlandırıyor ve çıkış reçetesi sunamadıkça cezalandırıyoruz. Bakalım böyle mi devam edecek!!!
#kriz #maaşzammı
Biri saksımızı çiğneyip gitti!
Biri duvarları yıktı, camları kırdı!
Fırtına gelip aramıza serildi!
Biri milyon kere çoğaltıp hüzünleri!
Her şeyi kötüledi, bizi yaraladı!
Biri şarabımızı döktü, soğanımızı çaldı!
Biri hiç yoktan vurdu kafeste kuşumuzu!
Ciğerim yanıyor, yüreğim kanıyor!
Olmasaydı, olmasaydı sonumuz böyle!
HAKKINIZI HELAL EDİN!…..
Her sessizliği kendinizle ilgili sanmayın.
Birinin uzaklaşması, sizi sevmediği anlamına gelmeyebilir. Geç cevap vermesi, değersiz olduğunuzu göstermez. Soğuk davranması da her zaman sizin hatanız değildir.
İnsanlar bazen kendi yorgunluklarıyla, korkularıyla ve içlerinde kimseye anlatamadıkları şeylerle uğraşır.
Her davranışı üzerinize almak, size ait olmayan yükleri taşımaktır.
Nietzsche, "Bir dağın zirvesine tırmanırken karşılaştığınız güçlükler, sıkıntılar, acılar, hayal kırıklıkları, zaferler, başarılar, hepsi birden hayatın anlamını oluşturur." der. Asıl amaç zirveye çıkmak değildir, o zirveye çıkarken yaşadığın ihanetlerin, korkaklıkların, tereddütlerin, alçaklıkların ve kahramanlıkların deneyimlenmesidir. Hayat bundan ibaret.
Mükemmellik yok. Sonsuz mutluluk yok. İyi ya da kötü yok. Doğru ya da yanlış yok. Yaşamak var sadece. Yaşamak... Hayatın hakkını vermek... Bir de sevmek. Sevebilmek...
-Alıntı