“İnsan kendinde bir anlam bulamayınca, başkalarının onda anlam aramasını ister. Bunun en kolay yolu da biraz susmak, biraz uzak durmak ve kendini gizemli göstermektir.”
O çizgiyi aşamadığında ne gerçekten özgür olabilirsin ne de yeni bir kalbe samimiyetle dokunabilirsin. Hayat, geride bıraktıklarına değil; yer açabildiklerine doğru akar. Bazen yeni bir başlangıcın tek şartı, eski hikâyenin artık senin geleceğini yazmasına izin vermemektir.
Ayrılıklar bazen iki insanı değil, insanın kendine ait sandığı dünyayı dağıtır. Geriye kalan ise bir enkazdır. İnsan o enkazın içinde dolaşır; kaybettiği kişiyi değil, onun yanında olduğuna inandığı hâlini arar.
Çünkü bazı vedalar, bir insanı kaybettiğin için değil, kendini yeniden bulabilmen için vardır. Ve insan şunu geç de olsa öğrenir: Geçmişe sadık kalmakla geçmişe tutsak kalmak arasında ince bir çizgi vardır.
Sevmek cesaret ister. Öyle kolayca vazgeçilebilecek bir şey değildir. İnsan sevdiğini korumak, yaşatmak ve kurtarmak için elinden gelen çabayı gösterir. Çünkü gerçek sevgi, ilk zorlukta sırtını dönmek değil; kalmak, mücadele etmek ve emek vermektir.
Bazen bütün insanları boyunlarına sarılıp öpecek kadar seviyorum, bazen de hiçbirinin yüzünü görmek istemiyorum. Bu nefret falan değil… İnsanlardan nefret etmeyi düşünmedim bile… Sadece bir yalnızlık ihtiyacı.
Böyle acz içindeyken odamda her şey bana küçüklüğümü ve zavall��lığımı haykırıyor. Sokağa fırlıyorum. Bir tek çehre görsem de yanında yürüsem, hiç ses çıkarmadan yürüsem diyorum. Halbuki ara sıra karşılaştığım ahbapları görmemezliğe geliyorum.