Alttaki yazı üç saattir yayında, bin kişi bile görüntülememiş. Okuma değil, görüntülenmeden sözediyorum. Benim sayfama kaynanasıyla takı kavgası yapan, eski sevgilisiyle toksik ilişkisini ve börülceyi nasıl pişirdiğini anlatanların twitleri düşüyor da benim ülke ve dünya meseleleri hakkında yazdığım yazılar 268 bin takipçimin yüzde 10'unun olsun sayfasına düşmüyor mu? Twitter mı bana taktı yoksa sizler mi bilmiyorum, ama sizlerseniz, bana ne kininiz, ne gıcığınız varsa bir an için unutup "öteki tarih" temaları için bir parça zahmete girmeniz mümkün olmaz mı? Çok zor değil ya, okumanızı falan beklemiyorum çünkü çoğunuz için "çok uzunnnnn" yazılar, biliyorum. Ama belki bir kişi olsun okur da kafasında bir şimşek çakar diye paylaş butonuna bassanız, devasa ideolojik veya benlik çatışmaları mı yaşarsınız?
🔸20 Temmuz 1974 Kıbrıs Harekatı’nın 52. Yıldönümü’nde Avrupa Parlamentosu tarafından açılan “Tecavüz Dosyası”
🖋️ Ayşe Hür (@HurAyse)
▫️8 Temmuz 2026 tarihinde Avrupa Parlamentosu (AP), Strasbourg’daki Genel Kurul oturumunda bu sefer Türkiye’nin Kıbrıs’ın kuzeyindeki askeri varlığı bir kez daha “devam eden hukuka aykırı işgal” olarak nitelendirilirken, Türk askerlerinin adadan çekilmesi çağrısı yinelemekle yetinmedi “1974 Türk işgalinin Kıbrıslı kadınlar ve kız çocukları üzerindeki etkileri ile Türk kuvvetlerinin işlediği suçlar ve bunların toplumsal cinsiyet eşitliği üzerindeki sonuçları” başlıklı kararı da kabul etti. Bununla paralel olarak Kıbrıs Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu, Lefkoşa'da 1974 Türk işgali sırasında ve sonrasında cinsel şiddet ve diğer savaş zamanı zulüm gören kadınlara yönelik bir anıt inşa edilmesini onayladı. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanlığı ise AP’nin aldığı kararı resmi bir açıklamayla "yok hükmünde" saydığını ilan etti.
▫️Aynı durum 52 yıl önce de yaşanmıştı. 1974 harekâtından sonra Türk askerlerinin fail olduğu 41 tecavüz iddiası, dört tanıklığı olan iddia, 24 tecavüz duyumuna dair rapor hazırlandığında dönemin Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil ve Başbakanı Süleyman Demirel, “Rumların Türk askerlerini öldürdükleri ortada iken bu tür iddialarla uğraşamayız” deyip kestirip atmıştı. Peki bir şeyi yok sayınca ya da "uğraşamayız' deyince, o iddialar yok oluyor mu? Gelin birlikte karar verelim.
https://t.co/T9119y6qsY
Hakikaten çok güzel sorular... Anlamakta zorlandığım, @rusentakva5'in neden bu röportajları yapıp en azından kendi arşivi için saklamadığı.
Öyle ya bugün Türkiye'deki herhangi bir medya yayımlamayabilir, bugün bunları kendi bloğunda yayımlamak hukuki açıdan riskli olabilir. Ama ilerde uygun koşullar veya mecralar bulunabilir veya "yeraltı notları" kabilinden birileri bulur okur.
Ruşen Takva acaba bu alanı devlete iliştirilmiş "Türk" gazetecilere bırakan "Kürt" gazetecileri ve onların temsilcisi olarak kendini de eleştirse nasıl olur?
Bu arada "adaşı" Ruşen Çakır'ın yaptığına "gazetecilik" demesini de gözden geçirse keşke. Neresi gazetecilikti bunun? En ufak bir çapraz sorgulama, bir tanecik bile zorlayıcı soru olmadan, "cevapları sorulandırmaya", dolayısıyla bir devlet projesinin PR'ını yapmaya ne zamandan beri gazetecilik diyor Kürt gazetecileri?
KAMAL SOLEIMANİ YAZDI: PKK KURULMAMIŞ OLSAYDI?
PKK yöneticilerinden Duran Kalkan, Türk gazeteci Ruşen Çakır’la yaptığı son söyleşide şu retorik soruyu yöneltti: “PKK kurulmamış olsaydı Kürt milletinin başına ne gelirdi?” Bu sorunun kime yöneltildiği, yani muhatabın Çakır olması da ayrıca önemlidir. Devlet Bahçeli, siyaset alanında Kuzey’deki Kürt meselesinin tasfiyesinde nasıl katalizör rolü oynuyorsa, Ruşen Çakır da son yıllarda medya alanında benzer bir işlev üstlenerek devletin güncel söylemini meşrulaştırmakta ve yeniden üretmektedir. Çakır, devletin “terörün sona ermesi” olarak adlandırdığı süreci Kürt milleti açısından tarihsel ve barışçıl bir kazanım gibi sunmaktadır. Aynı söylem, Türkiye devletiyle iş birliğine yönelen daha geniş Öcalancı çevreler tarafından da benimsenmekte ve DEM Parti çevresindeki birçok isim tarafından sürekli olarak yeniden üretilmektedir.
Bu çizginin en önde gelen temsilcilerinden biri Sırrı Süreyya Önder’di. Önder’in siyasal rolü, Öcalan’ın Kürt siyasetini tasfiye etmesini Kürt milleti açısından tarihsel bir kazanım gibi sunmaktı. Sanki Kürt milletinin varlığının inkârına karşı onlarca yıl sürdürülen mücadeleyi, aynı inkârı haklılaştırarak hükümsüz kılan bir “barış”, Türkiye’nin demokratikleşmesi için gerçek ve tarihsel bir imkân yaratabilirmiş gibi davranıyordu. Bu anlatı, Kürt milletinin ulusal taleplerinden geri çekilmesini bir yenilgi olarak değil, tarihsel bir kazanım olarak tanımlıyor ve bunu Kürt milletine kabul ettirmeye çalışıyordu. Çakır’ın medya alanında sürdürdüğü rol de tam olarak budur.
Bununla birlikte Duran Kalkan’ın sorusu ciddi bir cevabı hak etmektedir. Kuşkusuz hiç kimse, belirli bir olgunun yokluğunda tarihin nasıl şekilleneceğini kesin olarak söyleyemez. Karşıolgusal analiz (Counterfactual Analysis) hiçbir zaman kesinlik üretmez; yalnızca alternatif tarihsel güzergâhları ve ihtimalleri inceler. Ancak Duran Ağa’nın bu soruya vermek istediği cevaptan duyduğu güven ölçüsünde, aynı güvenle karşıt bir okuma da ortaya konabilir. PKK’nin hiç kurulmamış olması halinde Kürt milletinin kaderinin kaçınılmaz olarak benzersiz bir felaketle sonuçlanacağı iddiasına karşı, sorunun diğer yüzünü de gündeme getirebiliriz: PKK hiç ortaya çıkmamış olsaydı, Kürt milletinin önünde açılabilecek en muhtemel tarihsel güzergâhlar neler olabilirdi?
PKK hiç kurulmamış olsaydı, bunun en doğrudan sonuçlarından biri muhtemelen dört bin beş yüzden fazla Kürt köyünün uğradığı yıkımın, savaş sırasında ulaştığı boyutlara hiçbir zaman erişmemesi olurdu. Milyonlarca Kürt büyük olasılıkla köylerinde ve doğdukları topraklarda kalır, yerlerinden edilmezdi. Zorunlu göçten önce Türkçeyle neredeyse hiç tanışmamış ya da onu çok az bilen milyonlarca Kürt, Türkiye’nin batısındaki son derece Kürt karşıtı kentlere sürülmezdi. Başka bir ifadeyle, Kürt kimliğini açıkça ifade etmenin bile hayatlarını tehlikeye atabildiği toplumsal ortamlarda yaşamak zorunda bırakılmazlardı. Kürt ailelerinin büyük çoğunluğu, sürgün koşullarında dillerini ve Kürt kimliklerini gizlemek zorunda kalmak yerine, Kürdistan’da dillerini, kültürlerini ve kolektif hafızalarını sonraki kuşaklara aktarabilirdi. Kürdistan da Kürt milletinin doğal yaşam alanı ve tarihsel yurdu olarak çok daha güçlü bir biçimde korunabilirdi.
Bu zorunlu göçün sonuçları yalnızca coğrafi yer değiştirmeyle sınırlı değildi. Milyonlarca insan evinden ve yurdundan sürüldü. Bu süreç Kürtçenin aşınmasını hızlandırdı, toplumsal bağları parçaladı, yerel ekonominin geleneksel yapılarını kalıcı bir alternatif yaratmaksızın ortadan kaldırdı ve Kürdistan’ın demografik yapısını köklü biçimde değiştirdi. Son birkaç on yıl boyunca milyonlarca Kürt, dünyanın en ırkçı devletlerinden birinin sürekli gözetimi altında; toplumsal düşmanlık, ölüm tehdidi, hukuk dışı şiddet ve kesintisiz bir güvensizlik ortamında yaşadı. Bu topluluklar kendi topraklarında kalabilmiş olsaydı, Kürtçenin aşınması, toplumsal kurumların zayıflaması ve Kürdistan’ın demografik ve toplumsal dokusunun dönüşümü çok daha yavaş ilerlerdi. Hatta siyasal açılımlardan yararlanılması halinde bu süreç tersine bile çevrilebilirdi.
Çatışmanın insani bedeli de kuşkusuz çok farklı olurdu. Yaklaşık kırk yıl süren savaş boyunca on binlerce insan sonuçsuz bir savaşta hayatını kaybetti. Kürt milletinin çok daha büyük bir kesimi ise Türk devletinin sürekli gözetim ve terörü, hapis, sürgün, toplumsal damgalama, yargısız infazlar, zorla kaybetmeler, JİTEM’in ve sözde terörle mücadele birimlerinin örgütlü operasyonları altında yaşadı. Bu sonuçlar yalnızca kurbanların sayısıyla ölçülemez. Bu savaş, Kürt milletinin gündelik yaşamını birkaç kuşak boyunca dönüştürdü; Kürt milletinin dilini, kültürünü, tarihsel hafızasını ve kendi ulusal kaderini belirlemeye yönelik siyasal faillik kapasitesini ciddi biçimde zayıflattı.
Kürdistan’ın askerîleştirilmesi ve güvenlikleştirilmesi süreci de büyük olasılıkla hiçbir zaman bugünkü boyutlarına ulaşmazdı. Kürt milletinin inkârı, PKK’nin ortaya çıkışından onlarca yıl önce başlamıştı. Ancak silahlı çatışma, devletin güvenlikçi iktidarını sürekli olarak genişletmesine, gerekçelendirmesine ve normalleştirmesine imkân sağladı: uzun süreli sıkıyönetim ve olağanüstü hâl uygulamaları, devasa askerî yığınaklar, kontrol noktaları, koruculuk sistemi ve gündelik hayatın bütün boyutlarının güvenlikleştirilmesi. Böyle bir savaş onlarca yıl devam etmemiş olsaydı, Türk devleti de böylesine kapsamlı bir güvenlik rejimini büyük olasılıkla bu kadar kolay meşrulaştıramazdı.
Çevresel tahribat da çoğu zaman göz ardı edilen sonuçlardan biridir. Devasa baraj projeleri, güvenlik yolları, askerî yasak bölgeler ve isyan bastırma politikalarıyla bağlantılı altyapı projeleri; Kürdistan’ın nehirlerini, vadilerini, tarımsal üretim biçimlerini ve demografik coğrafyasını köklü biçimde değiştirdi. Bu projeler yalnızca PKK’nin varlığının bir sonucu değildi; ancak güvenlik söylemi, devletin bunları hayata geçirmesini büyük ölçüde kolaylaştırdı. Bunun sonucunda Kürdistan’ın doğal coğrafyası ile geleneksel toplumsal ve ekonomik yaşam biçimleri, olağan koşullarda mümkün olabilecek ölçünün çok ötesinde tahrip edildi.
Daha geniş bir düzlemde bakıldığında, 1990’lı yıllar Sovyetler Birliği ile Yugoslavya’nın dağılmasının ardından yeni devletlerin ortaya çıktığı ve milletlerin kendi kaderini tayin hakkının yeniden dünya siyasetinin önemli meselelerinden biri hâline geldiği bir dönemdi. Ancak tam da bu dönemde Kürt milletinin önündeki siyasal ufuklar, savaş ve güvenlikleştirme mantığının içine giderek daha fazla hapsedildi. Kürt meselesi, dünya toplumunda kabul gören teamüllerle uyumlu, rasyonel bir siyasal temsil geliştirme kapasitesini büyük ölçüde kaybetti.
2000’li yıllarda ise Türkiye, Avrupa Birliği’ne katılım sürecine girdi ve demokratik reformlarla insan haklarının görece genişlediği bir dönem yaşadı. Bu gelişmeler, Kürt meselesinin ciddi biçimde ele alınması için elverişli bir fırsat yaratabilirdi. Ancak “devlet–terör” ikiliği, Kürt meselesinin meşru ve bağımsız biçimde temsil edilme imkânını sınırlandırmıştı. Kürt meselesinin “terörle mücadele” adı altında güvenlikleştirilmesi, Kürt toplumunun bu siyasal fırsatlardan tam ve bağımsız biçimde yararlanmasını engelledi.
Ekonomik açıdan da Kürdistan bütünüyle farklı bir gelişme seyri izleyebilirdi. Bölge, PKK’nin ortaya çıkışından önce de devlet tarafından uzun yıllar boyunca ihmal edilmiş ve yapısal ayrımcılığa maruz bırakılmıştı. Ancak silahlı çatışma, Kürdistan’ı yatırım, üretim ve toplumsal gelişmenin gerçekleşebileceği olağan bir ekonomik alan olmaktan çıkararak giderek kalıcı bir güvenlik bölgesine dönüştürdü. Güvenlik gerekçeleri, uzun vadeli yatırımların, altyapı projelerinin ve olağan ekonomik ve toplumsal gelişmenin ertelenmesi için defalarca bahane olarak kullanıldı. Dahası, köylerin ve yerel ekonominin tahrip edilmesi, Kürdistan’ı devlet bütçesine, devlet kurumlarına ve devletin dağıtım mekanizmalarına giderek daha bağımlı hâle getirdi.
Kuzey Kürdistan tarihinin belki de en büyük ironisi, 1978 ile bugünün karşılaştırılmasında görülebilir. PKK’nin kuruluş yıllarına denk gelen 1978’de, Kürtlerin bizzat kendileri tarafından “Kürtlerin Türkiyelileştirilmesi”nden ne söz ediliyordu ne de herhangi bir Kürt, hain ilan edilmeden, Kürt milletini açıkça devletle bütünleşmeye çağırmaya cesaret edebilirdi. Kürt milletinin ulusal taleplerinden vazgeçilmesini Türkiye’nin demokratikleştirilmesi adına meşrulaştıran kapsamlı bir teorik çerçeve de mevcut değildi.
Ancak yarım yüzyıl sonra köyler yıkılmış ve yakılmış, milyonlarca insan yerinden edilmiş, Kürtçe aşınmış, Kürdistan askerîleştirilmiş, doğal çevresi tahrip edilmiş ve Kürt toplumu büyük acılara maruz kalmıştır. Bütün bunların sonunda Öcalan, Kürtlerin kültürel taleplerinin dahi terk edilmesini istemektedir. Bugün, PKK’nin kuruluşundan yaklaşık elli yıl sonra Kürt milleti yalnızca Türk devletinin köklü asimilasyon politikalarına karşı kendisini savunmak zorunda değildir. Aynı zamanda PKK’nin içinden ve Öcalan’ın liderliğinde ortaya çıkan, Kürt dilinin, kültürünün ve ulusal varlığının inkârını meşrulaştıran yeni bir söyleme karşı da direnmek zorundadır. Böylece Kürt milleti, dilini, kültürünü ve ulusal varlığını artık hem Türk devletine hem de PKK ile Öcalan’a karşı savunmak zorunda bırakılmıştır.
Bir zamanlar kendisini direnişin dili olarak sunan bu söylem, bugün Türk devlet ırkçılığının somut ideolojik uzantısına dönüşmüştür: Kürt milletinin, bir yüzyılı aşkın süredir onun varlığını inkâr eden aynı devletle bütünleşmesini meşrulaştırmakla görevli bir ideolojiye.
Bu kadar çok Kürt terimi kullanan birinin (hele de kendisi Kürt ise) Suriye, Irak, İran'daki Kürtleri içermeyen bir gelecek tahayyülünün bölgeye, dolayısıyla Türkiye'ye umduğu artık neyse, onu getirmeyeceğini bilmesi gerekmez mi? Ya işin içine "Kürt" terimini sokmayın, ya da terimin hak ettiği kavramsal ve statüsel çerçeveyi cesaretle tartışın. Benim de son cevabım bu. İyi günler.
Ben sözümü sakınan biri miyim ki "ağır suçlamadan" kaçınmak için şöyle böyle yapacağım? İroni yapmıştım, anlaşılmamış. Elbette "iliştirilmiş gazeteciler". Aksi halde nasıl Kandil'e gidip, röportajları yapıp dönecekler ve yayımlayacaklar? Artık aşikar olanı da inkar etmeyin.
Son dönemde neredeyse her programları her yazıları devletin "Terörsüz Türkiye"; PKK'nin "Barış ve Demokratik Toplum Süreci"ne dair olan Banu Güven ve Tuğçe Tatari'nin gitmesini bekliyordum (belki gittiler ama yazıyı ya da videoyu yetiştiremediler), onlar kadar emek vermediğine şahit olduğum Ruşen Çakır, Kandil'den röportajı patlattı. Feminist damarım tuttu, buna bozuldum. Tuğçe Tatari ve Ruşen Çakır 2013'te, Banu Güven 2015'te Kandil'e götürülmüşlerdi bildiğim kadarıyla. Bakalım 2026'nın ("embedded/iliştirilmiş" demiyorum) devletin ve örgütün ortaklaşa güvenilir bulduğu gazeteciler listesine başka kimler girecek?
Demek mesele Kürtlerin Türkiyelileşmesi veya Türkiye'nin demokratikleşmesi değil? Devlet-AKP ve PKK arasında bir iş, biz de karışmayalım? Bundan güzel açıklanamazdı aslında ortada bir "toplumsal barış" projesi olmadığı. Anayasa, seçim ittifakı falan sırasında konuşabilir miyiz bari? İzin var mı Türkiye'nin Kürt Meselesi'ne dair en çok yazan vatandaşının konuşmasına?
Bak, bak, bak sen hele!... Yavuz hırsızlık yapıyor. Suçu başkalarına atmaya çalışıyor. Güvensizlik ve umutsuzluk tohumlarını iktidar partilerinin ve devletin ayak sürümesi ekiyor. Biz sadece fotoğrafı çekip yorumluyoruz. Her şey elinizde. Madem iradeniz var, çoğunluğunuz da var, çıkarın kanunu bitsin bu işkence.
"Kanun çıkar çıkmaz" demek öyle mi? Hah şöyle baklayı ağzınızdan çıkarın. Başkalarını suçlamayın.
20 yıl boyunca Kürt gençlerini ölüme gönderip yakalandığında "Ben devletin hizmetindeyim" diyen ve hala buna devam eden Öcalan'ı sevmek zorunda mıyım? "Öcalan irademizdir" diyerek kendini sıfırlayan DEM'e saygı duymak zorunda mıyım? Kanun çıkaracakmış gibi yapıp toplumun sinir uçlarıyla oynayan iktidara ve devlete güvenmek zorunda mıyım? Sizin gibi bir o yandan bir bu yandan görünüp toplumu kandırmak zorunda mıyım? Değilim!
@HurAyse 12 Ekim 2020 tarihli programdan bir kesit.
Herşey çok açık.
Kürtlerin karşı karşıya olduğu durum, basit bir
gizleme yöntemi olmaktan çıkıp, bizzat yeni bir gerçeklik yaratma ilozyonuyla idare edilmekten başka bir şey değil. Kabul edelim, oyuncular çok iyi...
1/2 Kimsenin adını vermedim ama her iki taraf da kendini tanıdı. Demek ki iyi bir tarif yapmışım.
Tısss kısmı fazla olmuş, özür. Sonucu paylaştılar da ben mi görmedim dedim ama öyle bir şey de olmamış. Olmayınca da ne olduğunu merak etmiştim. Edemez miyim? Sorgulamak "haksız söylem" değildir.
İki taraf da dosyayı okumamı önerdi, sağolsunlar, ancak konuya o kadar dahil olmaya ne hakkım ne vaktim var. Sadece iki tarafın da olayı kendi açısından olayı anlatan mesajlarını paylaşmakla sınırlayacağım katkımı. Böylece benim gibi merak edenler varsa o süreci, birazcık bilgi sahibi olur. (Fırat Acar'ın açıklaması 2. twitte.)
Aynı model bir yayınevi sahibi/yayın yönetmeni (?) vardı. Günlerce bazı kadınlar konuştu, kandırıldık, dolandırıldık dediler, mahkemeye veriyoruz dediler, insan hakları şampiyonu bir kadın avukat o kadınlardan birinin avukatı olacak denince, "aaa, o zaman iddialar doğrudur" dedik. Yayınevinin kitapları hurda fiyatına satıldı, sahaflar bile almadı. Falan filan... Sonra ne oldu? Tıssss... Bakalım bu fotoroman nasıl bitecek.