Çocuklarınızı Seviyorsanız,
Çocuklarınızın Geleceğini Düşünüyorsanız…
Bir çocuğun geleceği, anne ve babasının bilinciyle şekillenmeye başlar.
https://t.co/YigKPvlBIf
Aslında Insanlar Diri doğmaz,
Olü Doğar.
Aslında insan diri doğmaz, ölü doğar. Ve o ölüden kendine bir ev, bir benlik, bir kimlik yapar.
Doğduğunda her şey hazırdır: İsmi, dili, dini, ideolojisi… Hepsi ona bir kıyafet gibi giydirilir. Hiçbir şey bilmeden doğar ama her şey önüne hazır sunulur.
İşte ben buna ölü doğum diyorum. Çünkü hiçbir şey bize ait değildir; her şey bize verilmiştir. Biz de bize verilenleri hiçbirini sorgulamadan sahipleniriz.
Hepimiz ölü doğarız. Asıl önemli olan, o ölüden bir diri yaratmaktır.
Doğarken bize verilen bir kimliğin içinde buluruz kendimizi. Adımızı, dilimizi, dinimizi biz seçmeyiz. Henüz soru sormayı öğrenmeden cevaplarımız hazırdır.
Benim “ölü doğmak” dediğim budur: Bize öğretilenleri sorgulamadan yaşamak, başkalarının doğrularını kendi düşüncemiz sanmak. O ölüden bir diri yaratmak ise inandıklarımızla yüzleşmek, yanıldığımızı kabul edebilmek ve kendi aklımızla yaşamayı öğrenmektir.
Dünyaya gelmek elimizde değildi; ama nasıl bir insan olacağımızda bizim de sözümüz var.
Tanrıların Psikolojisi
Hepimiz Birer Küçük Tanrıyız
Hepimiz birer küçük tanrı gibiyiz.
Pohpohlanmak, yüceltilmek, övülmek isteriz.
Kibirden burnumuzun ucunu göremez, kendimizi herkesten üstün görürüz.
Üstelik tanrılar birbirleriyle kolay geçinmezler. Çünkü her biri kendi hükmü geçsin ister. Herkesin hükmetmek istediği bir yerde çatışma kaçınılmaz olur.
Böylesine büyük bir egoyla kendimizle bile geçinemezken başkalarıyla nasıl geçinebiliriz?
Hal böyleyken bunca huzursuzluğun ve gerginliğin sebebi biraz da kendi huylarımız değil mi? Alınganlığımızın, kırılganlığımızın, kıskançlığımızın ardında yüzleşemediğimiz eksikliklerimiz ve büyüttüğümüz egomuz yok mu?
Huzursuzluğumuzun nedenini hep başkalarında arıyoruz. Oysa bizi mutsuz eden, bazen yaşadıklarımızdan çok onlara yüklediğimiz anlamlar ve içimizde beslediğimiz duygular oluyor. Sürekli haklı çıkmak, beğenilmek ve üstün görülmek istedikçe hem kendimizi hem çevremizdekileri yoruyoruz.
Kendimizle barışık değilken eşimizle, çocuklarımızla, akrabalarımızla, komşularımızla nasıl sağlıklı ilişkiler kurabiliriz? Kendi eksiklerimizi kabul edemezken başkalarının eksiklerine nasıl anlayış gösterebiliriz?
Belki de önce başkalarını suçlamadan kendimize dönmeliyiz. Kendi huylarımızla yüzleşmeli, eksiklerimizi kabul etmeli ve egomuzun ilişkilerimizi nasıl etkilediğini görmeliyiz.
Çünkü başkalarıyla geçinmeyi öğrenmek, biraz da içimizdeki küçük tanrının her istediğinin olmayacağını kabullenmekle, belki de o tanrıyı içimizde öldürmekle başlar.
Hepimiz anlaşılmak istiyoruz. Peki, anlamaya ne kadar hazırız? Belki de birbirimizle aramıza giren, içimizde sürekli haklı olmak ve yüceltilmek isteyen o küçük tanrıdır.
Herkes dört mevsim yaşar.
İlkbahar saflığın,
yaz masumiyetin,
sonbahar yetişkinliğin,
kış ise hayatın yitirilmesiyle sona erer.
İlkbaharda dünya bize güzel görünür; çünkü henüz onun gerçek yüzünü tanımayız.
Yaz geldiğinde sever, güvenir, hayaller kurarız. Sonsuza kadar süreceğini sandığımız şeyler vardır.
Sonbaharda anlarız…
Her çiçek kalmaz, her söz tutulmaz, her insan bizimle yürümez. Büyümek biraz da kaybetmeyi, vazgeçmeyi ve kabullenmeyi öğrenmektir.
Kış geldiğinde ise insanın elinde ne gençliği kalır ne de eski yanılsamaları. Geriye yaşadıkları, hatırladıkları ve öğrendiği gerçekler kalır.
Ve insan, her mevsimde biraz daha gerçeğin acı yüzünü görür.
Belki de hayat, bahardan kışa uzanan bir yolculuktan çok;
inandıklarımızdan, öğrendiklerimize doğru yaptığımız uzun bir yolculuktur.
Hayat da mevsimler gibi…
Her mevsim bizden bir şeyler alır, yerine başka bir şey bırakır.
Saflıktan masumiyete, masumiyetten gerçeğe…
Ve bütün kayıplara rağmen insan yaşamaya devam eder.
Çünkü her şeye rağmen hayat güzeldir.
𝓡𝓮𝓵𝓲𝓿𝓮 𝓜𝓮𝓱𝓶𝓮𝓽
İnsan Yaşından İbaret Değildir
Aynı Takvim, Başka Hayatlar
Zaman hepimizi yaşlandırır; ama bizi birbirimizden farklılaştıran yalnızca geçen yıllar değildir.
Yaşadığımız kayıplar, kurduğumuz bağlar, uğradığımız hayal kırıklıkları, incinmelerimiz ve bütün bunlarla baş etme biçimlerimiz, zamanla dünyaya ve insanlara nasıl yaklaştığımızı şekillendirir.
Bazen bugün “mesafe” dediğimiz şeyin geçmişinde, bir zamanlar bizi ayakta tutmuş bir korunma biçimi vardır.
Bugün “soğukluk” sandığımız şey, geçmişte fazla incinmiş birinin kendini korumayı öğrenme biçimi olabilir.
Çünkü insanı yalnızca zaman değiştirmez;
zamanın içinde yaşadıkları da değiştirir.
Aynı yaşta olabiliriz;
ama aynı yıllardan geçmemişizdir.
Insanları gördüğümüz halleriyle tanıdığımızı sanıyoruz. Oysa herkesin içinde, dışarıdan görünmeyen uzun bir hikaye var. Belki de birbirimizi anlamanın ilk şartı, bilmediğimiz o hikayeye biraz saygı duymaktır.
Kırılgan ve Ölümlü Bir Hayatta Yaşamanın Anlamı Nedir?
Sonsuz bir evrende, kırılgan ve ölümlü bir hayat yaşamanın anlamının ne olduğuna dair net ve kesin tek bir cevap olduğunu düşünmüyorum. Belki birçok yanıtı vardır. Ama bana göre yanıtlarından biri, güzel anılar biriktirmektir. Evet, yanlış okumadınız: güzel anılar biriktirmek.
Özellikle de çocuklarınızla güzel anılar biriktirmektir.
Çocuklarınıza kızmadan, bağırmadan, onları kırmadan; onlar sizden korkmadan, rahat ve özgürce büyümüşlerse, birlikte doyasıya eğlenmiş, keyif yapmışsanız, işte size kırılgan ve ölümlü bir hayat yaşamanın anlamına dair yanıtlardan biri…
Bundan daha doğru bir yanıt var mıdır, bilmiyorum.
Güzel anılar biriktirmenin en önemli yollarından biri de sanırım, bana göre, bilinçli olmaktır. Ama burada kendimin bilinçli olduğunu kesinlikle vurgulamıyorum. Sadece bilincin önemine vurgu yapıyorum.
İnsan bilinçli olunca kimseyi kırmamaya çalışıyor. Kimseye hakaret etmiyor. Haksızlık yapmıyor, hak hukuk yemiyor. Özellikle de eşini ve çocuklarını kırmamaya özen gösteriyor. Onlarla güzel anılar biriktiriyor.
Çünkü bilinçli insan, egosunun ve tabularının esiri değildir. Bu yüzden çocuklarının yaptıklarından utanmaz, “El alem ne der?” kaygısıyla onları baskılamaz. Daha rahat ve özgürdür. Çocuklarının davranışlarından utanmadığı için gerilmez; gerilmediği için de öfkesini çocuklarına yöneltmez. Onların çocuk olduğunu bilir ve çocukluklarını özgürce yaşamalarına izin verir.
Size bir şey söyleyeyim mi?
Bilinçli olmayan insan, güzel anılar biriktirmek yerine kırgınlıklar, pişmanlıklar, keşkeler ve yıllar sonra hatırladığında yüzünü kızartacak davranışlar biriktirebiliyor.
Ben kendi adıma, çocuklarımla çocukça yaşadığımı düşünüyorum. Ve bu anlamda, kırılgan ve ölümlü bir hayat yaşamanın anlamına dair yanıtlardan birinin bu olduğunu söyleyebilirim.
Yetmese de mutluyum. Çünkü çocuklarımı hiç kırmadım, hiç dövmedim. ( Yoksa kızsaymışım😁) Onlarla bir arkadaş gibi yaşadım ve sanırım onlar da bana hiç kırılmadılar.
Elbette eksiğim, gediğim oldu. Ama bunların bir kısmının irademin dışında, içinde yaşadığım ülkenin ve kültürün dayattığı koşullardan kaynaklandığını düşünüyorum.
Bu kültüre, bu koşullara ve bütün bu dayatmalara rağmen çocuklarımla çocuk olmayı, onları mutlu etmeyi ve onları kırmamayı başardığımı düşünüyorum. Ve belki de kendi adıma, hayatın anlamına dair aradığım yanıtlardan birini buldum.
Bu bana yetiyor.
Hayatın anlamını bulduğumu iddia etmiyorum. Belki de hayatın tek bir anlamı yoktur. Ama kendi adıma cevaplardan birini bulduğumu düşünüyorum: Sevdiğin insanlarla, özellikle de çocuklarınla güzel anılar biriktirmek.
Benim için bunun kadar önemli bir başka şey de geçmişe baktığımda utanacağım davranışların mümkün olduğunca az olması. Çocuklarımdan “Baba, bize vurmuştun, tokat atmıştın.” gibi bir cümleyi hiç duymamış olmak benim için çok kıymetli.
Elbette kusursuz bir baba değildim. Eksiklerim, yanlışlarım mutlaka oldu. Ama çocuklarımla güldüm, eğlendim, gezdim, şakalaştım; bazen onlarla birlikte ben de çocuk oldum. Onların hafızasında korktukları değil, yanında kendilerini rahat ve özgür hissettikleri bir baba olarak kaldığımı düşünmek bana huzur veriyor.
Çünkü sonunda geriye biraz da bunlar kalıyor: Birlikte atılan kahkahalar, yaşanan güzel günler ve sevdiklerimizin hafızasında bıraktığımız izler.
Çocuklarının hafızasında korkulacak değil, sevgiyle hatırlanacak ve özlenecek bir baba olmak…
Benim için hayatın anlamına dair cevaplardan biri bu.
Ve bu bana yetiyor.
Hayat ve Evlilik Üzerine Kısa ve Öz
Hayatı ve evliliği hakkıyla, sağlıklı ve mutlu bir şekilde sürdürebilmek için insan; okumalı, bilgili ve bilinçli olmalı; empati kurabilmeli, hoşgörülü, güler yüzlü, esprili, sabırlı ve tutarlı olmalıdır. Sanat, müzik ve edebiyatla dünyasını zenginleştirmeli; kendini sürekli geliştirerek kibirden, bencillikten, kapristen ve aşırı kıskançlıktan uzak durmaya çalışmalıdır.
Evlenmeden önce insan yalnızca hayatını değil, kendisini de evliliğe hazırlamalıdır. Kendi karakterini tanımalı, eksik yönlerinin farkına varmalı; egosunu ve bencilliğini törpülemeyi öğrenmelidir.
Çünkü sağlıklı bir evlilik, yalnızca doğru insanı bulmakla değil, aynı zamanda iyi bir eş olmaya hazırlanmakla da ilgilidir.
Evlilik sadece maddi hazırlık gerektirmez. Duygusal olgunluk, sağlıklı iletişim, empati, sorumluluk, sabır ve öfke kontrolü de gerektirir. İnsan, yüzleşmediği yaralarını ve çözemediği sorunlarını farkında olmadan ilişkisine taşıyabilir.
Bu nedenle duygularını yönetmeyi, gerektiğinde özür dilemeyi, sınır koymayı, karşısındakini dinlemeyi ve anlaşmazlıkları bir güç savaşına dönüştürmeden çözmeyi öğrenmek önemlidir.
Kişi; kibirini, egosunu, kaprislerini, bencilliğini ve kıskançlığını sorgulamadan evlendiğinde, bunların sonuçları yalnızca eşler arasında kalmayabilir. Ebeveyn olduğunda, kendi içinde çözemediği sorunları farkında olmadan çocuklarına da aktarabilir.
Bu yüzden evlilik ve ebeveynlikten önce yapılabilecek en değerli hazırlıklardan biri, insanın kendisiyle yüzleşmesi ve kendini geliştirmesidir. Çünkü kendi içimizde çözemediğimiz sorunlar, farkında olmadan bizden sonraki nesillere miras kalabilir.
Sosyal Medya İnsanı Bozmaz
Sosyal medya ya da sanal alem insanı bozmaz; çoğu zaman insanın içinde zaten var olanı görünür hale getirir.
Çünkü ekran, insana yeni bir karakter vermez. Sadece gerçek hayatta saklayabildiği bazı yönlerini sergilemesi için daha geniş bir alan açar.
İlgiye açsan, beğeniler bunu gösterir.
Kibirliysen, takipçi sayıları bunu besler.
Kıskançsan, başkalarının hayatı seni rahatsız eder.
Onaylanmaya muhtaçsan, değerini yorumlarda ararsın.
Gösterişe düşkünsen, yaşamak yerine yaşadığını göstermeye başlarsın.
Ama aynı yer; bilgili insanın bilgisini, merhametli insanın iyiliğini, üreten insanın emeğini de görünür kılar ve artırır.
Demek ki mesele sosyal medya değildir.
Sosyal medya insanın karakterini yaratmaz; karakterinin saklı taraflarına bir sahne verir.
Bu yüzden sanal dünyada gördüğümüz şey, bazen insanın bozulmuş hali değil; gerçek hayatta gizlemeyi başardığı halidir.
Belki de sosyal medya bir ayna değildir sadece.
İnsanın kendisini saklamasının zorlaştığı bir aynadır.
Ebeveyn,olunur, akraba ve komşu olunur. İnsan, hayatı boyunca pek çok sıfat ve unvan taşıyabilir. Ancak bütün bu sıfat ve unvanların gerçek anlamını bulabilmesi için önce bilinçli bir insan olmak gerekir. Çünkü sahip olduğumuz unvanlardan daha önemli olan, o unvanların gerektirdiği sorumluluğu anlayabilmektir.
Bilinç yoksa anne, baba, eş, evlat ya da herhangi bir akrabalık unvanı yalnızca bir isimden ibaret kalabilir. Unvan taşınır, söylenir; fakat içi doldurulmadığı sürece gerçek anlamını bulamaz. Çünkü sevmek tek başına yeterli değildir. Sevginin doğru sonuçlar doğurabilmesi için bilgiye, farkındalığa ve bilince ihtiyaç vardır.
Bunu en iyi örneklerinden biri avcı ve ceylandır. Avcı, ceylanı aşırı sever. Onu izlemekten, ona bakmaktan, haz alır. O kadar ki, çocuklarını bile bu uğurda ihmal edebilirler. Fakat avcının sevgisi, ceylanın yaşamına ve doğasına ilişkin bilinçten yoksunsa, sonunda ceylanın ölümüne neden olabilir. Çünkü mesele yalnızca sevmek değildir. Asıl mesele, sevdiğine ne yaptığındır. Bir insan sevdiğini söylerken, farkında olmadan ona zarar verebilir. İyi niyet, tek başına doğru davranışın garantisi değildir. Sevginin koruyucu, yaşatıcı ve anlamlı olabilmesi için bilgiye, farkındalığa ve bilince ihtiyaç vardır.
İşte bu nedenle bilinçsiz sevgi, sevgi olmaktan çıkıp zarara dönüşebilir; bilinçli sevgi ise yaşatır.
Burada mesele sevginin var olup olmaması değil, sevginin neye dönüştüğüdür. Aynı durum anne-baba ve çocuk ilişkisi için de geçerlidir.
Hiçbir şey, bir ebeveynin çocuğuna duyduğu sevgi kadar güçlü olmayabilir. Ancak ebeveynin çocuğunu sevmesi, her yaptığı davranışın doğru olduğu anlamına gelmez. Bilinçli bir ebeveyn, yalnızca çocuğunu sevmez; onun ihtiyaçlarını öğrenir, doğruyu yanlıştan ayırmaya çalışır ve davranışlarının sonucunu düşünür. Örneğin bir bebek ishal olduğunda ciddi miktarda sıvı kaybedebilir. Bilinçli bir ebeveyn, bunun tehlikeli bir durum olabileceğini bilir ve çocuğun sıvı kaybını önlemek için doğru müdahaleyi yapar ve gerektiğinde tıbbi yardım alır. Bazen bir bardak su değil, o suyun ne zaman ve nasıl verilmesi gerektiğini bilen bilinç hayat kurtarır. İshal sonucu bebeğin sıvı kaybı yaşadığını bilin bilinçli bir ebeveyn, bir bardak su bebeğe vererek bebeğin hayatını kurtarır.
Başka bir örnek de ateştir.
Ateşi yükselen çocuk üşür. Bilinçsiz bir ebeveyn, çocuğunun üstünğ örtebilir. Bunu yaptığında çocuk, yüksek ateş nedeniyle havale geçirip sakat kalabilir ya da hayatını kaybedebilir. Oysa yüksek ateşin nedenini ve nasıl yönetilmesi gerektiğini bilen bilinçli bir ebeveyn, çocuğun üzerini örtmez; soğuk duş veya soğuk pres yaptırarak ateşi düşürmeye çalır, durumu değerlendirmesi gerektiğini bilir ve gerektiğinde sağlık desteği alır.
Şimdi bu ebeveyn çocuğunu sevmiyor muydu? Çocuğunun düşmanı mıydı?
Hayır. Muhtemelen çocuğunu çok seviyor, hatta onun için her şeyi yapmaya hazırdı. Fakat iyi niyet ve sevgi, doğru bilgi ve bilinç olmadan her zaman doğru sonucu doğurmaz.
İşte asıl mesele budur: İnsan bazen sevdiğine, bilmediği için zarar verebilir. Bu nedenle bilinçli insan yalnızca seven insan değildir. Sevgisinin sonucunu da düşünen insandır. Bilinçli insan sever ama zarar vermemeye çalışır. Sever ama sömürmez. Sever ama sahip olmakla korumak arasındaki farkı bilir.
Sever ama sevgisini başkasının özgürlüğünü ve hakkını yok etmek için kullanmaz. Sever ama “Ben seni seviyorum.” sözünü yaptığı her davranışın gerekçesi olarak görmez.
Çünkü gerçek insanlık, taşıdığımız unvanlarda değil; o unvanların gerektirdiği sorumluluğu bilinçle yerine getirmektedir. Ebeveyn olmak, eş olmak mümkündür. Kardeş veya akraba olmak da mümkündür. Fakat bir sıfatı taşımak ile o sıfatın hakkını vermek aynı şey değildir. İnsan olmak bir sıfat, bilinçli insan olmak ise bir sorumluluktur. Bu yüzden önce insan olmak, sonra sahip olduğumuz bütün unvanların hakkını verecek kadar bilinçli olmak gerekir. Çünkü bilinçsiz sevgi, iyi niyetle bile olsa zarar verebilir; bilinçle yönlendirilen sevgi ise korur, yaşatır ve değer katar.
NEDEN MUTSUZUZ?
NEDEN HUZURSUZUZ?
NEDEN BU KADAR GERGİNİZ?
NEDEN DÜNYA
ÜSTÜMÜZE
ÜSTÜMÜZE GELiYOR?
NEDEN?
Kendinizi sürekli rahatsız, mutsuz, neşesiz, huzursuz ve gergin hissetmenizin; her olayın ardında bir komplo, her gelişmenin altında gizli bir neden aramanızın ve yaşanan her olumsuzluğu kendinize yönelikmiş gibi algılamanızın temel sebeplerinden biri, dünyanın içinde değil, kendi zihninizin sınırları içinde yaşıyor olmanız olabilir.
İnsan kendi düşüncelerinin dar çemberine kapandığında, zamanla hayatı yalnızca kendi penceresinden görmeye başlar. Yaşadığı başarısızlıkların, eksikliklerin ve mutsuzlukların nedenlerini sürekli dı��arıda aramak; başkalarını suçlamayı, öfkeyi ve düşmanlığı besleyebilir. Bu durum derinleştikçe farklı olana karşı tahammülsüzlük, fanatizm, radikalleşme ve çatışma eğilimi için uygun bir zemin oluşabilir.
Çünkü beslenmeyen zihin daralır. Okumayan, öğrenmeyen, farklı düşüncelerle, insanlarla ve hayatlarla karşılaşmayan bir zihin, zamanla kendi küçük dünyasını gerçeğin bütünü sanmaya başlayabilir. Bilgi azaldıkça önyargılar güçlenir; bakış açısı daraldıkça insanın dünyası da daralır.
Dünya daraldıkça insan kendisini daha fazla sıkışmış ve huzursuz hisseder. Bu huzursuzluk zamanla öfkeye, öfke nefrete, nefret ise ayrımcılığa, tahammülsüzlüğe ve çatışmaya dönüşebilir. İnsan, anlamadığı şeyden korkmaya; korktuğu şeyi dışlamaya, dışladığı şeyi ise düşman olarak görmeye başlayabilir.
Oysa bilgi, merak, hayal gücü ve düşünce çeşitliliği arttıkça insanın dünyası genişler. İnsan farklı hayatları, kültürleri, düşünceleri ve deneyimleri tanıdıkça yalnızca bilgi sahibi olmaz; empati kurmayı da öğrenir. Kendisini bir başkasının yerine koyabilmek, onun dünyasına kendi doğrularıyla değil, onun koşulları ve yaşadıkları üzerinden bakabilmek zihinsel olgunluğun en önemli göstergelerinden biridir.
Çünkü empati, farklılıkları ortadan kaldırmaz; farklılıklarla birlikte yaşayabilmenin yolunu açar. İnsan anlamaya başladıkça daha az yargılar, daha az yargıladıkça daha fazla empati kurar. Empati arttıkça tahammülsüzlük azalır; hoşgörü, merhamet ve sevgi güçlenir. Sevginin ve karşılıklı anlayışın güçlendiği yerde ise çatışmanın yerini barış ve huzur almaya başlar.
Okuyan, öğrenen ve kendini geliştiren insanın zihni zenginleşir; hayal dünyası genişler, bakış açıları çeşitlenir. Ancak tam da bu nedenle kendi zihninde kurduğu dünyaya hapsolmaz. Hayatın içine karışır; gözlemler, araştırır, sorgular ve dinler. Yalnızca konuşmayı değil, karşısındakini gerçekten dinlemeyi de bilir. Bildiklerinden kuşku duymayı, yanıldığını kabul etmeyi ve yeni bilgiler karşısında düşüncelerini değiştirebilmeyi öğrenir.
Çünkü gelişmiş bir zihin, dünyayı kendi inançlarına ve düşüncelerine uydurmaya çalışmaz. Aksine, kendi inançlarını ve düşüncelerini hayatın gerçekliğiyle sınar. Kendisine benzeyeni anlamak kolaydır; asıl zihinsel olgunluk, kendisinden farklı olanı anlamaya ve onunla empati kurmaya çalışabilmektir.
İnsan yalnızca kendi zihninin içinde yaşadıkça dünyası küçülür; hayatın içine çıktıkça zihni büyür. Zihni büyüdükçe anlamayı, anladıkça empati kurmayı, empati kurdukça da birlikte yaşamayı öğrenir.
Daralan zihin düşmanlar yaratır; genişleyen zihin anlamaya, empati kurmaya, insanı ve hayatı sevmeye başlar.
İnsan yalnızca kendi zihninin içinde yaşadıkça dünyası küçülür; hayatın içine çıktıkça zihni büyür.
Relive Mehmet
Kibirli insan sormaz; çünkü soru sorarsa eksik olduğunun anlaşılacağını düşünür.
Yanlışını kabul etmez; çünkü geri adım atmayı küçülmek zanneder. Başkasından öğrenmek istemez; çünkü öğrenmeyi karşısındakinin üstünlüğünü kabul etmek gibi görür. Oysa insan şöyle diyebilmelidir:
“Bilmiyorum ama öğrenebilirim.” Bilmemek ayıp değildir. Asıl mesele insanın cehaletini savunması, bilmediğini bildiğini sanması ve öğrenme ihtiyacını kendisine yakıştıramamasıdır.
İnsanın olgunlaşması biraz okul gibidir. Birinci sınıfta öğrendiğimizle ikinci sınıfa geçeriz. Sonra üçüncüye, dördüncüye… Ve her yeni sınıfta daha önce bildiklerimizin ne kadar sınırlı olduğunu görürüz. Her geçtiğimiz sınıfın kibrini o sınıfta bırakabilmemiz gerekir.
Çünkü gerçek öğrenme insana yalnızca ne kadar çok şey bildiğini değil, ne kadar çok şey bilmediğini de gösterir.
İnsan çok eğitimli, çok kültürlü, çok varlıklı, çok başarılı olabilir. Fakat bütün bunları kendisini başkalarından üstün görmenin gerekçesine dönüştürürse: Bilgisi büyürken insanlığı küçülebilir. Sonra o tehlikeli cümle ortaya çıkar: “Bana bunu nasıl yaparlar? Benim gibi bir insana bu yapılır mı? Ben onlara ne kadar iyilik yaptım.” Bu cümlenin altında bazen fark edilmeyen başka bir düşünce vardır: “Başkalarına yapılabilir ama bana yapılamaz.”
Oysa haksızlık, şiddet, iftira, yalan, nankörlük, ihanet, aşağılama ve saygısızlık yalnızca önemli, eğitimli, zengin, güçlü ya da iyilik etmiş insanlara yapılmaması gereken şeyler değildir. Hiç kimseye yapılmaması gereken şeylerdir. “Bunu bana yapmamalıydı, çünkü ben ona iyilik yaptım.” demekle, “Bunu hiç kimseye yapmamalıydı.” demek arasında büyük bir ahlaki fark vardır.
Kibir yalnızca:
“Ben senden daha iyiyim.”
demek değildir.
Bazen:
“Ben daha çok biliyorum.”
demektir.
Bazen:
“Ben yanılmam.”
demektir.
Bazen:
“Benim başıma gelmemeli.”
demektir.
Bazen:
“ Oysa ona ne kadar iyilik yapmıştım.”
demektir.
Bazen de hiçbir şey söylemeden başka bir insanı kendisinden daha aşağıda görmektir.
Bu nedenle bana göre insanın en uzun eğitimi okulda değil, kendi içinde gerçekleşir.
Bencilliğini fark etmek,
önyargısını sorgulamak,
bilmediğini kabul etmek,
yanıldığında geri dönebilmek,
özür dileyebilmek,
soru sorabilmek,
başkasından öğrenebilmek…
Bunların hiçbiri diploma üzerinde yazmaz.
Ama insan olmanın belki de en önemli dersleri bunlardır.
Hepimiz dünyaya sıfır bilgiyle geldik.
Ömrümüz boyunca öğrendik.
Ve hepimiz, günü geldiğinde, hala bilmediğimiz şeyler varken gideceğiz.
Doğduğumuz evler farklıydı.
İmkanlarımız farklıydı.
Ailelerimiz farklıydı.
Dillerimiz, ülkelerimiz, kültürlerimiz farklıydı.
Ama hiçbirimiz bilerek doğmadık.
Bilmemekte eşittik.
Bugün bildiğimiz her şeyi bir zamanlar bilmiyorduk.
Bugün başkasını bilmediği için küçümseyeceğimiz bir şeyi, bir zamanlar biz de bilmiyorduk.
İnsan bunu hatırladığında bilgisinin kibir değil, alçakgönüllülük üretmesi gerekir.
Belki cehaletin en tehlikeli hali:
Bilmemek değil, bilmediğini bilmemek; hatta bilmediği halde bildiğine inanmaktır.
Gerçek bilgi insanın yalnızca bildiklerini çoğaltmaz.
Bilmediklerinin farkına varmasını da sağlar.
Hepimiz aynı yerden başladık:
Bilmemekten.
Sonra öğrendik.
Ve öğrenmeye devam ediyoruz.
Belki gerçek bilgelik de insanın ne kadar öğrenirse öğrensin, ömrünün sonunda bile kendisine şu üç cümleyi söyleyebilmesidir:
“Hala eksiğim.
Hala yanılabilirim.
Hala öğreneceklerim var.”
CEHALETTE EŞİTLİK
Hepimiz Cahil Doğduk
İnsanlık tarihinde insanların eşitliği üzerine çok şey söylenmiştir. Ama bana göre insanlığın en ortak ve en tartışmasız eşitliklerinden biri, daha dünyaya geldiğimiz anda başlar: CEHALET.
Hepimiz cahil doğarız.
Kim olursak olalım; hangi ülkede,
hangi ailede, hangi sosyal çevrede doğarsak doğalım…
Zengin bir ailenin çocuğu da yoksul bir ailenin çocuğu da dünyaya bilgi ve hayat deneyimiyle gelmez.
Hepimiz bilmeden, öğrenmeden ve deneyimlemeden geliriz dünyaya.
Yani başlangıçta hepimiz aynı noktadayız:
CEHALETTE eşitiz.
Hiçbirimiz annemizin karnından bir dil bilerek, kitap okuyarak, tarih öğrenerek, dünyayı tanıyarak, insanları anlayarak ve hayatı deneyimlemiş olarak çıkmadık.
Dünya bizden önce vardı.
Denizler vardı.
Dağlar vardı.
Nehirler vardı.
Şehirler vardı.
Kitaplar vardı.
Diller vardı.
Bilimler vardı.
Sanatlar vardı.
Medeniyetler vardı.
Ama biz bunların hiçbirini bilmiyorduk.
Dünya vardı; bizim dünyaya dair bilgimiz yoktu. Bu nedenle, tabiri caizse, hepimiz cahil doğduk.
Buradaki “cahil” sözü bir hakaret değildir. Henüz bilmeyen, öğrenmemiş, görmemiş ve deneyimlememiş insan anlamındadır.
Cehalet, insanlığın ortak başlangıç noktalarından biridir.
Hepimiz bilmeden başladık.
Görerek, duyarak, sorarak, deneyerek ve başkalarından öğrenerek büyüdük.
Bir kelimeyi ilk kez duyduk.
Bir kitabı ilk kez açtık.
Arabayı ilk kez gördük.
Uçağı ilk kez gökyüzünde izledik.
Asansöre ilk kez bindik.
Yürüyen merdivene ilk kez çıktık.
Bugün bize sıradan gelen pek çok şeyin hayatımızda bir “ilk kez”i vardı.
Bugün bildiğimiz her şeyin, bir zamanlar bilmediğimiz bir anı vardı.
İşte bu yüzden bir insanın bilgisiz olması beni tek başına rahatsız etmez.
Bir insan bilgisiz, eğitimsiz olabilir. Kısıtlı imkanlarla büyümüş, yokluk çekmiş, hiç kitap yüzü görmemiş olabilir.
Bunların hiçbiri giderilemeyecek, öğrenilemeyecek şeyler değildir.
İnsan okuyarak, düşünerek, sorarak, gözlemleyerek, gezerek, görerek, kullanarak ve yaşayarak öğrenebilir.
Üstelik bütün bunlardan yoksun büyümüş bir insan yine de iyi bir insan olabilir.
Bilgisiz olabilir ama mülayim olabilir.
Eğitimsiz olabilir ama vicdanlı olabilir.
Görgüsü eksik olabilir ama hoşgörülü olabilir.
Çok az şey görmüş olabilir ama öğrenmeye açık olabilir.
“Bilmiyorum.” diyebilir.
“Ben bunu daha önce görmedim.” diyebilir.
“Nasıl yapılıyor, bana gösterir misiniz?” diye sorabilir.
Bunda utanılacak ne var?
Hangimiz annemizin karnından dünyaya her şeyi bilerek geldik?
Hiçbirimiz.
Hepimiz cehaletten geldik.
Sonradan öğrendiklerimiz bizi birbirimizden ayırmış olabilir; fakat başlangıç noktamız ortaktır. Bilgi, insanın doğuştan getirdiği bir üstünlük değildir. Bugün bir insanın bildiğini diğeri bilmiyor olabilir. Ama bilen insan da bir zamanlar bilmiyordu.
Çünkü insan tamamlanmış bir varlık olarak doğmaz.
Eksik doğar.
Bilmeden doğar.
Görmeden doğar.
Deneyimlemeden doğar.
Ve ömrü boyunca eksiklerini tamamlamaya çalışır. Fakat insan hiçbir zaman bütünüyle tamamlanmaz. Çünkü bilgi de tamamlanan bir şey değildir. Bir sorunun cevabını buluruz, o cevap bize başka sorular getirir.
Bir kapıyı açarız, ardında başka kapılar olduğunu görürüz. Hiç kimse tamamlanarak ölmez.
İnsan kusurlu bir varlıktır.
Ama kusurlu olmak değersiz olmak değildir.
Eksik olduğumuz için öğreniriz. Bilmediğimiz için sorarız. Yanılabildiğimiz için düşünürüz.
Düşebildiğimiz için ayağa kalkmayı öğreniriz. Belki de insanın olgunluğu kusursuz hale gelmesinde değil, kusurlu olduğunu anlayabilmesindedir.
Ve işte tam burada insanın gelişmesinin önündeki en büyük engellerden biri ortaya çıkar: KİBİR
Bilgisizlik giderilebilir. Deneyimsizlik giderilebilir. Görgü eksikliği giderilebilir.
Ama insan bilmediğini kabul edemeyecek kadar kibirliyse öğrenmenin kapısını kendi eliyle kapatır. İnsan bazen bilgiye sahip olmadığı için değil, kibre sahip olduğu için gelişemez.