Hayasızca hareket çok muğlak bir kavram. Bana göre hayasızca olan çocuk gelin ülkesi olmaktır, tarikat yurtlarında istismar edilen el kadar çocukları koruyamamaktır. Hayasızca olan istismar edilen çocuklar hakkında “bir kereden bir şey olmaz” diyen zihniyettir.
Ekrem İmamoğlu'nun avukatı Mehmet Pehlivan, gizli tanığın 100'den fazla sabıkasını ortaya çıkardığı ve bunu tutanağa soktuğu için gözaltına alındı. Gerisi laf-ı güzaf!
Durumun vehametini şöyle anlatabilirim, hukukun üstünlüğü açısından Fransız Devrimi'nden itibaren Türkiye en kötü günlerini yaşıyor.
III. Selim zamanında 0,23 olan hukukun üstünlüğü puanımız Erdoğan döneminde 0.18 oldu.
Yani III. Selim'den itibaren bu topraklarda yaşayan kimse bu kadar hukukun yok edildiği bir dönem görmedi.
Şu iki üç günde iktidarın kimlik siyasetine malzeme verenlerin de bu lümpen gruplar olduğunu görebiliyoruz. Sosyalistler küfürlü slogan atmazlar, emek ve demokrasi eksenli talepleri dile getiren slogan atarlar. Esas çekinilen nokta da bu. Bu kadar sefaletin olduğu ülkede iktidar elbette genel grev ve boykot çağrılarını değil küfürleri duymak isteyecektir. İlk başından itibaren “marjinal sol örgütler” söylemine sarılıp örgütlü sosyalistleri bir bir tutuklamaları da bundan. Alanları başkalarına bırakmak istiyorlar.
@cckozmn Ne zaman kendimi mesleğime uzaklaşmış, küskün, yalnız hissetsem (işsizim) bana vakit ayırıp kendime getirirsin canım meslektaşım 🌸 biz tarafsız olamayız. Mesleğimiz için nasıl revizeye ihtiyacımız var diyorsak aynısı ülkemiz için de geçerli. Biz halkız. Pes etmeyeceğiz.Sırayla✌🏼
Silivri Cezaevi’nden beni çok mutlu eden bir haberi sizlerle paylaşmak istiyorum.
Cumhuriyet Halk Partimizin Cumhurbaşkanlığı önseçiminde rekor düzeyde bir katılım gerçekleşti.
15 milyon vatandaşımız oy kullandı. İktidarın zulmünden, tarumar edilen ekonomiden, liyakatsizlikten, hukuksuzluktan canı yanan bu ülkenin on milyonları sandıklara koştu.
Erdoğan’a “artık yeter” dedi.
Bu gece Saraçhane’de ve ülkemin dört bir yanındaki meydanlarda haykıran milyonlara selamlarımı gönderiyorum.
O sandık gelecek, millet bu iktidara unutamayacağı bir tokat atacak.
Ekrem İmamoğlu’nun ifadesinin ardından yalnızca 20 dakika içinde 20 sayfalık gerekçeli karar hazırlanmış!
Dakikada 1 sayfa…
A4 sayfası, 12 punto yazı ile ortalama 4.000 vuruş içerir.
Bu hesapla; 20 sayfa = 80.000 vuruş!
Bu kararın önceden yazılmadığına inanacak bir hukukçu yoktur.
Ortada açıkça önceden hazırlanmış bir senaryo ve yargının araçsallaştırılması var.
20 dakikada 20 sayfa gerekçeyle nöbetçi sulh ceza hâkimine sevk,
usule, hukuka, vicdana ve hayatın olağan akışına aykırıdır.
Yargıyı bu kadar itibarsızlaştırmayın. Elinize yüzünüze bulaştırmayın bari…
Karşımızda inanmış bir kitle yok.
Samimi Müslümanlar bu kitleyi terk edeli çok oldu.
Karşımızda rantla beslenen bir güruh kaldı.
Bu kitle beslenmediği takdirde hemen terk eder.
Bu yüzden İBB’ye çöküyorlar.
İstanbul yağmalanıp bu kitle doyurulacak.
Görün bu gerçeği.
Senin bir yüzükle çıktığın bu yolda, yurt içinde, yurt dışında hesabını zerresi için bile veremeyeceğin tonla leken varken benim üç nesildir biriktirdiğim varlığıma, işime ve emeğime göz koyuyor; namusumuza, haysiyetimize söz ediyor, evlatlarımın geleceğini gasp ediyorsun. Bütün bunları bir avuç niteliksiz insanla yapıyorsun. Bu işin içinde olan herkes kirlidir.
Ben milletime söylemiştim ve uyarmıştım. Diplomama el koyan bu akıl, sizin malınıza, namusunuza, mülkünüze çöker ve her türlü gaspı, tecavüzü yapar. Milletçe bu kötülüğün karşısında olmalıyız. Milletime çağrımdır. Millet büyüktür.
Bir çağrım da yargı mensuplarına. Yüce Türk Yargısının namuslu, ahlaklı, milletine hizmet aşkı yaşayan on binlerce savcısına, hakimine haykırıyorum. Siz ayağa kalkmalı ve bu Türk yargısını perişan eden, bizi bütün dünyaya rezil eden, itibarımızı yerle bir eden bir avuç meslektaşınıza tedbir almalısınız. Yüce Türk Yargısına güveniyorum. Sessiz kalamazsınız, kalmamalısınız.
Son olarak AK Parti’de görev yapan ve iktidar ittifakı olan tüm siyasilere sesleniyorum. Bu olaylar partilerimizi, siyasi ideallerimizi aşmıştır. Artık süreç sizin aileleriniz başta olmak üzere milletimizi ilgilendirmektedir. Sesimizi çıkarmak günü gelmiştir.
Bu topraklarda “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diye bir söz olmaz, olmamalı. Herkesin “bana dokunmayan yılan dahi, bu topraklarda barınamaz” diyerek sesini yükseltmesini diliyorum.
Milletimiz büyüktür. Egemenlik kayıtsız, şartsız milletindir.
Öğretmenler hak arar. Hooop PKK bayraklarıyla gelir içine s.çarlar. Madenciler, işçiler, LGBTI bireyler veya kadınlar yürüyüş yapar, hoop PKK bayraklarıyla gelir yine içine s.çarlar. Gezi'de de öyle yaptılar.
İktidarın ne zaman başı sıkışsa, çaktırmadan en büyük desteği BDP/HDP/DEM'den alır.
Bu ülkede yaşanan en önemli referandum, 2010 Anayasa referandumuydu. Referandumu boykot kararı aldılar. Yani aslında, liberallerle birlikte YETMEZ AMA EVET dediler, yargıyı AKP'ye ve FETÖ'ye teslim ettiler‼️
Bakmayın demokratik haklardan falan bahsetmelerine. Kürtçüler için suç, sanık Kürt ise görmezden gelinir. Kürtçüler için hak, hak arayan Kürtse aranır...
Suriyeli çok iyi taş ustaları, oymacılar var ancak bu beyefendi sanatkâr değil. Sanatkâr olsa dahi herhangi bir esere bilimsel bir araştırma, analiz yapmadan ve ilgili kurumların izni, onayı olmadan yaklaşmıyoruz. Diyarbakır'da 1988 yılından itibaren Koruma Kurulu'nun Müdürlüğü var. Çeşme bazalt değil, taraklı sıvalı ama 1970'li yılların estetiği var. Muhtemelen araştırılsa tescilli eser olmadığı da ortaya çıkar. Ancak yapılan niteliksiz uygulamayla bir Diyarbakır ustasının, bir dönemin izi kayboldu, baninin kitabesi kapatıldı. İşleyişini de algılayamadığı için çeşmenin teknesini çimento ile doldurdu.
Bursa Ulu Cami minberini 1960-70 li yıllarda, cami cemaati sevap kazanmak için yağlıboya ile yeşile boyamıştı. Günümüze gelene kadar bu müdahaleler olabildiğince azaldı. İlgi görmek, sevilmek veya herhangi bir sebeple sivillerin eserlere yaklaşmasını uygun bulmuyorum. Hangi eserin tescilli olup olmadığını bilemeyebilirler. Bu uygulamalar izinsiz olmamalı.
Benim içime sinmedi. Imane Khelif konusunu zerre tartışma konusu değilmiş gibi yürüten ve bunu ilericilik zanneden olimpiyat komitesi, izleyicileri rahat ettiremedi.
Bu asker uğurlaması gibi manzaraya bakarken bize sadece "kariyerinde kaybettiği bir sürü maç da var" ve "peki o zaman intersex insanlar ne yapsın" gibi açıklamalar bırakılmış oldu.
Bir insan cinsel kimliğini nasıl istiyorsa öyle hür yaşayabilir. Ancak onun kimliğine veya seçimlerine sorgusuz saygı gösterme mükellefiyeti başkasının kendi hakları ile ilgili sorgulamalarını ayıp kılamaz.
Bayrağında hilal olan herhangi bir ülkenin kadın sporcu kutlamasında omuza alma hareketi olmasının kendi sporcularını ne şekilde algıladıklarını gösterdiği konusuna girmiyorum bile. Ben o sporcunun görünüşe göre veya erkek algılarına göre cinsiyet tayini durumunda kalmasına taraftar değilim.
Itiraz ettiğim konu, bariz avantaj sağlayabilecek hormonel bir durum varken "ne oldu ki" havasına getirip bu konuyu zerre tartışmaya açmayan ve bu esnada boks federasyonunun kararından farklı karar veren olimpiyat komitesinin konuyu toplumun içine sindirmek için gerekli gayreti baştan göstermemesi ve konuyu "ilerleme" etiketi altında paketlemeye kalkışması.
Verdikleri kararın içeriğinin de uluslararası topluma dayatılış şeklinin de yanlış olduğunu düşünüyorum.
Paris’te haftalar önce yoksullar ve sığınmacılar gözaltına alınır gibi bir sabah topluca başka kentlere geçici süreyle götürüldü, yaşadıkları bölgeler “olimpiyat köyü” projesi için sorgusuz sualsiz boşaltıldı. Sydney’de olimpiyat köyü atıl durumda, Atina’da da öyle. Üstelik Yunanistan ekonomisine olumsuz etkileri uzun süre konuşuldu. Pekin’de yoksulların yaşadığı bölgelerde konutlar yıkıldı, kiralar yükseldi. Londra’da da yerinden edilme ve soylulaştırma hız kazandı. Rio’da olimpiyatlar için inşa edilen tesisler enkaza dönüştü. Olimpiyatların ev sahibi kentlere etkilerini kısa bir araştırmayla dahi detaylıca görebilirsiniz. Bizim meşhur olimpiyat stadı o dönem Küçükçekmece sınırlarında bulunan Ayazma sakinlerini kış ortasında evsiz bıraktı. Üstelik yıllardır arada sırada düzenlenen etkinlikler dışında kullanılmıyor. Bizim gibi ülkelerin metropolleri için olimpiyat, yoksullar için yıkım, yerinden edilme, üst sınıfların eline geçen kentsel mekan demektir.
İstanbul depremi bekliyor. Siyasetçilerin “prestij” için, “İstanbul’u pazarlamak” için popülist faaliyetlere yönelmesinden bıktık. 2013’te Kadir Topbaş olimpiyat başvurusu yapacağını söylediğinde nasıl karşı çıktıysak, bugün de aynı rasyonel gerekçelerle karşısındayız. Bu kente yazık ediyorsunuz, etmeyin! İstanbul’da depreme dönük risk azaltımı yapmak önceliklidir, birkaç hafta sürecek ve sonra atıl tesisler, bu atıl tesislerin yüksek bakım maliyetlerini hepimizin sırtına yükleyecek olimpiyatlara çok büyük harcamalar (ortalama 15-20 milyar euro) yapmak yanlışta ısrar etmektir.
Bizi duyun, görün. Seçilmiş ya da atanmış fark etmez, birisine oy vermek, o kişiyi ya da atadıklarını kentlerimizle ilgili böyle büyük kararları vermesi için yetkilendirmez. Yetkilendirir de, bu yetkiyi kullandığınız zaman bu sizi başkalarına benzetir.