Bu konuşmaların tarihi hakikati yansıtıp yansıtmadığını tartışmayı anlamsız buluyorum. Araştırıldı, yazıldı, çizildi.
Zaten tarih, birlikte daha iyi yaşamak için yeniden yazdığımız ortak öykümüzdür.
Eşit bir ortak yaşam kurmak değil de karşılıklı nefreti beslemek için konuşmak istiyorsanız, buyrun böyle konuşun.
Nefret söylemi deniyor ya; büyük kısmı egemen ulusun cürmüdür, doğru.
Ama bu diğerlerinin de iliklerine kadar nefretle konuştukları gerçeğini örtmesin artık.
Yanlışı ve doğrusuyla bu ülkenin kurtuluşundan bu kadar nefret etmeyin.
En az çeyrek asırdır Cumhuriyet nefreti üretiyorsunuz da sonuç ne oldu beyler, hanımlar...
Bu ülkenin yoksullarının daha ağır sömürüldüğü; kadınlarının ve çocuklarının başına her tür belanın gelebildiği bir ülke yaratmaya katkı yapmaktan başka neye yaradı Cumhuriyet nefretiniz.
Bu kadar nefret kör ediyor demek ki.
ADD TV ’de “Tevfik Kızgınkaya ile Ortak Çözüm” programının konuğu Siyaset Bilimci Doç. Dr. Burak Cop ile “DEMOKRASİDE HALKIN YERİ” başlığında konuşuyoruz…
12 Haziran 2026 saat 21.00’da ADD TV YouTube Kanalı’mızda…
https://t.co/erMNfdYpxz
İzlemeniz dileğiyle...
YouTube Kanalımıza Abone olmayı unutmayınız! #ATATÜRKTEBİRLEŞMEZAMANI #YenidenAtatürkCumhuriyeti #ADDTV
Cumhuriyet Halk Partisi'nin işgal edilmesi cumhuriyetin temeline yönelik bir darbedir. Bu süreci parti içi bir mücadeleye indirgeyen tüm aktörler, süreci yürütenlerle uyum ve işbirliği halindedir. Buz gibi gerçek budur, gerisi hamasi, boş ve lüzumsuz lakırdıdır.
Milli Takım’ı AKP propagandasına alet et, itiraz edenlere de “başka bir ülkenin vatandaşı” muamelesi yap!
İstismar etmedikleri konu kalmadı, tersine bükmedikleri kavram kalmadı, içini boşaltmadıkları değer kalmadı!
Yeni parti kendi başına herhangi bir şeyin çözümü değil. CHP'ye yapılan başka partiye de yapılır. Hatta daha kolay yapılır.
Ancak yeni parti sadece bir tabela değişikliği olmaz, "Öz Hakiki CHP" olmaktan ziyade yeni bir şey olursa çok şey değişir. Siyaset yapma şeklinin ve siyasetçi profilinin büyük bir sarsıntıya ihtiyacı var. "Zübük"lerin istese de giremeyeceği; her şeyi bünyesine kabul etmeyen; bazı şeyleri eski genel merkezinde bırakmış; başka bazı şeyleri de yeni özellikler olarak kendisine katmış bir hareket yeni bir hikâye yazar.
O zaman kurulan parti Öz Hakiki CHP değil, muhalefetin birleşik partisi olur. Böyle bir durumda yeni yargı operasyonundan endişe etmeye de gerek kalmaz. Çünkü sadece yeni bir tabela yazılmamıştır, yeni bir kimlik kurulmuştur.
SAĞ GELENEĞİN DEVLET ELİTLERİ İÇİNDEKİ GÜÇLENİŞİ: MİLLİ GÖRÜŞ’ÜN UNUTULAN HİKAYESİ
Cumhuriyet tarihinin genel anlatısında, partiler içindeki bürokratik-askerî insan kaynağı söz konusu olduğunda CHP’yi öne çıkaran bir algının varlığı hissedilir. Ancak bu durum, Cumhuriyet tarihi boyunca istikrarlı bir çizgi izlemez. Nitekim 1973 Genel Seçimleri’nde seçilen MSP milletvekillerinin toplam yüzde 47,9’u, AP’lilerin yüzde 42,4’ü, CHP’lilerin ise yüzde 32,3’ü memurlardan ve az sayıda da olsa emekli askerlerden oluşuyordu. Bu tabloya göre TBMM’de memur kökenli milletvekili oranı en yüksek olan parti MSP, en düşük olan parti ise CHP’ydi.
İlginçtir ki CHP’den seçilen memur kökenli milletvekilleri arasında en büyük grubu öğretmenler oluştururken (yüzde 41,4), Adalet Partisi’nde genel müdür, müsteşar, müsteşar yardımcısı ve şube müdürü gibi üst düzey bürokratlar memur kökenliler arasında öne çıkıyordu (yüzde 49,4). Ayrıca asker kökenli milletvekili sayısının en fazla olduğu parti de AP’ydi.
Bürokrat milletvekillerinin baba meslekleri söz konusu olduğunda, AP’li milletvekillerinin yüzde 40’ının babası da memurdu. CHP’de ise baba mesleği olarak yüzde 39 oranıyla küçük çiftçilik öne çıkarken, MSP’li milletvekillerinin babaları arasında devlet memuru olanların oranı çok düşük bir düzeydeydi. Bu rakamlardan üç temel sonuç ortaya çıkıyordu:
a) Çok partili hayata geçişten sonra geçen yaklaşık 25 yıllık süreçte, Demokrat Parti’yle başlayan merkez sağ gelenek devlet bürokrasisi ve elitleri içinde belirgin biçimde güçlenmiş; yeni kadrolaşmada sağcı ve muhafazakâr unsurların ağırlığı artmıştı. Ayrıca sosyal kökenler itibariyle, AP milletvekilleri arasında memur çocuğu oranı, CHP’dekine göre daha fazlaydı.
b) Bülent Ecevit’in yükselişi ve yeni kuşağın etkinleşmesiyle beraber CHP’nin sosyal kompozisyonunda bazı değişimler kendini göstermişti. 1970’lerdeki başarının nedenlerinden biri de sosyal kökenleri itibarıyla halkla daha yakın ilişki kurabilen bir kuşağın parti içinde ağırlık kazanmasıydı.
c) Cumhuriyet’le birlikte eğitim alanındaki genişleme ve devletin yeniden teşkilatlanması, Anadolu’daki muhafazakâr kesimler için devlet memuriyetine erişim kanallarını açmıştı. Bu durum Milli Görüş hareketinin kurucu kadrosunda açıkça gözlemleniyordu.
Diğer yandan MSP’nin milletvekili adayları arasında mühendis ve avukatların çokluğu dikkat çekiyordu. Partinin “politbüro”sunda da çok sayıda teknokrat bulunuyordu. Türkiye’nin en tanınmış mühendislerinden Necmettin Erbakan’ın yanı sıra Bahri Zengin makine yüksek mühendisi; Oğuzhan Asiltürk yüksek inşaat mühendisi; Süleyman Karagülle kimya yüksek mühendisi; Gündüz Sevilgen inşaat yüksek mühendisi; Abdülkerim Doğru ve Hüseyin Kami Büyüközer makine yüksek mühendisi idi. Türkiye Petrolleri eski genel müdürü Korkut Özal ise inşaat mühendisiydi. Partinin önemli genç isimlerinden Temel Karamollaoğlu ile 1974’te Sümerbank Genel Müdürü olacak olan Kemal Varol Manchester Üniversitesi mezunuydu. MSP, senatör adayları listesinde emekli askerleri mümkün olduğunca öne çıkarmıştı; partinin İstanbul’daki 10 senatör adayından 5’i emekli subaydı.
Bu durum bazı dezavantajları da beraberinde getirecekti. Parti üst kadrosunda teknokrat kökenlilerin sayıca fazla olması, tabanla genel bir iletişim sorununu da ortaya çıkaracak; parti liderliği, halkla mahalle düzeyinde ilişkiler geliştirmekte bir süre zorlanacaktı. Hatta parti tabanında Erbakan’ı sevenler arasında onu “aristokrat” bulanlar bile vardı. Yeni nesil imam-hatipliler ile Akıncılar gibi yapılar ise zamanla bu genel iletişim sorununu aşmada belirleyici rol oynayacaktı.
NOT: İstatistiksel verilerin büyük bölümü Emin Çölaşan, Erdinç Özselçuk ve Mustafa Özcan'ın "1973 Seçimleri" isimli kitabından alınmıştır.
1990'LARA AİT TUHAF BİR AYRINTI: KEMAL KILIÇDAROĞLU VAKASI
1990’larda siyasi mesajlar veren devlet görevlileri arasında en meşhuru Recep Yazıcıoğlu’ydu. Yazıcıoğlu’nun ardından gelen kişi ise Kemal Kılıçdaroğlu idi. Lakin Kılıçdaroğlu, Yazıcıoğlu’nun hitabet kabiliyetine ve eylemdeki başarısına sahip olmadığı için çok geniş kitlelerce tanınmamıştı. Kılıçdaroğlu 1990’lu yılların bir nevi kadrolu şikayetçi bürokratıydı.
Kemal Kılıçdaroğlu’nu yükseltmeye yönelik halkla ilişkiler çalışması aslında SSK Genel Müdürü olduğu 1990’larda başlamıştı. Özellikle görevinin ilk yıllarında Kılıçdaroğlu, basında siyasilerin yakınlarından SSK’nın alacaklarını tahsil etmeye çalışan bir kahraman gibi lanse ediliyordu. Kılıçdaroğlu bozuk düzene “isyan ediyor”; bir politikacı gibi hükümeti ve bürokratları doğrudan veya dolaylı bir biçimde kamuoyuna şikayet ediyordu.
Lakin Kılıçdaroğlu’nun SSK’daki sorunlara yaklaşımında bazı ölçüsüzlüklere de rastlanmıştı. Kılıçdaroğlu’nun deyimiyle Türkiye’de “mantar” gibi hekim yetişiyordu. Saat 16’dan sonra kendi muayenehanelerine giderek hastaları özelde muayene eden doktorları “küçük imparatorlar” olarak adlandırmıştı. Halbuki SSK hastanelerinin esas sorunu, doktorların 16’dan sonra işi bırakması değil, milyonlarca kişinin muayene olduğu hastaneler bünyesinde sadece 7 bin doktor bulunmasıydı.
Basındaki mesajlarının içeriği incelendiğinde Kılıçdaroğlu belki de sosyal demokrat olarak dahi nitelenemezdi. Bu yüzdendir ki kamu mallarının satışı için 1990’lar boyunca basın aracılığıyla sürekli propaganda yapan işadamları, TESEV gibi kuruluşların toplantılarında Kılıçdaroğlu’nu masada baş köşeye oturtup konuşturmuşlardı. 1994’te Ekonomik Trend dergisi, Kılıçdaroğlu’nu, Tezcan Yaramancı, Necdet Menzir, Aydın Ayaydın gibi isimlerle beraber yılın bürokratları arasında göstermişti.
Kılıçdaroğlu özelleştirme furyasını üstü kapalı bir biçimde desteklemişti. Sosyal sigortalar sistemi Kılıçdaroğlu’nun deyimiyle bir “kara delik”ti. Buna uygun olarak 1995 senesinde, SSK hastanelerinin tamamını kar getirecek işletmelere dönüştüreceklerini söylemişti. 1996’da İslamcıların çıkardığı Yörünge dergisine verdiği demeçte, SSK fonlarının özerkleştirilmesini savunmuş, SSK müdürünün atanmaması ama “seçimle” işbaşına gelmesi gibi garip bir öneriyi sunmuştu. Buna göre yeni, “ortaklığa” dayalı, seçilmişlerin “atanmışlardan” çok olduğu bir yönetim kurulu SSK’da işbaşına gelmeliydi.
Kılıçdaroğlu, 1995’te Ulus Hali ve Ankara Otogarı gibi gayrimenkulleri emekliye maaş ödeyebilmek için satışa çıkartmıştı. Ayrıca kurumun Florya gibi çok değerli yerlerdeki arsaları da Emlakbank’a devredilmişti. Halbuki aynı Kılıçdaroğlu 1993’te SSK binalarının çok ucuza kiraya verilmesine karşı çıkarak “SSK’nın kaynaklarının söğüşlenmesine izin vermeyeceğiz” demişti. Emeklilik yaşının yükseltilmesinin (haklı olarak) en büyük savunucularındandı; lakin kendisi 51 yaşındayken emekli olmuştu.
1995 Genel Seçimleri Kılıçdaroğlu daha fazla konuşmaya başlamış; basına “Hastaneler çürüyor; Sağlık Bakanlığı’na alın diye yalvarıyorum” demecini vermekten çekinmemişti. Yine 1995 seçimlerinden önce emeklilere yapılan çifte zammın “gıyabında” alınmış bir karar olduğunu söyleyerek yine sorumluluktan kaçmıştı.
Kılıçdaroğlu’nun İslamcılarla da ilginç bir ilişkisi vardı;1995’te Hak-İş’in düzenlediği SSK konulu panele de katılmıştı. Lakin 1996’da Kılıçdaroğlu da RP’lilerin kadrolaşma taarruzundan kaçamamıştı. Hak-İş Konfederasyonu başkanıyken Kılıçdaroğlu’ndan övgüyle bahseden Necati Çelik, Refahyol hükümetinde çalışma bakanı olur olmaz ağız değiştirmiş ve SSK’nın batışından dolayı Kılıçdaroğlu’nu suçlamıştı. “Kılıçdaroğlu SSK’yı batırdı” sözünü ilk sarf eden de Necati Çelik’ti. Ancak Çelik bir noktada haklıydı. Kılıçdaroğlu’nun genel müdürlüğü döneminde verilen rekor açıklara rağmen sağlık hizmetlerinde büyük bir ilerleme olmamıştı. Çelik tarafından görevden alınan Kılıçdaroğlu mahkemede hakkını aramış ve ısrarla mevkisini korumuştu.
Bir iddiaya göre bu dönemde siyasiler yüzünden iş yapamadığını da söyleyip Fransa çalışma ateşeliğine atanmak istediğini bildirmiş, ancak Demirel onu görevden almamıştı.
Yıl 1996’ya gelmişti ama Kılıçdaroğlu köşe yazarlarına kurum olarak trilyonlarca lira açık verdiklerini söyleyerek sürekli bir biçimde yakınıyor ve adeta sorumluluktan her seferinde kurtuluyordu. Bu yüzden Çalışma Bakanı Mustafa Kul artık dayanamayıp, daha önce de defalarca “müdürlerin konuşma yasağı”ını çiğneyen Kılıçdaroğlu hakkında soruşturma açtırmış, ancak daha sonra bu soruşturmayı kaldırtmıştı.
Kılıçdaroğlu’nun SSK Genel Müdürü olduğu dönemdeki tavrı, CHP Genel Başkanlığı’nı yürüttüğü dönemin bir aynası gibiydi. Kılıçdaroğlu 1992’den 1999’a kadar geçen ve SSK adına faturanın ağırlaştığı her senenin ardından önceki sene kendi sorumluluğunda hiçbir şey olmamışçasına politikacılardan mağdur bir fedai misali basına yakınmalarını sürdürmüş; ancak nedense bu politikacılarla ve bakanlarla çalışmaya devam etmişti. Kılıçdaroğlu adeta politikacılar, sorumsuz vatandaşlar ve hatta doktorlar engellemese SSK’yı kurtaracak olan bir insan imajı çizmeye çalışmıştı.
Türkiye’nin kaderi söz konusu olduğunda Soğuk Savaş dönemine sıklıkla atıf yapılır. Ancak 2000’lerin Türkiyesi’nin altyapısı esasen 1990’larda tasarlanmış; 2000’li yıllarda Türkiye, 1990’larda sahne almaya başlayan parti, grup ve siyasal aktörler tarafından şekillendirilmiştir. Bugün incelenmeye değer sorulardan biri ise şudur; bu çalışkan, yolsuzluklara karışmamış ama yetenekleri sınırlı ve karizmadan yoksun adamı kimler bu yüksek mertebelerde ısrarla tutmuştu?
Bahçelisi, Kılıçdaroğlusu, şu zavallısı hep aynı mesajı veriyor: Halkı mobilize etmeyin, toplumun büyük çoğunluğunun değişim isteğinin meydanlarda demokratik, barışçıl & kitlesel görünürlük kazanmasına aracılık etmeyin.
Bu tehdidin ardında zayıflıktan başka bir şey yok, bilelim.
🔴 Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek: İmamoğluların, Özgür Özellerin silahlı gücü yok
“İmamoğluların, Özgür Özellerin silahlı gücü yok. Nasıl iktidar olacaklar? İktidar olmaları için silahları olması lazım. Silahlı kuvvetleri olmadığı için de onlara iktidar yok.”
Bu ülkede darbelerle kesintilere uğrayan yarım yamalak bir demokrasi vardı, o da bitti.
Türk tipi başkanlık sistemiyle birlikte padişahlık rejimi başladı.
Batı medeniyeti sayesinde aydınlanan ve yarım yamalak da olsa demokrasinin tadını alan bu millet, bu " teokratik, otokratik, monarşik" Orta Çağ rejimini asla kabul etmez.
Hele hele yeni nesiller hiç kabul etmez.
Saray ittifakı, bu "teokratik, otokratik, monarşik tek adam rejimi" inşa etme ve devlet gücüyle dayatma sevdasından vazgeçmezse, bu millet monarşiden yana olanlarla, demokrasiden yana olanlar olarak ikiye bölünür, devletle millet karşı karşıya gelir ve Allah korusun Türkiye İran'dan beter olur!
Yapmayın beyler yapmayın; bu ülkeye, bu devlete ve millete bu kötülüğü yapmayın.
Bırakın şu "teokratik, otokratik, monarşik Orta Çağ rejimi" inşa etme hastalığını da, Avrupa'yı bile kıskandıracak ve İslam ülkelerine rol model olacak demokratik, laik, sosyal hukuk devleti inşa edin.
Partimizde herhangi bir diyalog zeminine gerek yoktur. Parti hukukumuz yani tüzüğümüz açıktır. Parti hukukunun dışına asla çıkılamaz! Tedbir kararı olağanüstü kurultay yapmamıza engel değildir.
Partimiz 103 yıllık tarihinin en ağır günlerini yaşıyor. Parti olarak olağanüstü zamanlardan geçiyoruz ve bu olağanüstü sorunların çözümü "olağanüstü" kurultayı toplamaktan geçer. Bunun için partimizde yeterli imza toplandı. Olağanüstü kurultay talebi göz ardı edilemez, uygulanmamazlık yapılamaz!
Partimiz bir çukurun içine itilmiştir ve bu çukurdan çıkışın tek yolu olağanüstü kurultaydır. Olağanüstü kurultaya gitmeme gerekçeleri asla kabul edilemez.
Kılıçdaroğlu:
"Osmanlı'nın topraklarına bakın. Türkiye o coğrafyaya gitmek, o coğrafyada kendi kişiliğini geliştirmek zorundadır.
Küçülerek değil, büyüyerek gitmek zorundayız. Osmanlı coğrafyasında Türkiye olmalı."
Yıl 2019. "Yargı sistemi" yürütmenin hakimiyeti altında.
Yıl 2026. Akın Gürlek öncülüğünde yargı yürütmenin hakimiyetinden kurtuldu. Görevsiz mahkemenin hukuka aykırı butlan kararı Norveç Mahkemesi kararı gibi. Tamamen siyasetten bağımsız. Objektif.
Siyaset bezirganlığı derken böyle bir şey. Adeta dükkan açıyor. Rafları cümlelerle dolduruyor. Yağ satarım bal satarım gibi sol satarım, demokrasi satarım diyor. Kendi çıkarı değiştiği anda raftan her şeyi indiriyor, yeni ürünleri koyuyor. Butlan satarım, arınma satarım diye faaliyete devam ediyor.
Kılıçdaroğlu her açıklamasında iktidara CHP’ye karşı adım atmak için bir pas veriyor. Daha önce fetö ajanları diyerek sinyal vermişti, bugün de “halk ayaklanması” diyerek başka bir orta yapıyor iktidara. Asıl amacın CHP’yi ve muhalefeti tamamen yok etmek olduğu çok açık.
Manisa’nın evlatları Özgür Özel ile merhum Ferdi Zeyrek arasındaki dostluk nadide ve hakiki imiş. Bir kez daha emin olduk. Böyle samimi ve yapıcı ilişkiler herkese nasip olsun ama can dostun ani kaybı da çok acı… Ruhun şad olsun #FerdiZeyrek
CHP'de kurultay ve grup toplantısı düğümü! Siyaset Bilimci Doç. Dr. Burak Cop, parti içindeki derin krizi Sözcü TV’de çarpıcı sözlerle özetledi. @BelovacSerap@burakcop
Serap Belovacıklı’nın sorularını yanıtlayan Cop, partideki mevcut durumu ve hukuki tartışmaları değerlendirdi:
📌 "Ortada uzlaşma yok, teslimiyet dayatması var:" "Kılıçdaroğlu ekibinin uzlaşmaya niyeti yok. Amaçları, kurultaysız bir şekilde partide kalıcı olmak."
📌 "Zombi Parti" Uyarısı: Haşim Kılıç'ın "Bu karar partiyi zombiye dönüştürür" eleştirisine katılan Cop: "Kapatılmasından daha kötü bir durum. Aynı amblem, aynı bina ama içi boşaltılmış, başka bir şeye dönüşmüş bir yapı ortaya çıkıyor."
Mesleğim gereği, insanların akıl yürütme biçimlerindeki boşlukları ve tutarsızlıkları analiz etmeyi seviyorum. Kemal Kılıçdaroğlu ile beraber hareket eden insanların düşünme şekillerini ve varsayımlarını anlamaya çalışıyorum. Aşağıda temel varsayımlarını ve altında bu varsayımların problemlerini listeleyeceğim.
📝"Partiyi mahkeme koridorlarına düşürdünüz."
🎯Parti kendi kendine mahkemeye düşmedi. Arkasında bir özne var. O özne süreci yönetmediği sürece parti nasıl mahkemeye düşecek? Siz AK Parti'yi veya MHP'yi mahkeme koridorlarına düşürebiliyor musunuz?
📝"Herkes değil ama bazı CHP'liler suça bulaştı. Elde kanıtlar var."
🎯Suça bulaşanlar ve bulaşmayanlar arasındaki farkı nasıl anladınız? Aylardır İBB davası sürüyor ve henüz hiç somut kanıt göremedik. Eğer itiraflara dayanarak karar verecekseniz, İBB davasında olduğu gibi o itirafçılar yarın öbür gün itiraflarını geri çekerlerse ne olacak?
📝"Uşak'ta, Manavgat'ta bazı isimlerin karanlık işlere bulaştığını herkes gördü."
🎯Bu isimler partiden ihraç edildi. Demek ki mevcut yönetim suçla arasına mesafe koyuyordu zaten?
📝"Mutlak butlan bir mahkeme kararıydı. Kimse mahkeme kararını tanımıyorum diyemez."
🎯Mahkeme kararının ne olduğunun bir önemi yok mu? Örneğin Kemal Kılıçdaroğlu Çin'in ajanıdır diyerek müebbet hapis cezası verseler, Kılıçdaroğlu bu karara saygı mı duyacak? Ya da CHP binalarına devlet el koysa ve el altından çok ucuza AK Parti'ye verse, "Ortada mahkeme kararı var, yapacak bir şey yok." mu diyeceksiniz? Vicdanınızda kabul etmeyeceğiniz bir mahkeme kararı örneği yok mu? Eğer kabul etmeyeceğiniz şeyler varsa, bunu neden kabul ediyorsunuz? Çizgiyi nerede çizeceğinize nasıl karar verdiniz? Kaldı ki, YSK'nın yetkisini ayaklar altına alan mahkeme kararı hukuka, anayasaya uygun muydu da saygı duydunuz?
📝"Kılıçdaroğlu kayyum değildir. CHP'nin seçilmiş genel başkanıdır. Mahkeme kararıyla önceki yönetim dönemine dönüldüğünden, Kılıçdaroğlu meşru ve seçilmiş genel başkandır."
🎯O zaman halkın arasına karışsın ve bu partinin genel başkanı benim desin. CHP seçmeniyle yüz yüze iletişim kursun. Meşruiyetini cümle aleme ispat etsin.
📝"Şu an halkın bir tepkisi olduğu doğru ama bu tepkiler zamanla dinecek."
🎯Dinmezse ne olacak? Aradaki sürede Türkiye demokrasisine verdiğiniz zararı tam olarak nasıl tazmin etmeyi düşünüyorsunuz? Kaldı ki konunun gündemden düşmesi, sizin eyleminizi haklı mı çıkarmış olacak? Hükümetin geçmişte yaptığı ve bugün bir gündem maddesi olarak sorunsallaştırılmayan şeyler ahlaken haklı mı çıkmış oldu?
📝"Neticede olan oldu. Buradan sonra önümüze bakmamız gerekir."
🎯Tamam, o zaman acilen kurultay toplayın ve bu tartışmalar sona ersin.
📝"Kurultay toplayamayız, çünkü yargı süreci buna izin vermiyor."
🎯Bütün ciddi hukukçular izin verdiğini söylüyor. Ama hadi diyelim ki izin vermiyor. Yargıtay'a yapılan itirazı geri çekmek ve yargı sürecini tak diye bitirmek sizin elinizde.
📝"Kılıçdaroğlu'nun genel başkan seçildiği dönemler dahil hiçbir dönemin delegesine güvenemeyiz."
🎯O zaman Kılıçdaroğlu'nun geçmişte başkan seçildiği kurultaylar niye şaibeli değil? Bu insanlar çok ahlaklılardı ve bir günde alayı ahlaksız mı oldu?
📝"Delegelerle ilgili mahkeme süreçleri varken yapılan kurultay şaibeli algılanır."
🎯O zaman sandık kurun ve tüm CHP üyeleri oy versin. Bunun için gerekiyorsa tüzüğü değiştirin. Şaibe ihtimali sıfırlansın.
📝"Ne olursa olsun partiyi böldürmemek önemli. Bir arada durmalıyız."
🎯O zaman Kılıçdaroğlu çıkıp "Kağıt üstünde genel başkan ben gözüküyor olabilirim ama Özel bu partinin meşru başkanıdır. Ben geçici olarak prosedürleri tamamlamak için buradayım ve en kısa sürede partiyi kurultaya götüreceğim. Benim adayım Özel. Hatta Özel'in elini ben kaldıracağım kurultay bittiğinde." desin. Böylece partide hiçbir bölünme olmaz.
📝"Ama işte hebele hübele..."
🎯Hadi dayı yat artık, geç oldu.
Bolu Halkevi'nde @onralpyilmaz'ın sunumu ışığında, @DoanSubasi'nın katkılarıyla Türkiye'nin geleceğini konuştuk.
Karanlık varsa, zulüm varsa, ihanet varsa umut da var, direnç de var, cehlin yıktığını irfanla yapma iradesi de var.
Tüm katılımcılara teşekkürlerimizle.