Dayanışmayla Başlıyoruz!
YENİ Parti'yi milletimiz kurdu, büyütecek olan da iktidar yapacak olan da milletimizdir.
Yeni nesil parti-millet dayanışmasıyla bağış kampanyamızı başlatıyoruz.
https://t.co/j7JSlJAsAT
#YeniDayanışma
YENİ Parti’yi kuran, milletimizdir.
İşçinin YENİ Partisi
Emeklinin YENİ Partisi
Memurun YENİ Partisi
Esnafın YENİ Partisi
Çiftçinin YENİ Partisi
Kadınların YENİ Partisi
Gençlerin YENİ Partisi
Türkiye’nin YENİ Partisi…
Hayırlı, uğurlu olsun.
LOZAN "ONURLU BİR BARIŞ"TIR.
I. Dünya Savaşı sonunda imzalanıp geçerli olan tek antlaşma Lozan’dır. Kimi tarihçiler, Lozan’ın uzun ömürlü olmasını karşılıklı tavizler verilerek “uzlaşılmış” bir metin olmasına bağlamaktadır. Ancak Lozan Antlaşması’nın uzun ömürlü olmasının temel nedeni, İtilaf Devletlerinin tamamen kendi çıkarları doğrultusunda tek taraflı olarak dayattıkları haksız, hukuksuz, dolayısıyla “onursuz” antlaşmalardan farklı olarak müzakere masasında aylarca devam eden tartışma ve görüşmelerle hazırlanmış olması ve Türkiye’nin haklı, meşru ve gerçekçi isteklerine dayalı “onurlu bir barış” olmasıdır. İtilaf Devletlerinin tek taraflı olarak dayattıkları haksız, hukuksuz ve “onursuz barış antlaşmaları” savaşa (II. Dünya Savaşı’na), İtilaf Devletlerinin tek taraflı olarak dayatamadıkları haklı, hukuklu ve “onurlu barış” Lozan Barış Antlaşması –şimdilik 103 yıldır devam eden- kalıcı barışa (Türkiye’nin barışına) zemin hazırlamıştır.
Lozan’ın baş mimarlarından İsmet İnönü, 1968 yılında şöyle demişti:
“Lozan Antlaşması milletler tarihinde nadir görülen örneklerden biridir. 45 yıl sonra hala canlılığını koruyor. Lozan Antlaşması’nın üzerinden bir İkinci Dünya Savaşı geçmiştir. Bu İkinci Dünya Savaşı’ndan, Lozan hedefleri daha sağlamlaştırılmış olarak çıkılabilirdi. Nihayet Türk tarihinde 45 yıllık bir barış devri Lozan’dan sonra onun doğal bir sonucu olan Laik Cumhuriyete nasip olmuştur. Lozan Antlaşması bugün devletin temel idare kurallarına öncülük ve kılavuzluk edebiliyor. Diğer milletlerin hayatında bir savaştan sonra yapılan siyasi belgenin 45 yıl sonra kendi değerini koruyan bir belge olarak kalması nadir örneklerden biridir. Bu gerçeği gelecek nesillerin hiçbir şekilde gözden uzak tutmamaları lazımdır…” (5)
İsmet İnönü, 1968 yılında, çok haklı bir gururla, Lozan Antlaşması’nın “Türk tarihinde 45 yıllık bir barış devri açtığını” söylemişti. O günden sonra aradan tam 58 yıl daha geçti. 2026 yılında bugün, “Lozan’ın Türk tarihinde –şimdilik- 103 yıllık bir barış devri açtığını” söyleyebiliyoruz.
Sinan Meydan yazdı : LOZAN: Onurlu Barış | Cumhuriyet https://t.co/VANBFYg3fq
Sevgili gençler!
Türkiye yaşlanıyor.
Daha kötüsü hızla yoksullaşarak yaşlanıyor.
📌 Dünya nüfusunda çocukların oranı %29.3.
Türkiye’de %24.8.
Çocuklarımızın nüfusa oranı hızla düşüyor.
📌 Dünya nüfusunda gençlerin oranı %15.6
Türkiye’de bu oran %14.8
Gençlerimizin nüfusa oranı hızla azalıyor.
Dünya yeni bir dönemin içinde. Meslekler tümüyle değişime uğruyor. Yapay zekanın hayatımızdaki yeri gittikçe büyüyor.
Çalışma ortamı, istihdam dönüşümü, yüksek teknoloji etkisi, bir çok ülkenin gelecek planlarına yön veriyor.
Ancak;
adaleti çalan,
refahımızı çalan,
huzurumuzu perişan eden,
sandığı, seçimi yok sayan,
enerjinizi tüketen,
ihtiyaçlarınızı umursamayan,
çökmüş, tükenmiş, miadı dolmuş,
sarayda sıkışmış zihniyetten kurtulma zamanıdır!
Ekonomide, teknolojide, kalkınmada sıçramaya; stratejik güçlü bir gelecek planına, yeni nesil genç kadrolara ihtiyacımız vardır.
Sayın ahalimiz, dün Silivri’de çok ağır şeyler yaşandı. Mahkeme heyeti 9 Temmuz’da duruşmayı bitireceğim diye ateş saçtı.
15 aydır tutuklu olan Ekrem Başkan’ın ifadesini ve dolayısıyla savunma hakkını kısıtlıyor, sorgu sırasını değiştiriyor.
Davanın Ekrem Başkan’dan sonra en çok suçlanan isimlerinden ve dinlenecek son tutuklu olan Fatih Keleş’in sorgusunu 10 Ağustos’ta başlayacak olan 2. celseye atıyor (Bu son derece marjinal bir durum).
Öyle ki Ekrem Başkan’ın “9 Temmuz’da değil de 14 Temmuz’da bitirirseniz hepimiz ve avukatlarımız hazırladığımız savunmalarımızı yapabileceğiz” demesine ve 5 gün gibi kısacık bir süre talep etmesine rağmen Heyet -asla anlayamadığımız bir şekilde- 9 Temmuz’da bitireceğim diye adeta gözü dönmüşçesine Ekrem Başkan dahil bir kısım meslektaşımızı, milletvekillerimizi ve izleyicileri duruşmadan men etti.
Bizler de duruşmayı terk ettik. Bir avuç insan dışında.
Bunun üzerine, Murat Ongun’un avukatının kalan savunması dinlenmedi, kesildi, sıradaki tutuklu alındı, onun da tansiyonu 19’a çıktı hastaneye kaldırıldı, ardından bir sonraki tutukluya geçildi.
Şimdi hepimiz kara kara düşünüyoruz; kalan son 1 tutukluyu dinlemeyecek kadar, 15 aydır bugünü bekleyen 2500 yılla yargılanan tutsaklarımızın hepi topu 2’şer 3’er günlük savunmalarını bile dinlemeyecek kadar, savunma haklarını ellerinden alacak kadar, savunmanın bütünlüğünü paramparça edecek kadar ne oldu?
9 Temmuz’dan sonra ne olacak?
Deniz Göktaş’ı hepimiz çok seviyoruz, yaşadıkları, her birimize yaşatılan her haksızlık kadar bizleri etkiledi fakat dikkati azıcık da Silivri’ye çevirmenizi rica etsem ayıp etmiş olur muyum?
Çünkü çoğunlukla farkında olmasak da fırtınanın gözündeyiz fakat en zifiri kısmına henüz girmedik. Bunu yazmaktaki amacım ise olan bitene dair farkındalığı uyandırmaktan ibarettir.
6 Temmuz Pazartesi günü hem sözde casusluk hem de diploma davasında 2 ayrı mahkemede yargılamam var. İBB Davası’nın hakimi ise aynı gün benim İBB Davası’nda savunma yapmamı istiyor. Üstelik daha önce en son savunma yapmamı kabul ettiği halde.
Bir insan aynı gün 3 ayrı mahkemede savunmaya zorlanmasının insani bir yönü yok. 110 gündür süren dava sürecinin sonlarına gelmişken mahkeme başkanının 9 Temmuz’da duruşmayı sonlandırma ısrarı düşündürücüdür.
Neden 9 Temmuz ısrarı?
Bu ani kararın sebebi ne?
3 eylemi olan sanıklar 1 tam gün savunma yaparken, 142 eylemden suçladıkları Ekrem İmamoğlu’nun savunması neden kısıtlanıyor?
Bu soruların yanıtı yok. 9 Temmuz sonrası Türkiye’de ne olacak?
Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye raporu taslağında, Akın Gürlek hakkında yaptırım çağrısına yer verilmesi Türkiye adına ciddi bir itibar sorunudur.
Bir dönem siyasi davalarda verdiği kararlarla tartışılan, bugün ise Adalet Bakanı olarak görev yapan bir isim hakkında Avrupa Parlamentosu’nun yaptırım çağrısı yapması; Türkiye’de yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusundaki kaygıların uluslararası boyuta taşındığını göstermektedir.
Türkiye’nin adı hukuk devleti, adil yargılanma hakkı ve yargı bağımsızlığıyla anılmalıdır. Yargıya duyulan güvenin zedelenmesi yalnızca adalet sistemine değil, ülkemizin uluslararası saygınlığına da zarar vermektedir.
Adalet, iktidarların değil devletin teminatıdır. Güçlü devlet, bağımsız ve tarafsız yargıyla ayakta kalır.
Ahmet Türk şöyle diyor:
“Kürdistan’da geniş toprağı olan bir ailenin çocuğuyum, ama kimliğim yok, dilim yok. İşte Kürt sorunu benim!”
Bak Ahmet Türk…
9 köyün ağasısın, milyonlarca paran var, yüzlerce mülkiyetin ve toprağın var, 21 yıl bu ülkede milletvekilliği yaptın, her ay 100 binlerce lira maaş alıyorsun, misafirin gelince 600 kişilik yemek hazırlıyor, 42 oğlak kesiyorsun, bir şehrin belediye başkanlığını yaptın, tutuklandın, yargı kararı olmadan birinin söylemesiyle cezaevinden çıktın, Kürt’üm diyorsun, istediğin yerde Kürtçe konuşuyorsun, bu ülkenin gariban çocuklarının görmediği sahillerde çocukların torunların görüyor, son model arabalara biniyorsun, …
İşte Kürt sorunu sensin Ahmet Türk!
Aykut Çelik: AKP-MHP rejiminin savcı profili
(Mesut İlkbahar ve Ebru Timtik'e sevgiyle)
2010 referandumu bir milat oldu. AKP-Cemaat ittifakıyla yargımız "nurlanmış"tı. Sonra o "ışıklı yollar", meşum askeri darbe ile ayrıldı. Yeni "ortak" Devlet Bahçeli ve MHP idi. Bu defa adliyelerde genç ülkücüler de sahne almaya başladı.
Onu Tunceli'deki adliye binasında 2016'da ilk gördüğümde sarkık bıyıkları dikkatimi çekti. -"Terör savcısı" sıfatıyla- Tunceli gibi Alevi-sol bir şehirde, bir yargı görevlisi olarak böyle bıyık bırakmanın garipliği bir yana -mesleği gereği "görünmez" olması gerekirken-, inatla kendini göstermesi -sonraki yıllar için- "ilahi bir işaret" olabilirdi ancak.
Nitekim bu "gösteri"nin ürünlerini toplamakta hiç de gecikmeyecekti. Üç-beş yılda İstanbul Cumhuriyet Başsavcı Vekili, oradan başkent Ankara'ya, bu defa "Cumhuriyet Başsavcısı" olarak atanma hızı -mevcut rejimde bile- sıradışıdır.
(Eskiden Türkiye'de bir savcı veya hakim, 50'lerine gelmeden Türkiye'nin başkentine veya İstanbul'a atanmazdı. Hele ki başsavcı veya "reis" asla yapılmazdı. Ancak o köklü gelenekler terk edileli uzun zaman oldu)
İstanbul yıllarındaki "sicili"ni hatırlayalım: Şu anki Adalet Bakanı Gürlek'in yanında (Avrupa Birliği bile, "özgürlükleri ciddi ve kasıtlı ihlal ettiği"nden, "kişisel malvarlığının dondurulması"nı istiyor), "başsavcı yardımcısı" olarak İBB davasının 3900 sayfalık iddianamesi ile ihaleci Aziz İhsan Aktaş iddianamesini yazdı. CHP genel başkanı Özgür Özel ile milletvekilleri Veli Ağbaba, Umut Akdoğan, Suat Özçağdaş, Ali Mahir Başarır'ın fezlekelerini yazdı, Ankara'ya gönderdi (AKP medyası şimdi Özel, Ağbaba ve diğerlerinin "tutuklanacağı"nı konuşuyor). Bitmedi: Meşhur -zorla itirafçılaştırılmış- Uşak ve Antalya Belediye Başkanlarının soruşturmasını yürüttü.
Şimdi "kendi yazdığı" fezlekelerin "gereğini yapmak" için Ankara'da ve başkent yargısının en tepesinde. Elbette , -böyle bir "mesleki" kariyerin sonunda- "en iyi yerleri hak ettiği" kesindir.
Peki kimdir Aykut Çelik? On yıl evvel küçük bir taşra şehrinden, henüz otuzlarında nasıl Ankara Cumhuriyet Başsavcısı olmuştur? Bu yazıda bu serencamı size anlatacağım. Onun "kariyeri" -aynı zamanda- ülkemizin adalet ve hukuk sisteminin "ölüm yolculuğu"dur.
Karakol önünde 24 yaşında bir ölü: Mesut İlkbahar
Hozat ilçesine bağlı Pakire (Dalören) Köyü Karakolu'na 1 Ağustos 2016 günü bir terör saldırısı gerçekleşti. Sabah saat 08.00 sıralarında karakolun arkasındaki ormanlık alandaki PKK'lılarca karakola bir kaç el taciz ateşi açıldı. O sırada, -her pazartesi sabahı- karakola imza vermeye giden Alişan İlkbahar ve oğlu araç içindeydiler. Karakolun ön yüzündeki kulelerden araç gelişigüzel taranmaya başlandı. Bir süre sonra kurşun yağmuru dindi. Mesut göğsünden vurulmuştu ve artık can çekişiyordu. Baba Alişan, araçtan çıkıp karakola koştu, yardım istedi, hiç kimse gelmedi. Baba ve kucağında yavaş yavaş ölmekte olan oğlu araç içinde yaklaşık bir saat bekledi ve Mesut babasının kucağında öldü.
Benim savcı Aykut Çelik ile tanışmam bu cinayet nedeniyledir. Ailenin avukatı olarak kendisiyle muhatap oldum. Bu yüzden tanıdım.
Olay sonrası karakola cumhuriyet savcısı sıfatıyla giden Aykut Çelik, nedense bize haber verme gereği duymamıştı. Çelik, karakoldakilerden de "bilgi sahibi" sıfatıyla ifade almıştı. Bu tam bir, "kendin çal, kendin oyna" durumuydu. Biliyoruz ki adalet, "savların çarpışması"ndan doğar. Cinayetin mağdurlarının hazır olmadığı bir keşif acaba kimlere hizmet ediyordu? öğrenecektik, çok kısa zamanda.
Karakolun ön kulelerinden açılan ateşle bir genç ölmüş, 30'a yakın askerden ifade alınıyor, ama bu kişiler "bilgi sahibi" statüsünde. Bu dünyanın her yerinde büyük bir skandaldır. Çünkü karakolda görev yapan herkesin "şüpheli" sıfatıyla sorgusunun yapılması gerekir.
Savcı Aykut Çelik, aslında hiç kimselere haber vermeden gittiği karakolda -kesinlikle sahip olduğu siyasi anlayışla- sadece bir tutanak tutmuştu. Güya karakolun arkasından açılan ateşle Mesut ölmüştü. Akla, mantığa ve vicdana aykırı bu tutanak onun hukuki-siyasi kişiliğinin bir aynası gibiydi.
Askerlerden aldığı ifadelerde ise, karakolun önünde ölmekte olan bir gence neden müdahale etmedikleri, "basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek"-şekilde yaralanmış 3 askeri Elazığ'daki hastaneye sevk etmek için -hem de 10 dakikada- karakola inmiş askeri helikoptere Mesut'un neden almadıkları vd. soruları yoktu mesela.
Bitmedi. Bizim "yeni keşif yapılması" talebimizi ısrarla reddetti. Mesut'un hangi silahtan çıkan kurşunla öldüğünü araştırmadı. Olay yerinde kovan aramadı. Defalarca karakoldakilerden şüpheli olarak ifade alınması ve bizim sorularımızın kendilerine sorulması taleplerini reddetti.
En sonunda bir gün, "adalet arayan" aileyi odasından dahi kovdu. Evet, bunu da yaptı. Çünkü Çelik'e göre, İlkbahar ailesi -kafasındaki siyasi görüşe göre- "makbul yurttaşlar" değildi. Rahmetli Mesut'un annesini ve kızkardeşini adliyeden kovması üzerine kendisiyle görüşmek için odasına gittim.
"Oturduğu koltuğun, mağdur ve acılı insanları adliyeden kovması için değil, halka ve adalete hizmet için kendisine tahsis edildiğini" söyledim. "Benimle konuşmak istemediğini" söyledi. İşte böyle biriydi Aykut Çelik.
Bitmedi. Sümen altı ettiği dosya, bu defa "3 askeri ve Mesut'u vuran PKK mensuplarının araştırılması" amacıyla yürümeye başladı. Dosya, bir anda "terör dosyası" oldu. Bu, artık o dosyadan adalet çıkmayacağını gösteriyordu.
Ancak biz peşini bırakmadık. Dosyayı 2020'de Anayasa Mahkemesi'ne götürdük. Ve Anayasa Mahkemesi, "cinayetin araştırılmadığı" sonucuna vararak, "Anayasa'nın 17. maddesindeki YAŞAMA HAKKI'nın ihlali" kararı verdi. "Dava eksik tüm işlemler yapılarak ciddiyetle yeniden yürütülmelidir" dedi. Ayrıca, "aileye tazminat ödenmesi gerekir" dedi. Anayasa Mahkemesi, kararında, kısaca şu hususları vurguladı:
"... birtakım soruşturma işlemleri yapsa da "soruşturmada bazı eksiklikler göze çarpmaktadır". "Bu eksiklikler temelde başvurucuların yakınının ölümüne neden olan "ateşli silahın teröristlere mi yoksa karakolda görevli olan askerlere mi ait olduğu"nun belirlenmesine ilişkindir".
"Mesut İlkbahar'ın kullandığı araca ve "bedenine isabet eden mermilerin seyrettiği doğrultular da olay yeri inceleme raporu ve otopsi raporunda ortaya konulmuştur". Buna rağmen "soruşturma mercilerinin ölüme neden olan mermilerin hangi bölgeden atıldığının tespiti amacıyla söz konusu veriler üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırmaması" ölüm olayının aydınlatılmasını ve "sorumluların belirlenmesini sağlayacak önemli bir delilin toplanmadığı anlamına gelmektedir."
"... "başvurucuların hazır bulunmadığı olay yeri incelemesi" kapsamında "yol ��zerindeki aracın içinde ve çevresinde herhangi bir mermi çekirdeği veya parçası bulunamaması yapılan işlemlerin sıhhatine ilişkin kuşku uyandırmaktadır".
"Somut olayın kendine has koşullarında anılan materyallerin temini sorumluların belirlenmesi açısından oldukça önemli olduğundan "başvurucuların olay yerinde yeniden ve daha detaylı bir inceleme ve keşif yapılması yönündeki taleplerinin somut bir gerekçe bildirilmeden kabul edilmemesi" delillerin toplanmasında bir eksiklik olarak kabul edilebilir."
"Dokuz yıldan uzun bir süredir devam eden soruşturmanın makul bir süratle yürütüldüğü söylenemez."
"Bireysel başvurudan sonraki süreçte hâlihazırda Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen ceza soruşturması kapsamında esaslı bir işlem yapılmamıştır.”
"Anayasa Mahkemesi daha ne desin", diye düşündünüz değil mi? İşte böyle bir soruşturma yürütmüştü Aykut Çelik. 24 yaşındaki bir gencin canının onun için zerre kıymeti yoktu çünkü. (Yargısal sürecin ayrıntılı dökümünü, Resmi Gazete'de geçen Mart'ta yayınlanan kararı şundan okuyabilirsiniz: https://t.co/CU6Fehpzk8).
Aileye ödenen -sembolik- nitelikteki tazminatın aslında Aykut Çelik'e ödetilmesi gerekir. Ancak yapılmaz tabii, çünkü bu tür "görev ihmalleri"ne (lafın gelişi böyle diyorum) yaptırım uygularlarsa, hiç kimseye iş yaptıramazlar.
Ebru Timtik'in başına gelenler
Ebru Timtik bir avukat. Bu ülkede "adil yargılanma hakkı" için "açlık grevi" yaptı ve 2020 yılında kaldığı hapishanede 42 yaşında öldü (Ebru'nun hayaı ve ölümüne dair yazdıklarımı kişisel twitter/facebook sayfamda ("Ebru Timtik, Parçalar") ve BirGün gazetesi sayfasında ("Ebru Timtik'in son hafası") okuyabilirsiniz).
Ebru'nun da, Aykut Çelik'le bir geçmişi var.
Ebru, Aykut Çelik'in savcı olduğu bir ağır ceza mahkemesinin dosyasında duruşmada savunma yapıyordu. Savunmasına, "bir deli bir kuyuya taş atmış, kırk kişi çıkarmaya çalışıyoruz" dedi. Çelik, hemen suç duyurusunda bulundu: "Beni kastediyor" dedi.
Tunceli Savcısı, Tunceli'nin başka bir savcısına- bir avukatın savunma görevi sırasında sarfettiği- bir deyimi şikayet konusu ediyor. Diğer savcı da hemen dava açıyor. Absürtlüğe bakar mısınız.
Neyse, neticede Ebru yargılandı ve -tahmin edeceğiniz gibi- cezalandırıldı. Sonra Aykut Çelik'in Ebru'ya manevi tazminat davası açtığı söylendi. "Kişisel onurunun ve saygınlığının zedelendiğini" söyleyen Çelik, bir deyimden ötürü çok "incinmiş"ti (Tazminat davasının sonucu ne oldu, bilmiyorum).
Sözün özü, henüz 36 yaşında Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına getirilen Aykut Çelik, ne 24 yaşındaki Mesut İlkbahar'a, ne de kısa bir süre evvel canını -hepimizin hakları için ve adli sistemin suratına çarparak- feda eden Ebru Timtik'e karşı -en küçük mesleki ve insani- bir sorumluluk hissetmişti.
İBB Davası ve AİA iddianamesine, milletvekili fezlekelerine işte buralardan geldik. Tunceli'de hiç kimsenin bilmediği, tanımadığı, adını dahi duymadığı Mesut İlkbahar'a uygulanan vahşi hukuksuzluk, kısa bir süre sonra Türkiye'nin en büyük şehrinin belediye başkanına ve diğer başkanlarına uzandı. Haksızlık bir yerde yapıldı mı, kime yapıldığı önemli değildir.
Son yıllarda "adliye içinde" kadın hakim vuran (13 yıl ceza aldı geçen gün), trafikte şoför tehdit eden, adliyede uyuşturucu çeken, -FETÖ dosyalarına bakmakta iken- “FETÖ Borsası” kuran savcı tipi ortaya çıktı. İBB dosyasında bunlara, tutuklu kadınları itirafçılaştırmak için "iki çocuğuyla tehdit eden" savcılar eklendi.
Sabih Kanadoğlu gibi isimlerden bu tiplere Türkiye, işte böyle geldi.
Normalde Aykut Çelik gibi "yargı görevlileri"nin, (lafın gelişi böyle diyorum) -değil Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına getirilmesi- kasıtlı mesleki ihmallerinden ya da suistimallerinden ötürü soruşturulması ve meslekten el çektirilmesi gerekir.
Zira bu kişiler -tıpkı Akın Gürlek gibi-, tarafsız, adil ve nitelikli yargı mensupları değil, "rejim inşacı" rolünde "siyasi aktörler"dir (Daha dün, maden işçilerine silahlı saldırı düzenleyenlere, maaşlarını artırmak için basın açıklaması yapan öğretmenleri yerlerde sürükleyenlere seyirci kalan bu profildeki bir yargıya -AKP-MHP elitleri hariç-, kim/neden güvensin ki?).
Ama ne yazık ki burası Türkiye ve AKP-MHP iktidarı, "hukuku filistin askısına alalı" epeyce zaman oldu.
(Hüseyin Aygün, 15 Haziran 2026)
Erdoğan’ın imajı ağır darbe aldı...
Evet şu anda pek kimse farkında değil ama yıllardır seçim kaybetmeyen, girdiği her seçimi kazanan muzaffer Erdoğan imajı CHP’ye karşı yürütülen bu mutlak butlan davası ile çok ama çok ağır bir darbe aldı...
Erdoğan’ın yıllar boyunca binbir emek ile yarattığı bu imaj Kılıçdaroğlu’nun yıllardır iktidar ile işbirliği içinde olduğunun, Erdoğan’ın kazandığı seçimlerin esasında bir danışıklı dövüş ya da tabiri caizse şikeli maç olduğunun anlaşılması ile bir anda yıkıldı...
Zaten bu güne kadar geniş muhalif kesimler düzenlenen bu seçimlerde hep bir şaibe olduğunu, sandıklarda oyun düzenlenip oyların çalındığına inanır ve bunu her fırsatta iddia ederlerdi.
Son yaşanan bu olaylar ise bize düzenlenen oyunun çok daha derin ve kompleks olduğunu, Kılıçdaroğlu’nun her seçimde kazanması mümkün olmayan adayları sahaya sürerek seçimleri adeta Recep Bey’e hediye ettiğini gösteriyor.
Bu danışıklı dövüşün anlaşılması, şikeli maçların ortaya çıkması ne yazık ki çok uzun sürdü.
Evet, çok uzun sürdü çünkü iyi insanların aklı havsalası bu kadar iğrenç bir danışıklı dövüşü algılayamadı.
https://t.co/Id0ecJS2in
Bu sabah uyandığınızda, yaşadığımız ülkede şunlar oldu:
📌 Muhalefetteki bir ilçe belediyesine yine operasyon düzenlendi ve belediye başkanı gözaltına alındı.
📌 Ülkenin önde gelen gıda şirketlerine operasyon düzenlendi, denetim kayyumu getirildi ve yöneticileri gözaltı alındı.
📌 Ana muhalefet partisinin grup başkanvekillerinin unvanları ellerinden alındı.
Bunlar, yalnızca şu saate kadar gerçekleşenler, akşam ne olacağını öngöremiyoruz.
Aynı hafta içinde yaşanan şunlar:
📌 Yıllık enflasyonun %32,6'ya yükseldiği açıklandı.
📌 1 milyar dolar teşvik verilen yabancı şirket yatırımdan vazgeçti.
📌 Artık bir rutin haline gelen ünlülere yönelik operasyonlar devam ettirildi.
📌 Vize randevularında vurgunculuk ve soygun iddialarının üzeri AKP ve MHP oylarıyla kapatıldı.
📌 Gözaltında kötü muamele ve işkence iddiaları yeniden gündem oldu.
📌 Terör örgütü elebaşı için özgürlük mitingleri düzenleneceği açıklandı.
Otokrat tek adam yönetim anlayışının sonuçları; hemen her alanda başarısızlık, rezillik, kayırmacılık, skandal ve vurgunculuk!
Bir hafta içerisinde bunca rezalete maruz bırakılan bir toplumun sağlıklı kalabilmesi, düşünebilmesi ve geleceği öngörerek kararlar alabilmesi mümkün değil.
Olağanüstülüğün normalleştiği bu rejim, bir olağanüstü hâl rejimidir!