Paylaşımlarım kişiseldir. FAV ve RT'ler ilgim dahilinde olup katıldığım/onayladığım görüşler anlamına gelmez. Gözlemdir. Liyakatsizlik Ülke Sorunudur..
@ibrahim_ozkan61 Sizler dine sarıldıkça ve olayları din ile yorumlayınca böylesine abuk sonuçlar çıkarıyor…
Akıl, mantık, objektiflik yokki hayatınızda..
Hala din, din..
Din ağzınıza s-çıyor, bunu hak ediyorsunuz…
Din ile medeniyet kurup geliştiren millet var mı?
Ekonomik Yetersizlik ve Geleceğin Belirsizleşmesi
Türkiye ekonomisinin temel problemi yalnızca yoksulluk ya da enflasyon değildir; üretim kapasitesinin zayıflaması ve ekonomik bağımsızlığın aşınmasıdır. Yüksek teknoloji üretemeyen, eğitim kalitesini yükseltemeyen ve hukuki güven sağlayamayan bir ekonomi, sürekli dış finansmana bağımlı hale gelir. Bu bağımlılık ise siyasal karar alma kapasitesini de sınırlar. Ekonomik güç, modern dünyada yalnızca para meselesi değil; stratejik etkenlik meselesidir. Üretmeyen, bilimsel kapasite geliştiremeyen ve verimli kurumlar oluşturamayan toplumlar zamanla kendi kaderlerini belirleme yeteneğini kaybeder. Bu duruma şahit olup bir şey yapmamak gelecek kuşaklara ihanettir.
Türkiye’de rövanşizm demokrasisi: Yüzyıllık bir iktidar döngüsü
Prof. Dr. Mustafa Çevik, Independent Türkçe için yazdı

Pazartesi 4 Mayıs 2026 9:05
Türkiye siyasetinin son yüz yılına yukarıdan bakıldığında görülen şey yalnızca ideolojik çatışmalar değildir. Asıl görülen şey, farklı siyasal aktörlerin devleti ortak bir hukuk zemini olarak değil, “ele geçirilmesi gereken” tarihsel bir “mevzi” olarak görmesidir. Bu yüzden Türkiye’de siyaset çoğu zaman bir “yönetme sanatı” olmaktan çok, bir “rövanş alma pratiği” şeklinde yaşanmıştır.
Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren siyasal alan büyük ölçüde “merkez” ile “çevre”, “kurucu elit” ile “dışlanan toplumsal kesimler”, “devlet sahibi olanlar” ile “devlete yaklaşmak isteyenler” arasındaki gerilim üzerinden şekillendi. Bu gerilim zamanla demokratik rekabet üreten bir çoğulculuğa değil, birbirini tarihsel tehdit olarak gören siyasal kamplara dönüştü.
Bunun temel nedeni, Türkiye’de siyasetin uzun süre “ortak ilkeler” üzerinden değil, kimlikler ve tarihsel hafızalar üzerinden kurulmuş olmasıdır. Çünkü ortak hukuk kültürünün zayıf olduğu toplumlarda insanlar kurallara değil, kendi grubunun devleti kontrol edip etmediğine bakar. Böyle yerlerde seçimler yalnızca iktidar değişimi değil; güvenlik, intikam, tasfiye ve “yeniden dağıtım” savaşı hâline gelir.
Ahmet Arslan: "Ben Tanrı'yla işimi çoktan hallettim. O kendi kaldırımında yürüyor, ben de kendi kaldırımımda yürüyorum. Tanrı'yı da anlıyorum, ona olan ihtiyacı da anlıyorum. Ama artık onu, istesek de istemesek, bence uğurlamanın zamanı geldi. Hayrından çok, insanlığa zararlı olmaya başladı."
Okullarda doğru düzgün spor yok; müzik yok, yabancı dil yok, resim yok, tiyatro yok. Eleştiri yok, edebiyat yok. Doğayla, tarihle, toplumla kurulan sahici bağlar yok. Yerine, leş gibi bir sınav düzeni, yalancı ilişki ağı ve eşitsizliğin rutin hali var.
Artık parasını verip bir ürünün ya da hizmetin “iyisini” edinme devri de bitti. Vasata servet yığıyoruz. Sağlığımızı, emeğimizi, herşeyimizi kemirip yok eden bir sistemin içinde debeleniyoruz.