Konuşmadan anlaşan kalpler vardır. Ortak bilinçdışının dili, çoğu zaman sözcüklerden daha derindir.
… çünkü ruh, kendine benzeyen ruhu kelimelerden önce tanır.
Bırakmak; çoğu zaman dışarıdaki bir şeyi değil içeride kurduğun hikâyeyi terk etmektir.
Olanı değil, olmasını umduğu şeyi bırakmakta zorlanır insan. Zihin geçmişe tutunur, yarım kalan ihtimaller egoyu diri tutar. Aynı yaraya dönülen yerde ruhun huzur bulması zordur.
Carl Jung’un bu paragrafı çok iyi.
Başkalarını sevmek kolaydır; fakat kendin olan şeyi, yani kendini sevmek, sanki kızıl kızıl yanan bir demiri kucaklamak gibidir: seni yakar ve bu çok acı verir. Bu yüzden önce başkasını sevmek çoğu zaman bir kaçıştır; hepimizin umut ettiği bir kaçış. Ve bunu yapabildiğimizde bundan keyif alırız. Ama uzun vadede insan yine kendisine geri döner. Kendinden sonsuza kadar uzak kalamazsın; bir gün geri dönmek zorundasın. Ve o zaman şu deneyle yüzleşirsin: gerçekten sevebiliyor musun? Asıl soru budur—kendini sevebiliyor musun? İşte gerçek sınav da budur.
Fatma Nur Çelik "Hayatım tehlikede" dedi.
"Ölürsem intihar değil" diye uyarısını bıraktı.
Sonra Fatma Nur ve kızı Hifa İkra ölü bulundu.
Ama tartışma bambaşka bir yöne çekildi. Ortaya atılan Munchausen by proxy sendromu iddiasıyla, annenin çocuğunda hastalık veya mağduriyet varmış gibi göstererek ilgi ve dikkat çekmeye çalıştığı konuşuluyor.
Oysa bu tartışma, ortada duran gerçek suçları ve korkunç gerçekleri tamamen gölgeliyor.
Ortada tecavüz var.
Tecavüz eden fail ile evlendirilen bir kadın var.
Çocuğuna istismar var.
Fail dışarıda serbest, anne sürekli tehdit altında.
Velev ki Fatma Nur Çelik’te Munchausen by proxy sendromu olsa bile, bu sendromun sebeplerinden biri yaşanan istismar veya travmalardır.
Madem bu sendroma sahip olduğuna inanıldı, o vakit Fatma Nur neden tedavi altına alınmadı?
Çocuğu neden koruma altına alınmadı?
Ve bir de unutmayalım. Munchausen by proxy sendromu olan biri genellikle ilgi çekmek için ölmez, ama travmalar ve bunun yarattığı ruhsal sorunlar sonucu kendine zarar verebilir.
Defalarca mağdur edilmiş, yalnız bırakılmış, adaletsizlik ve travmalarla sarmalanmış bir kadının ruh sağlığını tartışmak, gerçek suçluları ve sistemin eksikliğini görünmez kılmaktan başka bir işe yaramaz.
Ölmüş bir annenin ruh sağlığını değil, onu o noktaya getiren tarikatı, karanlığı, adaletsizliği ve suskunluğu tartışmak, bağırmak gerekmez mi?
Çünkü konu sadece bir ölüm değil, mesele güçlünün korunması, zayıfın susturulması ve adaletin ayaklar altına alınmasıdır.
Bu fotoğraf acılar içinde yaşayan bir anne ve kızını değil sadece maruz kaldıkları istismarları ve adaletsizliği unutmamamız gerektiğini hatırlatmalı.
#fatmanurçelik #hifaikra
Ruh sağlığı yolculuğunda doğru rehberi bulmak hayati önem taşır. Bir psikiyatrist/psikoterapist sadece dinleyen değil, etik kurallar ve profesyonel sınırlar içinde size eşlik eden kişidir.
Peki, bir psikiyatrist/psikoterapistin sahip olması gereken asgari özellikler nelerdir?
İçimdeki gürültü kısılıyor, kalbim sükûnet buluyor.
Sanki hayat, kısa bir süreliğine olması gerektiği kadar iyi oluyor..
İşte bu yüzden en sevdiğim ay sensin Ramazan: Hoş geldin. 🌙🤍
Bu hafta 4 ayrı günde yemek daveti verdim. Benim için “olağanüstü” kategorisinde demek. Sosyal pilim %2 olmasıyla birlikte kendimi %100 tebrik ederek haftaya veda ediyorum.
İnsan bir acının çemberinden geçerken hayata tutunmak için mücadele eder, bu sayede diri kalır. O mücadele bitip de kısmen rahata erdiğinde, ruhsal çökkünlük onu beklemektedir. Başına gelenleri düşünür, kaybettiklerini hatırlar. Buna 'hatırlamanın acısı' da diyebiliriz.
@MByztkrgn25 O zaman “kaybeden hep terapötik ilişkinin kendisi oluyor”. diyebiliriz.
Bu güzel paylaşımınız ve dikkat çektiğiniz konu için ben müteşekkirim.
İnsanın en çok yaralandığı yer ilişkilerdir.
Çocuklukta, ailede, sevgide, reddedilmede, ihmalde, terk edilişte…
Ve aynı zamanda:
İnsanın en çok iyileştiği yer de yine ilişkidir.
Güven duyduğu, görüldüğü, anlaşıldığı, kabul edildiği bir bağlanmada…
Bu yüzden travma da bağlanmadan gelir, iyileşme de.
Psikolojide buna “yaralanılan yerde iyileşme ihtimali” denir.
@MByztkrgn25 Çünkü dijitalde görünürlük, artık etik bir tercih değil; mesleki hayatta kalma meselesi hâline geldi.
Bu yeni model gerçekten “yeni terapistlik” mi, yoksa duygusal emeğin en rafine hâlde ticarete dönüşmesi mi?
Soru zor, cevabı daha da zor.
@MByztkrgn25 Bu dönüşümün en acı yanı bence şu:
Derinlik talep eden bir meslek, performans talep eden bir piyasada ayakta kalmaya çalışıyor.
Sadece danışan değil, sistem de terapisti influencer olmaya zorluyor.
Terapistlik, "kapalı kapılar ardında, derin ve yavaş bir ilişki" iken şimdi "hızlı tüketim terapisi" ve "kişisel marka yönetimi'nin kesişim noktasına geldi. Artık terapist olmak yetmiyor terapist-influencer olmak gerekiyor. Çünkü görünmezsen, yoksun demektir.
Bir terapist düşünün.
Sabah 4 seans yapıyor (her biri 45-50 dk, çünkü 60 dakika 'verimsiz' bulundu).
Öğleden sonra 'içerik batch' çekiyor.15 saniyelik 'kaygıyı 3 nefeste yen' reels'i, 'narsist mi yoksa sınır koyamıyor musun?' thumbnail'i, 'travma sonrası büyüme'carousel'i.
Akşam Story'de 'Bugün bir danışanım sınır koymayı öğrendi, siz de öğrenmek ister misiniz? DM’den randevu alın' yazıyor.
Bu kişi artık terapist değil bir duygusal içerik girişimcisi'dir.
Ve en acı kısmı ne biliyor musunuz?
Danışan da bunu istiyor.
'Senin videolarını izliyorum, çok iyi geliyorsun, seninle çalışmak istiyorum' diyor.
Yani terapötik ilişki bile artık 'önce tüketici oldum, beğendim, sonra müşteri oldum' şemasıyla başlıyor.
Bu durum terapötik ilişkinin doğasını kökten değiştiriyor.
Güven, derinlik, uzun vadeli bağ yavaş yavaş eriyor yerine 'beğen-tuval-terapisi'geliyor.
Bir de şu var..
Terapistin şimdi 'çok yoğunum' demesi yetmiyor bunu da pazarlaması lazım.
'3 ay sonrasına gün veriyorum' story'si, 'waiting list 300+ kişi' highlight'ı.
Yoksa insanlar demek ki iyi değil diye düşünüyor.
Yani terapistin kendi kaygısı, tükenmişliği, karşı aktarımı bile içerik oluyor artık.
'Bburnout oldum, işte terapistlerin de insani yönü' diye reels çekiyor.
Yani kendi acısını bile monetize ediyor. Bu döngü o kadar ironik ki.
Danışana 'kapitalizmin dayattığı performans kaygısından kurtul' derken,
kendisi 7/24 performans sergilemek zorunda kalıyor.
.. Ve en kötüsü.
Bu sistem, gerçekten derin, yavaş, 'karlı olmayan' terapilere yer bırakmıyor. Çünkü o terapiler reels olmuyor. O terapiler 1 yılda 3 kelime ettirmiyor, TikTok'ta trend olmuyor.. vs..
Şimdi Marksist psikoloji açısından soru şudur.
Bu yeni terapistlik mi, yoksa duygusal emek sömürüsünün en sofistike hali mi?
“.. içindeki kaygı sürekli artış gösterir ama korkma çünkü dünya sana gösterildiği gibi kasvetli bir bataklık değildir. Aksine üzerinde, görüp görebileceğin en müthiş mucizeleri barındırır. Tek ihtiyacın nasıl bakman gerektiğini bilmek.”
Danışan ve terapisti meraforik olarak karanlık bir odada hayal edelim. Terapist danışana kapıyı ya da hangi kapıdan geçeceğini göstermez. Danışan o karanlık odada bir şeye çarpar, (zaten bu yüzden terapiye başlamıştır genelde), terapist, danışana çarptığı şeyi direk söylemez (zaten terapist de bunu bilemeyebilir, o da keşfedecektir) ama elindeki fener ile ona ışık tutarak danışanın ona merakla bakmasına yardım eder. Danışan çarptığı şeyi görür, anlamlandırır ve onunla ne yapacağına karar verir. Böyle böyle aydınlanır, gördüğü şeyleri işler. Bazı yerler karanlık kalır ancak karanlığa (belirsizliğe) de kapasite geliştirir. Ve kapılarını kendisi açar.
“Düşünmek için en az iki kişi gerekir.” (Bion, 1963)
Bugün mesela; seansa girmeden yaklaşık beş dakika önce sevdiğim bir arkadaşımın babasının vefat haberini aldım. Seansa girdiğimde ‘merhaba’ derken zihnim adeta buz kesmişti.Gözümden yaş akmak isterken ben gülümsüyordum. İkilem içinde yaşamak zordur; ama bazen, gerçekten çok zor!