Lise 2'deyken İlber Hoca'nın cep telefonunu internette bulmuş, bir söyleşiye çağırmıştım. Hiçbir detay sormadan kabul etmişti. Heyecandan iki cümleyi bir araya getirmekte zorlanan bir çocuk sesini ciddiye almasına inanamamıştım.
Dört sene sonra üniversitede hocam oldu.
Hiç unutmuyorum, ilk derste "Hz İsa'nın konuştuğu dil neydi?" diye sordu, doğru cevaplamam üzerine beni lisede düzenlediğimiz o söyleşiden hatırladığını söylemişti. İkinci şoku da o zaman yaşamıştım.
Sonra yakından gözlemledikçe, tanıdıkça bu şoku yavaş yavaş atlattım.
İlber Hoca herkesle konuşuyor, herkesin telefonunu açıyor, kimseyi unutmuyor, içinde bulunduğu anı doruğuna kadar yaşıyordu. Birikimi, makamı, şöhreti; onu hayattan koparmamış, aksine çok daha sıkıca tutundurmuştu. Daha önce böyle çok az kişi gördüm.
İlber Hoca'nın kitapları, makaleleri, söyleşileri, tavsiyeleri, dersleri, bildiği dil sayısı, kütüphanesi etkileyiciydi, zihin açıcıydı. Ama farklı görüşten, kimlikten herkesin bir noktada kulak verdiği bir isim olmasının tek sebebi akademik derinliği değildi.
İlber Hoca, bilgiyi insanlara aktarmayı bilen ve seven yaşayan ve hayatın içinde bir entellektüeldi.
Her dönem gençlere seslenmeyi bilen, zamanın ruhunu inanılmaz iyi yakalayan; her ne kadar üstten anlatıyormuş gibi gözükse de aslında göz hizasına geçerek bildiklerini aktaran, popüler kültürü belki küçümse de bilgiyi popülerleştiren biriydi.
Hangi ülkede bir tarih profesörü gençler arasında popüler bir figüre dönüşebilir, sözleri, şakaları sosyal medyada trend olabilirdi ki? Abuk subuk kişilerin gündeme geldiği bir dönemde bunun yaşanması bile acayip ve İlber Hoca'ya özgü bir şeydi bence.
Hoca'nın çalan telefonunu her yerde, her yayında açmasının da sebebi buydu; herkesle konuşan, herkesle angaje olan, herkesi dinleyen ve herkesle paylaşan biriydi. "Ulaşılamayan" "telefonlara çıkmayan" insanların dünyasında, çok rahatlıkla kendisini kapatabileceği "fil dişi kulesine" çıkmayı reddetmişti bence.
Bu yüzden farklı kesimlerle temas kurdu, herkesle konuştu, her yerde konuştu.
Bulunduğu ortamdan, akan hayattan kopuk değildi.
Kitaplarını ortaokulda okumaya başladım, kendisini lisede tanıdım, derslerini üniversitede dinledim. Ama ondan öğrendiğim en büyük şey asla sadece kendisinden ders alma şansına resmen erişmiş küçük bir sınıfın "hocası" olmaması, herkesin hocası olmasıydı.
Büyük ihtimalle bu denli hayatla iç içe, kamusal alanın akışından kopmayan, herkesle diyalog halinde bir aydın, hocayla karşılaşmamız zor olacak.
Çok şey öğrendik, ama benim nezdimde aldığım en büyük ders buydu: Bilginin, makamların ışıltısına kapılıp hayattan azade fildişi kulelerine kapanmamak. Akıştan vazgeçmemek.
Mekanın cennet olsun İlber Hocam.
Allah rahmet eylesin.
Ah Ender ah.
Sen hangi yetkinlikle bunları söylüyorsun diye sormayı geçtim. Önce şunu sorayım: Bu twitter ağzı, komşu teyze iddialarını adının başına Dr. titri ekleyip gerçekmiş gibi anlatırken hiç mi "ben ne yapıyorum" diye sormuyorsun kendine?
Kardiyoloji ve onkoloji hakkında bilimsel konsensüs net şekilde tersini söylemesine rağmen, tamamen zıt epidemiyolojik iddialarda bulunan bu şahsın ek yetkinlikleri arasında tıbbi astroloji (burçlara göre sağlık tavsiyesi veren Türkiye'nin ilk sertifikalı astrologlarından biridir), Ayurveda, hacamat, ozon terapisi ve mezoterapi bulunuyor. Ne kadar şahanee değil mi?
Aşıların "turbo kanser" yaptığını iddia eden aynı adam, çözüm olarak canlı yayında hacamat, zencefil ve zerdeçal öneriyor.
Şahıs yine canlı yayında bilimsel verisi olmadığını aslında kendisi itiraf etmiş, "200.000 hasta görmüş bir hekim olarak hissiyatımı paylaşıyorum" demiştir. Hissiyat tıp değildir, 200.000 hastanın hiçbiri kontrol grubu içeren prospektif bir kohort çalışmasının yerini tutmaz. Metodolojiye asla uymadan, hangi bilgiyle, hangi donanımla, hangi parametrelerle, hangi motivasyonla, nasıl bir çıkarımla bunları söylediği belli olmadan bunu buralara çıkartıp konuşturanlara da sormak lazım:
İnsan sağlığı sizin reytinglerinizin yanında bu kadar mı önemsiz?
Bu şahsın Formula 7 adlı zayıflama takviyesi satışından kitap satışına, Doğadan danışmanlığından ücretli konuşmacılığa uzanan ticari portföyü tamamen alternatif tıp pazarlamasına dayanıyor ve bu pazarın büyümesi için toplumda konvansiyonel tıbba güvensizlik yaratılması şarttır.
Aşı karşıtlığı bunun gibiler için ideolojinin de ötesinde artık bir iş modeli.
"Turbo kanser" tıp literatüründe, ICD sınıflandırmasında veya herhangi bir onkoloji ders kitabında yer alan bir terim değil; Kanadalı aile hekimi Charles Hoffe ve ABD'li patolog Ryan Cole gibi mesleki soruşturma geçirmiş aşı karşıtı isimler tarafından uydurulmuş kallavi bir safsata.
Ulusal Kanser Enstitüsü (NCI), Memorial Sloan Kettering, WHO, EMA ve Türkiye'nin kendi Tıbbi Onkoloji Derneği (TTOD) mRNA aşılarının kansere yol açtığına dair hiçbir kanıt bulunmadığını açıkça belirtmiştir. Bunu öyle zayıflama takviyesi satan bir safsatacının lafıyla değil hem de milyonlarca kişi üzerinde yapılmış güvenilir yayınlarla söylediler.
Bakın TTOD'un açıklaması özellikle önemlidir:
"Daha aşılar ortada yokken söylemiştik, COVID korkusuyla insanlar taramaya gidemedi, bu yıllarda birçok kanser ileri evrede karşımıza çıkacak."
Pıhtı meselesi ise BioNTech/Pfizer mRNA aşısıyla değil, adenovirüs bazlı AstraZeneca aşısıyla ilişkilendirilmiş VITT tablosudur; bu şahıs ya farklı aşı teknolojilerini birbirinden ayırt edemiyor ya da kasıtlı olarak karıştırıyor. Hep söylüyorum bu tipler genelde ikisi birdendir. Yani hem özellikle yapar bunu, hem de zaten konuyu bilmez. Bu arada Oxford'un 21 milyon kişilik verileri aşılanmanın COVID sonrası kalp yetmezliği riskini yüzde 53, venöz tromboembolizm riskini yüzde 72 azalttığını gösterdi, yani aşı bu şahsın suçladığı kardiyovasküler olaylara bırakın sebep olmayı aslında bunlara karşı korumaktadır.
Son olarak şunu söylemeden geçemeyeceğim:
Burç haritasıyla hastalık teşhis koyan, hacamatla aşı yan etkisi tedavi ettiğini söyleyen, kendi ağzıyla verisi olmadığını itiraf eden bir kişiyi ulusal yayında otoriteymiş gibi konuşturan kanal yöneticileri ve yapımcılar, o koltukta oturan adamdan daha büyük bir halk sağlığı tehdididir.
Bıktırdınız artık
Bu gönderiyi olabildiğince geniş alana duyurmakta bana destek verebilirseniz, Türkiye'de tabiatı koruma yönündeki hukuk mücadelesine önemli destek vermiş olursunuz. Minnettar olurum.
Hem X hem Instagram hesaplarımdan, Milas Akbük mevkiindeki tabiatı katleden madenlerle hukuk mücadelesi başlattığımı ve kendi adıma dava açtığımı 11 Ağustos 2025 tarihinde duyurmuştum.
Gururla ve mutlulukla bildirmek isterim ki, ÇED raporu olmadan madenlere izin veren Aydın Valiliği’nin işlemi, kendi adıma bizzat açtığım dava sonucunda iptal edilmiştir.
Orman alanlarında çevre etki değerlendirmesi yapılmadan madencilik işlemleri yürütülemez. Devlet buna himaye veremez. Hukuk, kamu menfaatini dengeleyen ve gözeten tedbirlerin alınmasını emreder. Gerekirse, bir avukat kendi kendisini ağaçlarla ve toprakla beraber müvekkil yapar; mahkemeye emanet eder.
Aydın Valiliği’nin "ÇED Gerekli Değildir" kararını iptal eden Aydın 2. İdare Mahkemesi'ne selam olsun.
Ben konuyu hukuk yoluna götürdüğümde "memlekette hukuk mu var hocam?" diyerek yılgınlık gösterenlere selam olsun. Yollar yürümekle aşınmaz. Hukukçunun elinde bir tek hukuk vardır. Ona asla sırt dönmez.
Aydın 2. İdare Mahkemesinin verdiği bu kararın, Türkiye’nin farklı illerindeki farklı valiliklerin verdiği veya verecekleri “ÇED Gerekli Değildir” kararına karşı iptal davalarında emsal niteliğinde kullanılabileceğini de memnuniyetle belirtmek isterim.
Bu türden durumlar karşısında dava açmak isteyen ve dayanak noktası arayanların ilgisine, detaylar aşağıdadır:
1- Akbük’te yer alan saha için yapılması planlanan “kalker ocağı ve kırma-eleme tesisi projesi” kapsamında Aydın Valiliği 23.07.2025 tarihinde ÇED Gerekli Değildir kararı vermişti. Proje sahasının ormanın, tarım alanlarının ve yerleşim yerlerinin yakınında bulunduğu, proje kapsamında hukuki gereklerin usulüne uygun şekilde yerine getirilmediği, jeolojik, sismik ve halk üzerindeki etkilerinin yeterince analiz edilmediği ve özetle Valiliğin işleminde kamu yararı olmadığından bahisle bu kararı yargı yoluna taşımıştım.
2- Valilik ve projenin verildiği şirket savunmalarında projenin ÇED Yönetmeliğine uygun olduğunu, gerekli kurumlardan görüş alındığını ve projenin çevreye zarar vermeyecek şekilde yapılacağını öne sürmüşlerdi. Akabinde Mahkeme dosyanın esaslı incelenmesi amacıyla bir bilirkişi heyeti atamaya karar verdi. Bilirkişi heyetindeki uzmanlar ÇED gerekli değildir kararını çevre mühendisliği, biyoloji bilimi ve orman mühendisliği yönlerinden hukuka uygun bulurken maden ve jeoloji mühendisliği bakımından hukuka aykırı bulmuştu. Ayrıca bir bilirkişi “sahanın olduğu gibi korunmasında parayla ifade edilemeyen üstün kamu yararı” olduğunu vurgulamıştı.
3- Bu açıklamalar doğrultusunda Mahkeme; (i) proje tanıtım dosyasındaki jeolojik ve sismik analizlerin yetersizliğini ve bölgedeki su sorununu, (ii) orman, zeytinlik, yerleşim yeri ve turizm bölgelerine olan yakınlığı dolayısıyla flora/fauna üzerindeki riskleri ve (iii) bilirkişi raporuna ilişkin beyanlarımı değerlendirmiş ve bilirkişi raporu doğrultusunda, proje kapsamında yürütülecek madencilik faaliyetlerinin mevsimsel dereleri ve yeraltı sularını kirletme riski, dere yataklarının yönünü değiştirme ihtimali ve kalker tozlarının deniz turizmine vereceği zararları dikkate alarak, ÇED raporu hazırlanması gerektiğine karar vermiştir.
4- Ayrıca Mahkeme, projenin sadece kazı alanı değil, pasa stok, cevher stok ve tesis alanlarının toplamı üzerinden hesaplanması gerektiğini ve bu durumda 25 hektar sınırının geçildiğini ve kırma eleme tesisi için planlanan yıllık 1.200.000 tonluk üretimin, yönetmelikteki 400.000 tonluk eşik değerin çok üzerinde olduğunu tespit etmiştir.
Sonuç olarak Mahkeme, yukarıda özetlediğim gerekçelerle, oybirliğiyle, “ÇED Gerekli Değildir” kararının eksik incelemeye dayandığını belirterek Aydın Valiliği’nin davaya konu işlemini iptal etmiştir.
Yurdumuza, Aydın'a, Bozbük'e hayırlı olmasını dilerim.
Mahkemenin gerekçeli kararının tamamı şurada:
https://t.co/Lihe5N3zM1
Arkadaşım, çocukluk çağı aşıları gezegen üzerindeki en kapsamlı şekilde izlenen tıbbi müdahaledir ve bu bir retorik değil, metodolojisi şeffaf veri.
2024'te Lancet'te yayımlanan ve Genişletilmiş Bağışıklama Programı'nın elli yılını modelleyen çalışma, rutin çocukluk çağı aşılarının 1974'ten bu yana yüz elli dört milyon ölümü önlediğini hesapladı. Bunların yüz kırk altı milyonu beş yaş altı çocuklar (1).
Dakikada altı çocuk.
Sadece kızamık aşısı doksan üç buçuk milyon can kurtarmış.
Küresel bebek ölümlerindeki düşüşün yüzde kırkı tek başına aşılama sayesinde gerçekleşmiş. Bu ölçekte hayat kurtaran ikinci bir tıbbi müdahale yok.
Türkiye'de çocukluk çağı aşıları zaten ücretsiz ve ulusal takvimle sunuluyor.
DaBT-İPA-Hib, KKK, hepatit B, konjuge pnömokok, rotavirüs, suçiçeği hepsi mevcut.
Ama Türkiye'de aşı reddi 2016'da sekiz bin dokuz yüz yetmiş yedi vakayken 2017'de on dört bin yedi yüz yetmiş dokuza tırmandı ve güncel sistematik derleme verileri aşı tereddüdü prevalansını yüzde on beş civarında gösteriyor (2).
Bu tereddüt boşlukta oluşmuyor.
Senin gibi çok bilmişler yüzünden sosyal medyada dönen komplo teorileri, "aşılar zehir" söylemi ve tam olarak bu paylaşımdaki gibi korku pompalayan içerikler yüzünden oluşuyor.
Sonuçları da teorik değil.
Türkiye dahil Avrupa Bölgesi'nde 2024'te yüz yirmi yedi bin üç yüz elli kızamık vakası bildirildi, 1997'den bu yana görülen en yüksek rakam, ve vakaların yüzde seksen altısı aşısız bireylerdi (3).
Kızamık R sıfır değeri on iki ile on sekiz olan, yani gripten ya da COVID'den çok daha bulaşıcı bir virüs.
Sürü bağışıklığı eşiği yüzde doksan beş ve bu eşiğin altına düştüğünüz an salgın kaçınılmaz.
Aşılanmayan her çocuk sadece kendini değil, yaşı veya immün durumu nedeniyle aşılanamayan bebekleri ve hastaları da riske atıyor.
"Zorunlu aşılama" kelimesi kulağa otoriter gelebilir ama İtalya, Fransa, Hırvatistan, Macaristan, Polonya dahil on Avrupa ülkesinde çocukluk çağı aşıları okul kaydına bağlı zorunlu uygulamadır (4).
Bunun nedeni basit:
Bireysel "tercih" toplumsal bağışıklığı kırdığında, o tercih artık sadece seni değil çevreni de etkiliyor ve devletin halk sağlığını koruma yükümlülüğü devreye giriyor.
Aşı karşıtlığının en sık başvurduğu argüman "yan etki" ve bu argüman bilimsel bir gerçeğin kasıtlı çarpıtılmasıdır. Evet, hiçbir tıbbi müdahale yüzde yüz risksiz değil.
Ciddi alerjik reaksiyon, yani anafilaksi, yaklaşık milyon dozda bir ila iki oranında görülüyor ve zaten her aşılama merkezinde bu ihtimale karşı adrenalin hazır bekliyor. Ama bu riski bağlamından koparmak safsatacıların en sık yaptığı şey ve insanları kandırmaktan başka işe yaramıyor. AYIPTIR! YAZIKTIR!
Kızamığın kendisi her bin vakada bir ila iki ölüme, her bin vakada bir ensefalite yol açıyor. Aşının ciddi yan etki riski hastalığın riskinden yüzlerce kat düşük.
Farmakovijilans sistemi, yani aşı sonrası advers olay izleme, dünya genelinde VAERS, EudraVigilance, WHO Uppsala gibi birden fazla katmanda çalışıyor. Milyonlarca dozluk veri havuzlarında sinyal taraması yapılıyor, bir sinyal yakalandığında Vaccine Safety Datalink gibi aktif izleme sistemleriyle doğrulanıyor (5). Bu, tıptaki en sıkı gözetim mekanizması.
Milletvekillerinin çocukları kanıta dayalı tıbbın en güçlü müdahalesiyle koruma altına almak için yasa teklifi vermesi, kötü bir şey yapıyorlarmış gibi haklarında algı yapılacak bir hareket değil, halk sağlığı sorumluluğunun gereğidir.
Hesap sorulması gereken şey, sosyal medyada sahte uzman pozuyla aşı korkusu yayan ve bunu yaparken yüz elli dört milyon kurtarılmış canı görmezden gelen kişilerin, bir çocuğun kızamık ensefalitinden sakat kalma riskini "bireysel özgürlük" ambalajıyla normalize etmesidir.
Çocuğunuzun sağlığı değerli
Hepinizin sağlığı değerli
Bunun gibi çok bilmiş safsatacıların dezenformasyonlarına kulak asmayın.
Toplumun değer yargılarına ters olması gibi uyduruk bi gerekçeyle sadece 2-3 bin biletli izleyicinin seyredeceği konserin iptal edildiği ülkede her gece çoluk çocuk milyonlarca insana ulusal kanallarda saatlerce izletilen diziler
Bakın bu herkese örnek olmalı.
Dilimde tüy bitiyor küçük çocukları öpmeyin, çocuğunuzu öpmek isteyenlere kırılır diye tamam demeyin.
Herpes simpleks virüsü yetişkinlerde zararsız bir uçuk olarak yaşanıyor, bebeklerde ve küçük çocuklarda çok ciddi sonuçlar doğurabiliyor.
Olay şöyle gelişmiş burada.
Aktif uçuğu olan biri çocuğu gözünden veya göz çevresinden öpmüş.
Virüs korneaya yerleşmiş, dört milimetrelik bir delik oluşturmuş, enfeksiyon yayılmış.
Sonuçta beyin o gözü tanımayı bırakmış, sinyal göndermeyi kesmiş, göz kurumuş ve annenin ifadesiyle "erimiş" (1).
Şimdi bacağından alınacak sinir nakli ve ardından kornea nakli planlanıyor ama başarı garantisi yok.
Yetişkinlerin çoğu HSV-1 ile çocuklukta tanışmış ve antikor geliştirmiş, dünya nüfusunun tahminen yüzde altmış yedisi HSV-1 taşıyıcısı (2). Ülkemizde bu taşıyıcılık oranı daha da yüksek.
Ama bebekler, özellikle ilk altı ayda, bağışıklık sistemleri henüz olgunlaşmadığı için virüsle baş edemiyor. Anne daha önce HSV geçirmediyse bebeğe antikor aktaramıyor, bu da riski daha da artırıyor (3).
Yetişkinde dudakta birkaç günde kabuklanıp geçen uçuk bebekte üç farklı tabloya yol açabiliyor. Deri-göz-ağız hastalığı en hafifi. Merkezi sinir sistemi enfeksiyonu yani ensefalit orta şiddette. Yaygın hastalık ise karaciğer, akciğer ve beyin tutulumu demek. Tedavisiz yaygın hastalıkta ölüm oranı yüzde sekseni buluyor (4). Göz tutulumunda ise bu çocuğun yaşadığı gibi kalıcı körlük riski var.
Sorun "ama sadece bir öpücük" düşüncesinde yatıyor. Uçuğu olan kişi çoğu zaman bulaştırıcı olduğunun farkında değil.
Bazen görünür lezyon bile yok, virüs asemptomatik döküm yapabiliyor. Bazen lezyon iyileşiyor gibi görünüyor ama hala aktif. Ve çoğu kişi "benim uçuğum bebek için tehlikeli olabilir" diye düşünmüyor çünkü bu bilgi yaygın değil.
Altı aylıktan küçük bebekleri kimsenin, dede, babaanne, teyze, komşu, arkadaş fark etmez, yüzünden öpmesine izin vermeyin. Görünür uçuğu olmasa bile buna izin vermeyin çünkü virüs saçılımı için her zaman görünür olmak zorunda değil.
Bu kural anne-baba için de geçerli. Aktif uçuğunuz varsa bebeğinizi öpmeyin, ellerinizi sık yıkayın, mümkünse maske takın (5).
Uçuk geçirmiş biri son bir hafta içinde lezyon gördüyse bebek temasından kaçınmalı.
"Anneanne üzülür, dede kırılır" endişenizi anlıyorum. Ama o zaman da lütfen bu çocuğun annesinin sözlerini hatırlayın: "Öpücükler sevgiden geliyor, bunu yapan kişi kasıtlı yapmadı. Ama oğlumun gözü gitti."
Kimsenin niyeti kötü değil, sorun bilgi eksikliği. Bu bilgiyi paylaşmak, sınır koymak, kısa vadede birilerini küstürmek anlamına gelse bile uzun vadede bebeğinizi korumak anlamına geliyor.
Sevgi göstermenin başka yolları var.
Ama zarar gören bir göz, enfekte olan bir beyin geri gelmiyor.
Kaynaklar
1-Metro UK. Toddler may lose his eye after being kissed by someone with herpes virus. February 2025.
2-World Health Organization. Herpes simplex virus fact sheet. WHO; 2024. Available from: https://t.co/gso8denRCE
3-Pinninti SG, Kimberlin DW. Mother-to-child transmission of herpes simplex virus. JAMA Pediatr. 2014;168(10):946-947. doi:10.1001/jamapediatrics.2014.1184.
4-James SH, Kimberlin DW. Neonatal herpes simplex virus infection: epidemiology and treatment. Clin Perinatol. 2015;42(1):47-59. doi:10.1016/j.clp.2014.10.005. PMID: 25677996.
5-American Academy of Pediatrics. Prevention and management of neonatal herpes simplex virus infections. Pediatrics. 2020;145(5):e20200370. doi:10.1542/peds.2020-0370.
Emin Alper’in yeni filmi Kurtuluş, 76. Berlin Film Festivali’nin Ana Yarışma bölümünde dünya prömiyerini yapacak ve Altın Ayı için yarışacak.✨
“Kurtuluş” vaadi etrafında bölünen bir köyün hikayesi.
@historyrock_ My cousin had come from the US to Turkey for summer vacation and brought these same tapes with him in 91. I said to myself, "What is this sorcery?" And within a week, I became addicted to all of them. These albums shaped my childhood.
Kamuoyunun dikkatine...
Sevgili @evrebasak’ın arkadaşları olarak ortak bir açıklama yayınladık, ekte bulabilirsiniz.
Sosyal medyada dolaşan içi boş dedikoduları haberleştirmek yerine; gerçek haber yapmak isteyen gazeteciler bize ulaşabilir. Alt kısımda e-mail adresi belirttik.
Temu ile rekabet edemediği için yurtdışından gümrüksüz alışverişin kısıtlanmasını isteyen Arabunu. com’un sahibi Serkan Koç’un, kendi şirketinin vergi ödemediği ortaya çıktı.
*Apple pay yok
*Paypal yok
*Google Pay yok
*Samsung Wallet yok
*Booking yok
*Steam yok
*Sony yok
*Pringles yok
*Apple maps street wiew yok
*Amazon global yok
*Starlink yok
*Visa/ Mastercard soruşturma açıldı
*Spotify faaliyet durdurabilir
*Geri dönüşüm sistemi yok
*Gap year yok
*Gönüllü askerlik yok
*Farklı operatör yok
*Uber yok
*Özgür yurtdışı alışverişi yok
*Bireysel yaşama yok
*Yangın söndürme uçağı yok
*Araçta vergi çok
*Telefonu dışarıdan getirmek yasak
*Silah taşima iznin yok
*Ruhsatsız silaha erişim kolay
*200 suç kayitli ucubeler dişarda
*Deprem planı yok
*Anadolu kurnazı ticaretçi çok
*Denetim yok
*Deprem planı yok
*Şehirlerinin yarısından fazlasında Google
*Haritalarda toplu taşıma entegrasyonu yok
*Can güvenliği yok
*Mal güvenliği yok
*Porno yasak
*Lgbt tehdit altında neredeyse yasak
*Nasıl doğum yapacağına dahi karısan devlet var
*Dünya'nın en basit eğlencesi evde video oyunu dahi yok zaten çok pahalı
*Neşe yok
*Huzur yok
*Fikir belirtmek yok
*Dengeli ekonomi yok
*Bisiklet yolu yok
*Bilim yok
*Netflixte ve diğer platformlarda Türkiye'ye dağıtılan doğru düzgün içerik yok
*Sanat desteği yok
*Çocuklar beslenmede ekmek zeytin bulamıyor
*Yaya önceliği yok
*Gıda güvenliği yok
*Hukuk yok
*Adalet yok
*Eğitim yok
*Aklı olan insan yok
*Schengen vize serbestisi yok
*Adil pasaport yok
*Yurt dışı çıkış harcı (haracı) var
*Seçim yok
*Yurt dışında 5 li paketi 4-5 dolara satılan TTC gold encoderin tanesini türkiye'ye getirmenin maliyeti 400 liradan fazla.
*Arabaya 3 kat para ödeyip, connected internet özelligini kullanmak yok niye btk acmiyormus, tüm dunyada e-sim ile calisan sistemlere burada Türk operatoru mecburiyeti koymuslar.
*Yaz saati yok
*Ev alabilmek yok
*Tarım yok
*Depereme dayanıksız, kalitesiz malzemeden yapılmıs apartmanlarda ömür çürütmek var
*Şehirlerinde estetik yok
*Sokak köpekleri sorunu var
*Arbnb yaygın değil pek çok yerde
*Öğrenciye 1 öğün yemek yok
*Liyakat yok
*Cumhurbaşkanı Adayı yok
*Girişimciye destek yok
*İnternet yok
*Medya Özgürlüğü yok
*Yaşama umudu yok
*5G yok
*Temiz gıdaya erişim yok
*Tüm dünyanın erişebildiği dünyanın en önemli spor mağazalarından biri olan Nike'tan online alişveriş yok.
-- 21. yy'da demir perde ülkeleri gibi yaşıyoruz. Yurtdışına çıkmak bile fiilen imkansız hale getirildi.
Bir gece sırf muhalif olduğun için yatağından alınmayacağının garantisi yok.
Bazı şeyler size normal gelmeye başladı ama dışardan bakan için acınası haldeyiz.
Tüm Dünya'ya kapalı, Dünya'da pek çok insanın erişebildiği en basit ögelere dahi kapalı yaşamış ve yaşiyor olan bir ülkeyiz.
Buna ülke denebilirse elbette..
İtalya'dan ta Türkiyeye damat geldin,kendi vatanını bırakarak Türkiyeye taşındın ve bu millete hayırlı bir evlat yetiştirdin.Ülkecek emanetini koruyamadık,bize çok öfkeli olman gerekirken naifliğinden asla ödün vermedin.Çok büyük adamsın Andrea.Buona festa del papà💙
Dear @Nintendo team,
I am writing to formally report a serious issue regarding the sale of counterfeit, unlicensed Pokémon trading cards in Turkey.
It has come to my attention that D&R stores, a well-known retail chain in the country, are actively selling Pokémon cards that lack the official tax banderol and are not officially licensed products.
These counterfeit cards are widely available in D&R branches owned by Turkuvaz Media Group, misleading consumers and potentially harming the integrity of the Pokémon brand. Given the high demand for Pokémon cards in Turkey, this situation enables large-scale fraud and negatively impacts both legitimate distributors and customers who expect authentic products.
Attached, you will find images shared by individuals who have purchased these counterfeit products.
I urge Nintendo to take immediate action against this unauthorized distribution, conduct necessary investigations, and implement appropriate legal measures to prevent further sales of counterfeit Pokémon cards in Turkey. Addressing this issue is crucial to protecting the brand’s reputation and ensuring consumer trust.
Thank you for your time and attention to this matter. I look forward to your response and hope to see appropriate action taken soon. Best regards.
TAM DA YOK EDİLMEK ÜZEREYKEN Milleyha’da dünyada daha önce hiç görülmemiş ve kaydedilmemiş bir bitki türü keşfedildi. Detaylar yakında Samim Kayıkçı(@SamimKayikci) tarafından açıklanacak. MİLLEYHA KUŞ CENNETİ SADECE KUŞLARA DEĞİL, HER TÜRDEN CANLIYA EV SAHİPLİĞİ YAPIYOR! Dünyaya yeni bir bitki türü ne demek, üstelik bu kadar ayak altı olan bir yerde! Samim Hoca beni de götürdü bu yeni güzelliğimizi görmeye. Detayları yakında açıklanacak. DAYAN MİLLEYHA! (En önemli göl havzası zamanında parsellenmiş ve inşaat yapılabilmesi için imar izni verilmiş bir alandan bahsediyoruz… Kurumlardan biri “hiçbir önemli canlı yaşamamaktadır, imar sakıncası yoktur” diye görüş vermiş hatta… Deprem bölgesi, sulak alan… Samandağ, Hatay
1/4
⚠️ Stork slaughter in northern #Lebanon
Horrifying footage come to light yesterday from fellow activists in Lebanon, showing armed gangs relentlessly pursuing & shooting down dozens of white storks from a single flock in the coastal town of Arida, nr the border with Syria..