Üçüncü kitabım, aynı zamanda doktora tezim, "Tarihi ve Mekânsal Değişimiyle İstanbul Gazeteciliği" bugün Ötüken Neşriyat'tan çıktı.
Eve giren gazetelerle okumayı söken çocuk, Babıali gazeteciliğine ve mesleğin hakiki emekçilerine borcunu ödeyebildiyse ne mutlu bana...
"Süheyl Bey, Süheyl Bey! İstanbul'u sana emanet ediyorum."
"1961'de Hasan Ali Yücel ölmüştü, 1920 Edebiyat Fakültesi öğrenci kuşağından hayatta olanların hemen hepsi cenazeye gelmişler, yarı şaşkın yarı üzüntülü; sanki biten bir devri temsil edermiş gibi hiç konuşmadan duruyorlardı.
Hasan Ali'nin ailesini ve kendisini yakından tanıyan Süheyl Ünver de oradaydı.
Birdenbire uzaktan, üzüntülü ve yorgun bir tavırla Ahmet Hamdi, Süheyl Bey'e yanaştı ve 'Süheyl Bey, Süheyl Bey! İstanbul'u sana emanet ediyorum' dedi ve gitti.
Bu, orada olanlara hakikaten çok tesir etmişti. Kısa bir zaman sonra da Tanpınar'ı kaybettik."
Aykut Kazancıgil - Her Doğum Bir Mucizedir
"Tek bir şey var ki, yanında çalışan arkadaşlarına, sana her sözü demeye, seni tenkid etmeye, noksanını söylemeye imkan veresin.
Müşavere ile yürünen yol uzundur, ama en doğrusudur."
Ebülfez Elçibey
(24 Haziran 1938 - 22 Ağustos 2000)
"Bey" deyince ilk akla gelene rahmetle...
@AlenMarkaryan@gurgur_vgurgur Alen ağabey, bir de birkaç Aleni Tv programında "tekabül" (denk gelme/karşılama/yerini tutma) demek isterken "tekamül" (ilerleme) kelimesini kullanmıştın.
1993-98 arasında pek çok BJK-GS maçında seni görmüş/izlemiş bir Galatasaraylı kardeşin olarak selam ve saygılarımla.
"Nokta-i nazarımızda yani nazar için durduğumuz, üstüne bastığımız noktada sorun var; ayarımız bozulmuş, kaymış; yanlış noktada veya noktalarda duruyoruz."
İhsan Fazlıoğlu - Kendini Bulmak
"Bu, bitmez bir hikâyedir. Devam edip gider.
Bir halka kopsa bu zincirden, gökten görünmez eller uzanıp yenisini takar.
Çürüyenleri değiştirir.
En iyisi kopmamaktır.
Çürümemektir.
İnanmıyor musunuz? İsterseniz çiçeklere sorun..."
Dilaver Cebeci
"Bu yoldan çok geçenler oldu. Yorulmadılar, dudaklarından tebessümleri eksilmedi. Kirpik ucu kadar şaşmadılar. Avuçlarına kimsenin görmediği nimetler yağdı. Üşümediler, yanmadılar, sadece piştiler. Varlıklarının gereğini yerine getirdiler. Acısız, sancısız."
Dilaver Cebeci - Mavi Türkü
“Özgürlük savaşçısı”ndan “özgürlük militanı”na...
“PKK ... tüzükle yürüyen bir hareket olmadı. PKK bir örgüt kültürüyle bugünlere geldi.”
“Hiçbir şey özgürlük militanlarını toplumdan ve çalışmalardan koparamaz.”
“Bir köy komününde asayiş ve öz savunma da elbette önemlidir. Komün kendi örgütlülüğü içinde bunları da sağlar, dolayısıyla devlete veya başka bir güce bırakmaz.”
Bu üç cümleyi yan yana koyduğumuzda mesele yalnız silahların teslim edilip edilmeyeceği olmaktan çıkıyor: Formal feshe rağmen örgüt kültürünün, kadro aktivizminin ve devletin asayiş alanına kadar uzanan alternatif bir toplumsal örgütlenme tasavvurunun devam edip etmeyeceği sorusu karşımıza çıkıyor.
Bu üç ifade, Çerçeve Yasa'nın kabul edildiği günlerde PKK/KCK yapılanmasının üç önemli isminin yaptığı açıklamalardan.
Birincisi KCK Yürütme Konseyi Üyesi Mustafa Karasu.
İkincisi KONGRA-GEL Eşbaşkanı Remzi Kartal.
Üçüncüsü KCK'nın üst düzey isimlerinden Duran Kalkan.
Birlikte okunduklarında Çerçeve Yasa hakkında daha önce dikkat çektiğimiz iki mesele çok daha ciddi hâle geliyor:
1)Pişmanlık/geçmiş terör faaliyetleriyle açık kopuş talep edilmeyişi.
2)Silahların teslimine rağmen kadro, liderlik, örgüt kültürü ve gerektiğinde yeniden şiddet üretebilecek kapasitenin başka biçimler altında devam edebilmesi.
Bu yüzden asıl hedef yalnız “silah bırakma” değil, geri döndürülemez silahsızlanma olmalıdır. 👇
Geri döndürülemez silahsızlanma, belli sayıdaki silahın teslim edilmesinden ibaret değildir.
Örgütün yeniden silahlı eyleme dönebilmesini mümkün kılan kadro, komuta, eğitim, lojistik ve sınır ötesi silahlı kapasitenin de gerçekten tasfiye edilmesini gerektirir.
Aksi takdirde silah bırakılmış olur; fakat silaha dönüş imkânı ortadan kaldırılmış olmaz.
Son birkaç gündeki açıklamalar tam da bu sebeple önemlidir.
Önce pişmanlık meselesi.
Mustafa Karasu silahlı geçmişi yanlış, mahkûm edilmesi gereken veya geride bırakıldığı için pişmanlık duyulan bir dönem olarak anlatmıyor.
Tam tersine:
“Evet, biz silahlı mücadeleyi Türkiye’ye karşı sonlandırdık ama bu silahlı mücadelenin yarattığı büyük değerler vardır.”
Ardından:
“Bu silahlı mücadele ve bu temelde gelişen serhildanlar, halkın mücadelesi bütün bu kazanımları yarattı. Türk devletini de artık zorla, şiddetle bu sorunu çözemeyeceği noktaya getirdi.”
diyor.
PKK'nın silahlı mücadelesinin başlangıcı olan 15 Ağustos hakkında ise:
“15 Ağustos ulaşacağı sonuçlara ulaşmıştır.”
ifadesini kullanıyor.
Sonra bugünkü, “demokratik-siyasal” sıfatlarını bolca kullanan söylemi o geçmişle açıkça bağlıyor.
Burada silahlı geçmişin reddi yoktur.
Silahlı safha örgüt yöneticisinin anlatımında gayrimeşru olduğu için değil, “ulaşacağı sonuçlara ulaştığı” için sona ermektedir.
Şimdi mücadele başka araçlarla sürdürülecektir.
Daha önce varsayım olarak sormuştuk:
Bir PKK mensubu,
“Mücadelemiz haklıydı; silahlı safha görevini tamamladı, şimdi aynı mücadeleyi başka araçlarla sürdürüyoruz”
derse ne olacak?
Orta yerdeki beyanlar, bu ihtimalin varsayım olmadığını gösteriyor.
Örgütün üst düzey yöneticilerinden birinin ağzından duyuyoruz.
Çerçeve Yasa ise böyle bir kişiden geçmiş terör faaliyetlerini reddetmesini, pişmanlık göstermesini, mağdurlardan af dilemesini veya geçmiş örgütsel mücadeleyle arasına açık bir mesafe koymasını istemiyor.
Diğer önemli mesele, örgütsel devamlılık.
Karasu'nun şu sözlerini birlikte okuyalım:
“Evet PKK kendini feshetti ama yine de bir topluluk var ortada.”
“Binlerce savaşçıyı ilgilendiriyor. Binlerce kadroyu ilgilendiriyor.”
Ardından:
“PKK ... tüzükle yürüyen bir hareket olmadı. PKK bir örgüt kültürüyle bugünlere geldi.”
Bu son cümle özellikle önemlidir.
Örgütün kendi yöneticisi, PKK'nın varlığının tüzüğünden ibaret olmadığını; esas taşıyıcısının bir örgüt kültürü olduğunu söylüyor.
Öyleyse bir fesih kararının veya tüzüğün ortadan kaldırılmasının kendi başına gerçek örgütsel tasfiye anlamına geldiğini nasıl varsayabiliriz?
Nitekim Karasu devam ediyor:
“Şu anda bu topluluk var.”
Ve bu topluluğun geleceği için:
“Bu topluluğun nasıl hareket edeceği, nasıl yaklaşacağını belirleyecek Önder Apo'dur.”
diyor.
Daha açık:
“Önder Apo yönetmeden, yönlendirmeden hiç kimse, eskisi de yeni katılan gerilla da bireysel bir davranış içine girmez, yaklaşım içine girmez.”
Sonra soruları kendisi sıralıyor:
“Önder Apo demokratik siyasal örgütlenmenin nasıl olacağını söylüyor? Demokratik siyasal çözümün nasıl olacağını söylüyor? Demokratik siyasal mücadelede, demokratik siyasal çözümde bize hangi rolü verecek?”
Formal olarak PKK feshedilmiş.
Ama kendi yöneticisinin anlatımına göre:
Binlerce kadrodan oluşan topluluk var.
Bu kadrolar bireyselleşmiyor.
Örgüt kültürü var.
Eski liderlik ilişkisi var.
Ve yeni dönemde kimin hangi rolü üstleneceğine aynı liderin yön vermesi bekleniyor.
O hâlde neyin feshedildiğini sormak gerekir:
İsim ve tüzük mü?
Yoksa gerçekten kadro, hiyerarşi, örgüt kültürü, disiplin ve stratejik irade mi?
Remzi Kartal'ın açıklamaları bu tabloyu tamamlıyor.
Geçmişte:
“Biz bu hareketi Önder Apo'nun önderlik ettiği mücadelelerle, önderliğe duyduğumuz güvenle... yürüttük.”
diyor.
Sonra:
“Bundan sonra da öyle olacak.”
Öcalan'ı ise:
“baş müzakerecimiz”
diye tanımlıyor.
Eski örgüt mensuplarının yeni dönemdeki rolü bakımından kullandığı ifade de dikkat çekici:
“Bir partinin başkanı ya da üyesi olma koşulu yoktur. Toplum içerisinde her alanda çalışabilirler.”
Ardından:
“Hiçbir şey özgürlük militanlarını toplumdan ve çalışmalardan koparamaz; sınırlandırmayla sonuç alınamaz.”
İşte burada yeni dönemin kavramsal dönüşümü görünür hâle geliyor:
“Özgürlük savaşçısı”ndan “özgürlük militanı”na...
Silahlı savaşçı kimliği perde gerisine alınıyor olabilir.
Fakat kadro misyonunun bittiği söylenmiyor.
Aksine “militan”, toplumun içinde faaliyet ve örgütlenmeye devam edecek.
Üstelik Karasu bunun hangi toplumsal örgütlenme biçimi içinde gerçekleşmesinin beklendiğini de açıkça söylüyor:
“Bu yönüyle Kürt halkının demokratik toplum biçiminde örgütlenmesi gerekiyor. Kendisini komünler, meclisler biçiminde demokratik toplum haline getirmesi gerekiyor.”
Karasu bunu yeni mücadele stratejisinin bir parçası olarak tarif ediyor: “demokratik toplum” örgütlenecek; bunun temel birimleri arasında komünler ve meclisler bulunacak.
Peki bu “komün” nasıl bir yapı ve burada “özgürlük militanı”ndan ne bekleniyor?
Çerçeve Yasa'nın kabul edildiği aynı günlerde Duran Kalkan imzasıyla yayımlanan “komün” hakkındaki yazı bu soruya ayrıca ışık tutuyor.
Kalkan:
“Komüne katılım gerçek anlamıyla fedaice olmak durumundadır.”
diyor.
Ve:
“Bir fedainin sahip olduğu sorumluluk duygusu, bilinci, cesareti, fedakârlığı ve örgütlülüğü her komün üyesinde bulunmak zorundadır.”
Bu oldukça dikkat çekici bir devamlılık tarifidir:
Fedai ethosu komün üyesine aktarılıyor.
Daha da önemlisi:
“Profesyonel devrimci kadro öncülüğünün rolü ve görevi azalmamış, tersine, daha çok artmıştır.”
Ve:
“Her profesyonel devrimci, her demokratik sosyalist militan bir profesyonel komünar olmak durumundadır.”
Yani yeni dönemde profesyonel devrimci kadronun tasfiyesinden değil, rolünün artmasından söz ediliyor.
“Profesyonel komünar”ın görevi de pasif bir sivil hayat değildir.
Kalkan onu:
“günün yirmi dört saatinde”
örgütlenmeye yoğunlaşan;
köyden köye, mahalleye ve iş yerine geçen;
aynı anda beş, hatta on komünün örgütlenmesine öncülük eden;
uygulamayı denetleyen;
yeni planlamalar çıkaran
bir kadro olarak tarif ediyor.
Bu, “özgürlük militanı”ndan beklenen yeni sivil/toplumsal rolün ne olabileceğini anlamamız bakımından önemlidir.
Kalkan komünlerin baskı ve zorla değil eğitim ve iknayla kurulması gerektiğini de söylüyor.
Fakat aynı metinde çok daha dikkat çekici başka bir hüküm var:
“Bir köy komününde asayiş ve öz savunma da elbette önemlidir. Komün kendi örgütlülüğü içinde bunları da sağlar, dolayısıyla devlete veya başka bir güce bırakmaz.”
Burada artık yalnız sivil toplum örgütlenmesinden söz etmiyoruz.
“Asayiş” ve “öz savunma” gibi kamusal güvenlikle doğrudan ilişkili fonksiyonların da komün örgütlenmesine ait görülmesi söz konusu.
Üstelik bunların özellikle “gençlik örgütlenmesi” kapsamında yerine getirilebileceği belirtiliyor.
Bu ifadeyi Karasu'nun:
“Hiç kimse bireysel davranış içine girmez”
ve Kartal'ın:
“Hiçbir şey özgürlük militanlarını toplumdan ve çalışmalardan koparamaz”
sözleriyle yan yana koyduğumuzda mesele daha ciddi hâle geliyor.
Eski örgüt kadrosunun binlerce mensubu şehir ve kasabalara dönecekse, demokratik siyaset açısından yalnız şu soruyu sormak yeterli değildir:
“Ellerinde uzun namlulu silah var mı?”
Şunları da sormalıyız:
Eski kadro disiplini devam ediyor mu?
Aynı liderlikten talimat alıyorlar mı?
Mahallelerde ve şehirlerde paralel “asayiş” veya “öz savunma” yapıları oluşabilir mi?
Örgütlü kadro gücü, farklı siyasi tercihler taşıyan vatandaş üzerinde korku veya baskı üretebilir mi?
Şiddet sadece dağdaki gerillanın silahlı saldırısı değildir.
Tehdit, yıldırma, organize kitle şiddeti, fiziksel saldırı ve mahallede fiilî hâkimiyet kurarak insanların siyasi davranışlarını korkuyla değiştirmek de demokratik hayatı ortadan kaldırabilir.
6-8 Ekim olaylarını yaşamış bir toplum bakımından bu ihtimali yok saymak mümkün değildir.
Vatandaşın, yeni bir siyasi gerilim anında evinin, işyerinin veya kendisinin örgütlü grupların hedefi olabileceği endişesini taşıması bile özgür demokratik siyaseti tahrip eder.
Bu nedenle hedef yalnız silahsızlanma değil:
geri döndürülemez silahsızlanma olmalıdır.
Bunun iki boyutu vardır.
Birincisi Türkiye içi:
Eski silahlı kadroların bireyselleşmesi; komuta, disiplin ve zor kullanma kapasitesinin ortadan kalkması.
İkincisi sınır ötesi:
Yeniden silaha dönmeyi mümkün kılacak kadro, silah, eğitim, lojistik ve örgütsel altyapının tasfiye edilmesi.
Bu açıdan Suriye ve İran sahaları önemlidir.
YPG/KCK unsurları kendi örgütsel hiyerarşi ve kadrolarını koruyarak topluca Suriye Ordusu bünyesinde silahlı varlıklarını sürdürürlerse, Kuzey Irak'taki silah teslimlerinin PKK/KCK'nın silaha yeniden dönme kapasitesini geri döndürülemez biçimde ortadan kaldırdığı nasıl söylenebilir?
Benzer soru PJAK/KCK bakımından da geçerlidir.
İran sahasında silahlı kadro, eğitim, lojistik ve çatışma tecrübesi yaşamaya devam ediyorsa, aynı örgütsel ekosistemin Türkiye bakımından askerî kapasitesinin bütünüyle tasfiye edildiğini varsayamayız.
Gerçek fesih ve silahsızlanma testi bu olmalıdır:
Örgütün silaha dönme imkânı ve kapasitesi gerçekten ortadan kaldırılmış mıdır?
Yoksa yalnız Türkiye'ye karşı silahlı mücadelenin bugün için durdurulmasıyla mı karşı karşıyayız?
Karasu'nun kullandığı ifade bu bakımdan da dikkat çekicidir:
“Biz silahlı mücadeleyi Türkiye'ye karşı sonlandırdık.”
Ve nihayet “süreç kapanı”...
Bu açıklamalarda Çerçeve Yasa nihai bir uzlaşma olarak görülmüyor.
Kartal:
“Bu bir başlangıçtır.”
diyor.
Ardından:
“Bu yasadaki eksiklikler ve dışarıda bırakılan birçok konu, yeni yasa ve diyalog-müzakere sürecinde gündemde olacak.”
Ve:
“Bu temelde yeni yasalar çıkacak.”
Yani:
Bir adım attınız.
Bu yalnız başlangıçtır.
Şimdi ikinci adım gelmelidir.
Sonra üçüncüsü...
Öcalan'ın koşulları.
Siyasi sınırlamalar.
Yeni yasalar.
Anayasal düzenlemeler.
“Demokratik toplum”un örgütlenmesi...
Verilen her adım süreci bitirmek yerine bir sonraki adımın “sürecin devamı için zorunlu” gerekçesine dönüşebilir.
İşte daha önce “süreç kapanı” dediğimiz mekanizma budur.
Peki devlet herhangi bir aşamada:
“Buraya kadar.”
derse?
Karasu aynı günlerde şöyle diyor:
“Bu süreç bozulduğu an çatışma çıkar, savaş çıkar. Ve ne kadar sürer de belli olmaz.”
Bu söz, silahlı mücadeleyi mahkûm eden birinin ağzından çıkmıyor.
Aynı kişi o silahlı mücadelenin “büyük değerler” yarattığını, bugünkü kazanımları sağladığını ve “ulaşacağı sonuçlara ulaştığını” söylüyor.
Bu bağlamda cümlenin siyasi mesajını görmezden gelemeyiz:
Bir adım attınız. Şimdi daha ileri adımlar atmalısınız. Süreç durursa çatışma yeniden başlayabilir.
Kapanın mantığı böyle tamamlanıyor:
Silahlı mücadele başarılı bir geçmiş safha olarak sahipleniliyor.
Pişmanlık ve reddiye yok.
Formal feshe rağmen örgüt kültürü ve binlerce kadronun varlığı kabul ediliyor.
Kadroların bireyselleşmeyeceği söyleniyor.
Liderlik ilişkisi korunuyor.
“Özgürlük savaşçısı”nın yerini toplum içinde çalışan “özgürlük militanı” alıyor.
Bu militanların örgütleneceği “demokratik toplum”un komünler ve meclisler biçiminde kurulması isteniyor.
Profesyonel devrimci kadronun rolünün azalmadığı, arttığı söyleniyor.
“Fedai”nin örgütlülüğü komün üyesine taşınıyor.
“Asayiş” ve “öz savunma”nın komün tarafından sağlanması tasarlanıyor.
İlk kanun “başlangıç” sayılıyor.
Yeni adımlar talep ediliyor.
Ve zincirin kesilmesi hâlinde savaş ihtimali hatırlatılıyor.
Tam da bu yüzden Çerçeve Yasa bakımından temel ölçü yalnız “silah bırakıldı mı?” olamaz.
Asıl soru şudur:
PKK/KCK'nın askerî, örgütsel ve zorlayıcı kapasitesi geri döndürülemez biçimde tasfiye edilmiş midir?
Bu sağlanmamışsa, formal fesih gerçek tasfiye sayılabilir mi?
Ortaya çıkan şey de “özgürlük savaşçısı”nın örgüt geçmişini geride bırakıp normal hayata dönmesinden ziyade; “özgürlük savaşçısı”ndan “özgürlük militanı”na geçiş ve terör örgütünün kırk yılı aşkın sürede biriktirdiği kadro, örgüt kültürü ve siyasi sermayenin silahsız mücadele alanına aktarılması olmaz mı?
https://t.co/gEQlnK4rTv
https://t.co/d9Jw2yosBV
"Pop çağının en temel özelliği: İnsanları birbirine çok benzeştirir ama birleştirmez. Toplumsal katmanın çok farklı yerlerinde bulunan insanların hal ve hareketleri, duygu ve düşünceleri birbirine benzemesine rağmen aradaki uçurumlar, düşmanlıklar gitgide artar."
Can Kozanoğlu - Pop Çağı Ateşi
"Maalesef Türkiye'de bazı grupların etnik duyguları, ana unsur sayılan Türklerin kültürel hafızadaki, tarihteki yerini tahrip etmekle ilgili bir çabaya yöneliktir."
İlber Ortaylı - Gazi Mustafa Kemal Atatürk
2018/s.120.
PKK/KCK terör örgütünü kurma veya yönetme suçunu da kapsayan kanun teklifinde, hain örgüte/örgüt başına yönelik haklı öfkenin tezahürü niteliğindeki eleştirilerin gölgesinde kalan önemli detaylar var.
Bunlardan ikisi:
1)Pişmanlık talep edilmeyişi
2)Silahsız örgütsel devamlılık👇
Silah bırakma, silahsızlanma ve fesih birbirinden farklı kavramlardır. Bir örgüt silahlarını bırakabilir; fakat liderliği, kadroları, hiyerarşik ilişkileri, toplumu örgütleme kapasitesi ve siyasi stratejisi başka biçimler altında yaşamaya devam edebilir. Böyle bir durumda ortadan kalkan örgüt müdür, yoksa yalnızca silahlı mücadele yöntemi midir? Ya da şöyle soralım: Silahlı yöntem, örgütün maliyet-fayda hesabı onu yeniden elverişli kılana kadar sadece askıya mı alınmıştır?
Kanun teklifi bu meseleye büsbütün kayıtsız değildir. Birinci madde, uygulamanın önşartı olarak yalnız silah teslimini değil, örgütün "fiilî varlığına son verdiği"nin tespitini de arar. Adalet Komisyonu da ikinci maddedeki tanımı "bağlı bütün oluşumları" yerine "bununla bağlantılı her türlü oluşum" şeklinde değiştirerek bu eşiğin kapsamını genişletmiştir.
Ne var ki metin, "fiilî varlığa son verme"nin hangi ölçütlerle saptanacağını göstermiyor. Daha önemlisi, bu başlangıç tespiti esasen bir eşik fotoğrafıdır: Kanun, eşik aşıldıktan sonra örgütsel yapının silahsız biçimde ayakta kalmasını yahut yeniden kurulmasını engelleyecek bir güvence içermiyor. Yedinci maddenin üçüncü fıkrası, Kurulun örgütün tamamen tasfiyesine ilişkin gözlem raporları uyarınca dönemsel değerlendirme "yapabileceğini" söylüyor; yapacağını değil. Buna karşılık ertelemenin geri alınması bakımından, yeni bir terör suçu işlenmesi dışında bağımsız bir ‘örgütsel devamlılık’ ölçütü öngörülmemiştir.
Bu noktada “örgütün fiilî varlığına son vermesi” ve silahlı kapasitesinin gerçekten tasfiye edilmesi bakımından Suriye sahası ayrıca önem taşıyor. YPG/KCK unsurlarının kendi örgütsel yapıları dağıtılmadan, mevcut hiyerarşi ve kadroları korunarak topluca Suriye Ordusu bünyesine alınmalarıyla, Kuzey Irak’ta gerçekleştirilecek silah teslimleri PKK/KCK’nın yeniden silahlı eyleme geçme kapasitesini kalıcı biçimde ortadan kaldırmış olmayacaktır. Benzer bir mesele PJAK/KCK bakımından da ileride gündeme gelebilir.
Şimdilik örgütün teslim ettiği silahların yeterli görüldüğünü ve "yazılı bildirimde" bulunanlara kanun hükümlerinin uygulanmaya başladığını varsayalım.
Yasa teklifi yakından incelendiğinde, bağlam ve mahiyet farkına işaret eden haklı eleştirilere rağmen, yine de Batılı çözüm süreci tasarımlarının kılavuzluğuna başvurulduğu intibaı oluşuyor. Ancak bu çerçevede kamuoyundaki tartışmalarda sıkça atıf yapılan örneklerden, özellikle ETA süreciyle aradaki ciddi fark dikkat çekiyor.
Mevcut teklif, kanundan yararlanacak kişiden PKK ile bağını kestiğini, örgütün terör faaliyetlerini reddettiğini, şiddeti siyasi mücadele yöntemi olarak mahkûm ettiğini ya da bundan sonra yalnız demokratik ve barışçı yollarla faaliyet göstereceğini beyan etmesini istemiyor. Kişinin kanundan yararlanmak istediğini yazılı olarak bildirmesi yeterli. Üstelik Komisyon görüşmelerinde bu başvurunun şahsen yapılmasının zorunlu olmadığı, avukat aracılığıyla da gerçekleştirilebileceği açıklandı. Yani yasadan yararlanmak için kişinin bizzat teslim olması, örgütle bağını kestiğini açıklaması, geçmiş terör faaliyetlerini reddetmesi veya mağdurlardan af dilemesi aranmıyor. Ardından 5 veya 10 yıllık erteleme döneminde yeni bir terör suçu işlemezse, soruşturma evresinde kovuşturmaya yer olmadığına, kovuşturma evresinde ise düşmeye karar veriliyor; kesinleşmiş cezası varsa "infaz edilmiş sayılıyor".
Oysa, sık atıf yapıldığı için hatırlatmak gerekirse, eski ETA mensuplarıyla ilgili çok daha güçlü bireysel kopuş kriterleri konulmuştu. Düzenleme, terör hükümlüsünün üçüncü derece infaz rejimine geçişi ve koşullu salıverilmesi için yalnız suç işlememesini yeterli görmüyor; "terörist faaliyetin amaçlarını ve araçlarını terk ettiğine dair tereddüde yer bırakmayacak işaretler göstermesini" arıyordu (muestre signos inequívocos de haber abandonado los fines y los medios de la actividad terrorista).
Burada, yöntem kadar amacın da reddedilmesinin talep edilişi önemli. Yani yasa, örgütün eski militanlarının örgütün hedeflerine silahsız hizmete devam etmelerini de reddediyordu.
Kanun bununla da yetinmiyordu. Suç faaliyetlerinin açıkça reddedilmesi, şiddetin terk edildiğinin beyanı ve mağdurlardan açıkça af dilenmesi de aranıyordu (una declaración expresa de repudio de sus actividades delictivas y de abandono de la violencia y una petición expresa de perdón a las víctimas de su delito).
Dahası, bizde hiç konuşulmayan iki şart daha vardı:
Birincisi, yetkililerle aktif işbirliği. Örgütün başka suçlar işlemesini engellemek, suçun etkilerini hafifletmek yahut terör suçlarından sorumluların teşhisi, yakalanması ve yargılanması için delil elde edilmesini sağlamak.
İkincisi, suçtan doğan hukuki sorumluluğun, hükümlünün mevcut ve gelecekteki geliri ve malvarlığıyla karşılanmış olması. Yani suçtan doğan medeni sorumluluğun yerine getirilmesi ve mağdur zararının tazmini.
Kanun salt beyanla da yetinmiyor; izleme mekanizmalarınca hazırlanacak teknik raporların, mahkûmun "terör örgütünden gerçekten kopmuş" olduğunu göstermesini öngörüyordu (realmente desvinculado de la organización terrorista).
Bu düzenlemenin anlaşılır bir maksadı vardır: Dağdan inen kişinin "Mücadelemiz haklıydı; silahlı safha görevini tamamladı, şimdi aynı mücadeleyi başka araçlarla sürdürüyoruz" diyerek örgütsel mücadelesini normal siyasi faaliyet görüntüsü altında devam ettirmesinin önüne geçmek.
Aksi takdirde örgütün tasfiyesinden ziyade strateji değiştirmesini destekleyen bir kapı açılabilirdi.
İspanya bu tehlikeyi siyasi örgütlenme bakımından da ayrıca dikkate aldı. Adları değişen, açılıp kapanan terörle bağlantılı yapıları değerlendirirken yalnızca "yeni yapı şiddet kullanıyor mu?" diye sorulmadı; "eski örgütsel irade yeni hukuki kabuk altında yaşamaya devam ediyor mu?" sorusu da soruldu.
Türkiye'deki teklif bakımından ise burada ayrıca önemli bir hukuki problem ortaya çıkıyor.
"Kasten öldürme" suçu kapsam dışında bırakılmıştır. Fakat "örgüt yöneticiliği" kapsam dışında değildir.
Oysa Türk ceza hukukunda örgüt yöneticisinin sorumluluğu bununla sınırlı değildir. Türk Ceza Kanunu'nun 220'nci maddesinin beşinci fıkrası, "örgüt yöneticileri, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen bütün suçlardan dolayı ayrıca fail olarak cezalandırılır" hükmünü taşır ve bu hüküm, 314'üncü maddenin dördüncü fıkrası yoluyla silahlı terör örgütleri bakımından da uygulanır. Örneğin bir örgüt yöneticisinin emrini verdiği saldırıda insanlar öldürülmüşse; emrin içeriği, kullanılan silahlar, saldırının hedefi ve yoğunluğu gibi unsurlar değerlendirilerek yönetici hakkında kasten öldürmeden de sorumluluk kurulabilir.
Böyle bir hukuki bağ kurulmuşsa, kasten öldürme dosyası bu kanunun dışında kalacaktır.
Ama kritik mesele şudur:
Teklifin istisna tekniği kişi bazlı değil, suç bazlıdır.
Teklif, öldürme fiiliyle ilişkili olabilecek yöneticiyi değil, yalnızca "kasten öldürme suçu"nu kapsam dışında bırakıyor. Dolayısıyla saldırıların planlanmasında, emir-komuta zincirinde veya örgütün silahlı faaliyetlerinin yönetiminde rol almış bir kişi hakkında belirli bir öldürme fiiliyle hukuki bağ kurulmamışsa ve dosya yalnız örgüt yöneticiliğinden yahut kapsamdaki başka suçlardan yürütülüyorsa, bu yönetici erteleme rejiminin içinde kalabilecektir.
Buna bir de şu eklenmelidir: Teklifin 3'üncü maddesinin üçüncü fıkrası, MGK kararının yayımlanmasından önce işlenmiş olup da bu tarihten sonra ortaya çıkarılarak soruşturulacak kanun kapsamındaki suçlar bakımından soruşturma yapılmasını Kurulun iznine bağlamaktadır. Dolayısıyla geçmişteki bir saldırıyla örgüt yöneticisi arasındaki hukuki bağın yeni delillerle sonradan kurulması hâlinde soruşturmanın yürütülmesi de Kurul iznine tabi olabilecektir. Yani böyle bir hukuki bağın sonradan soruşturma konusu yapılabilmesi de Kurulun iznine bağlıdır.
Bu ayrım bugün Türkiye açısından şu soruyu önümüze koyuyor:
PKK, fiilî gereklerini yerine getirmese de kendisini feshettiğini ilan ederken eski mensuplar aynı liderliğin yönlendirmesi altında yeni bir "demokratik toplum" örgütlenmesinde bir araya gelirlerse, gerçekten yeni bir sivil hareket mi doğmuş olacaktır; yoksa PKK'nın silah kullanmayan örgütsel devamıyla mı karşı karşıya kalacağız?
PKK'nın örgütsel iradesinin legal alana taşınması nasıl sivil hayata katılım, demokratik siyaset sayılabilir?
İspanya tecrübesinde esas ayrımlardan biri buydu: Eski çevrelerden insanların demokratik siyasete katılması mümkün oldu; fakat yeni siyasi faaliyetin ETA'nın örgütsel devamı olmadığı ve şiddet stratejisinden gerçekten kopulduğu gösterilmek zorundaydı.
Sıkça örnek gösterilen IRA'yı da kastederek şunu söyleyebiliriz: Bu iki tecrübenin yöntemleri farklı olsa da ortak bir mesele etrafında buluştular. Silahın bırakılması ile silahlı örgütün siyasi/sivil biçim altında devam etmesi aynı şey sayılmadı.
Türkiye'deki teklif ise bu noktada sessizdir.
Örgüt başına biçilen konum bu sessizlikle birleşince manzara daha da ciddileşmektedir. Teklifin 7'nci maddesinin ikinci fıkrası da Kurula ‘sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere’ görevlendirme yetkisi tanıyarak örgütle muhataplık için hukuki bir zemin oluşturuyor. Öcalan'ın, fiilî sonucu hâlen belirsiz olan fesihten sonra da eski örgüt mensuplarını yönlendirmesine imkân tanınmasının örgütsel devamlılığı koruyacağı ve bunun doğurabileceği sonuçlar hesaba katılmalıdır.
Bu ihtimaller sadece soyut, teorik kaygılardan ibaret değildir. Acı tecrübelere dayanmaktadır.
2013-2015 döneminde “demokratik toplum”, “demokratik konfederalizm”, halk meclisleri, komisyonlar ve benzeri kavramlar altında oluşturulan yapıların daha sonra paralel mahkemelerden “asayiş” yapılanmalarına, oradan hendek ve “özyönetim” teşebbüslerine uzanan örgütsel zeminin unsurlarına nasıl dönüştüğünü gördük.
Aynı hatayı tekrarlamamak için yalnız silahların teslimini değil, fiilî örgütsel tasfiyeyi de güvence altına almak gerekir.
Terör örgütünün kadrosu, liderlik ilişkileri ve toplumu örgütleme kapasitesi korunurken örgütün silahlı mücadeleden legal mücadeleye terfi ettirilmesi demokratikleşme sayılmamalıdır.
Bu notta odaklandığımız üç husus özellikle önemlidir: Yasaya muhatap örgüt mensuplarından pişmanlık/geçmiş terör faaliyetleriyle açık bir kopuş beklenmemesi; örgüt başının siyasi kılavuz hâline getirilişi; silah bırakma iddiasının örgüt tarafından ‘mücadelede yeni bir safhaya geçiş’ şeklinde sunulmasına ve bunun silahsız örgütsel devamlılığa dönüşmesine karşı hukuki güvenceler oluşturulmaması. Bu üçü bir arada Türkiye açısından çözücü dinamikleri besleyecektir.
Böyle bir tablo, terör örgütünün tasfiyesinden ziyade, kırk yılı aşkın bir zamana yayılan terör eylemleriyle biriktirdiği örgütsel ve siyasi sermayenin legal alana aktarılarak ödüllendirilmesi anlamına gelecektir.
"Ablam elimden tutup Eyüp'teki kütüphaneye götürdüğünde dünyalar benim olmuştu.
Kütüphane adabını da öğrenmiştim, okumaya nasıl kitap alınacağını da kitaplara nasıl bakılacağını da.
Müthişti...
Hazine Adası, Üç Silahşörler, Ay'a Seyahat müthişti ve henüz Ay'a gidilmemişti.
Ömer Seyfettin'e ise bayılıyordum.
İlk Düşen Ak, Beyaz Lale, And, Mahcupluk İmtihanı v.s.
Kaşağı hikayesini okuyan herkes gibi, küçük Hasan'ın ve Dadaruh'un hicranı halâ yüreğimdedir.
Daha sonra Jules Verne ve kitapçı vitrinlerinde gördüğüm ve üzerinde resimler (fotoğraflar değil) olan Arzın Merkezine Seyahat, 15 Yaşında Bir Kaptan, Denizler Altında Yirmibin Fersah, İki Sene Mektep Tatili ve hatırlayamadığım bir nice roman. Çocuk dünyam içerinde beni sonu gelmez yolculuklara, netameli serüvenlere götürdü.
Çocukluktan kurtulduktan sonra beni ilk şaşırtan ve günlerce tesirinden kurtulamadığım roman 'Sefiller' ve hemen arkasından 'Suç ve Ceza' oldu ve her ikisini de ablamın tavsiyesiyle okumuştum. Dostoyevski pestilimi çıkarmıştı ve iyiden iyiye zehirlenmiştim. 'Beyaz Geceler'den sonra ise artık iş işten geçmişti, olan olmuş ve Dostoyevski tiryakiliği başlamıştı. Daha sonra ise Varlık Yayınları tutkusu... O günden bugüne süren bu kitap hastalığımın iyileşme ihtimali de yok!"
Nusret Özcan - Sokak Sesleri
"Üniversite yıllarına kadar kitap aralarına koyarak saklamıştım, Avanos Halk Kütüphanesi'nden aldığım sarı kuşe bir kartondan hazırlanmış 'üyelik' kartımı.
Çocukluğumun varoluş nesnesi.
O kartla, mütevazı kütüphaneden istediğim kitabı alır, anamın halı tezgahının arkasındaki kovuğa girerek, tüm kaygılardan azade, çocukluğumun altın düşlerine dalardım. Bu yüzden hiç seçmedim kitaplarımı ve yazarlarını. Birini diğerinden ayırt edemedim hiç.
Elimi uzatıp aldığım tüm kitapların içine doyumsuz bir iştah ve tükenmez bir merakla daldım...
Kerime Nadir, Jules Verne, Oğuz Özdeş, Kemal Tahir, Abdullah Ziya Kozanoğlu, Nihal Atsız, Emile Zola, John Steinbeck, Victor Hugo, Reşat Nuri Güntekin, Ömer Seyfettin, Tolstoy.
Erken çocukluk ve gençlik günlerimin gerçekten bilinçli (!) seçilmiş iki kitabını ise, ilkokul mezunu, eski çiftçi, yeni esnaf, babam gazozcu Mevlüt almıştır. Seçimlerini de Kayseri'deki yaşlı kitapçı yapmıştı:
'Bu kitabın yazarı bu sene Nobel almış, onu al, İvo Andriç'in Drina Köprüsü; öbürü de çok satıyor, lise edebiyat öğrencileri onu alıyorlar sürekli, Reşat Nuri'nin Kızılcık Dalları, bir de onu al istersen..."
Ercan Kesal - Peri Gazozu
"Benim dostlarım güzel insanlar.
Onlar bu şehrin cezbesi, coşkusu, ışığı, rengi, tadı, tuzu...
Yaşamını kuru aklın peşine takmış, kendini bir şey sanan sevdasız, ukala, ucuz adamlara benzemez onlar."
Emir Kalkan (1948 - 30 Temmuz 2015)
"İnsan kendisine sorduğu soruların cevabını bilir ama fısıldamaz bile. Korkar bundan. Cevaplar bir kere dile gelecek olsa her şey değişecektir çünkü. Kimse değişmek istemez.
İnsan ne garip bir şey değil mi?"
Şebnem İşigüzel - İyilik
#AhmetTelli
Barlas Tolan'ın, Galip İsen ve Veysel Batmaz ile birlikte yazdığı, Aralık 1985'te Teori Yayınları'ndan çıkan "Ben ve Toplum" kitabının önsözünde çok şık bir cümle var:
"Verso Şirketler Grubu teknik yönetmeni şair Ahmet Telli'ye de teşekkür borçluyuz."
Önceki gün vefat eden gazeteci Tevfik Yener, 2010'da 647 sayfalık hatıratı "İstanbul Aşk Ekmek Hayal"i yayımlamıştı.
Kitabın son satırları "Yakında Medya Anılarımı Okuyacaksınız" ifadesiyle bitiyordu ama o kitap gelmedi.
Yener'in kaleminden bir tutam İstanbul ve Laleli:
“1950’li yılların sonu gibi… Laleli’de Acem’in Kahvesi’nde oturuyoruz. Bir Ramazan gecesindeyiz ve sahuru bekliyoruz. Ünlü Acem’in Kahvesi, profesörler kulübü gibi. Çok değerli bilim adamlarımız, kahvenin oyun oynatılmayan kıraat bölümünde sohbetteler. Ordinaryüs Profesör Mükrimin Halil, Profesör Naci Şensoy, Profesör Emin Ali hocamız ve diğerleri… Ve profesör olacak öğrencilerden Erol Manisalı, Kayahan Türkçü, Almanya’da akademisyenliği sürdürecek Orkan, Azer ve diğerleri… Daldan dala konuyorlar. Ortam çok akademik..."
“Laleli, İstanbulspor’un semtiydi. İstanbulspor ise o yıllar üç büyükleri zorlayan takımdı. Kaleci Sabih, Aydemir, İhsan ve santrafor İbrahim’i unutamam. Sarı İbrahim bugünün futbol piyasasında büyük para ederdi. O göğüs stopları, iki ayağıyla attığı şutlar, kafa golleri, röveşataları ve ince çalımları ile gözümün önünden gitmez. Aydemir’in takımı yönetmesi, bomba şutlarında İhsan ile yarışması ve kedi kaleci Sabih! Ali Mortaş ağabeyimiz İstanbulspor’u yaratan adamdı. Kulübün yöneticisi değildi sadece, ruhuydu. Şimdi çoğu spor yazarı olan sonradan Fenerbahçeli Ercan, rahmetli Çarli Yılmaz, Cemil Turan, Arap Güngör, sonradan Galatasaraylı kaleci Yasin ve kardeşi Gökmen kulübün lokali gibi olan Laleli’deki Acem’in Kahvesinde Ali Baba’yı ziyarete gelirlerdi. Acem’in Kahvesi o yıllar bilim adamları ve sporcular ile dolardı. Acem’in Kahvesi, İstanbul’un 60’larda başlayan tsunami benzeri değişimiyle Hacı Bozan Kebapçısı oldu. Şimdi de butik olarak çalışıyor. Rahmetli Acem Hüseyin gibi çay demleyen yoktu. Ortağı Veli ağabeyi de anmak gerek."
“1957 yılında, dünyanın en önemli tarihi bölgelerinden Laleli’yi dönemin başbakanı Adnan Menderes yıkmaya başladı. Menderes, ‘Beyazıt’tan yola bırakılan yumurta, kırılmadan Aksaray’a kadar yuvarlanacak.’ diyordu. Yani yapacağı asfalt böylesine düzgün olacaktı. Yumurtaların tıngır mıngır Aksaray’a kadar kırılmadan gitmesi demek, kalkınmış (!) Türkiye demekti. Yumurta kırmayan yola, yani bugünkü Ordu Caddesi inşaatına başlanınca Roma, Bizans, Osmanlı eserleri de katliama uğradı. Koska’da ‘Capitol’, Kraliçe Eirene Sarayı, Apollo Mabedi ve Laleli Baba Türbesi yok edilenlerden bazıları…
“Bu arada Beyazıt’tan Aksaray’a oradan da Yenikapı’ya kadar yolları orman kadar süsleyen asırlık ağaçlar da kesildi. Güzelim tramvaylarla birlikte o pek hoş kapalı büyük tramvay durakları kaldırıldı. İngiliz avcı yeşiline boyanmış, camlı, kum sandıklı ne güzel kent süsüydü o duraklar… Kum dolu sandıklar, kar yağıp don tuttuğunda tramvay raylarıyla yolları açmak için bulundurulurdu.”
Vecdi Bürün'ün "Peyami Safa İle 25 Yıl" kitabından
"Türk Düşüncesi" dergisinin çıkış hikâyesi:
"Bir dergi çıkarmak ve sadece fikir meseleleriyle ilgilenmek istiyordu. Yıllarca önce "Hafta" ve "Kültür Haftası" dergilerini çıkarmıştı. Dergisine isim arıyordu.
Dergisine aradığı adı bulması zor olmadı. Üstelik bulduğu ad ilgi çekiciydi. Türk Düşüncesi. Bu dergi iyi yürütüldüğü takdirde Peyami Safa'nın maddi hemen hiçbir sıkıntısı kalmayacaktı. Yazı kadrosu hazırdı.
Hemen bütün tanınmış yazarlar, başta Hilmi Ziya Ülken olmak üzere üniversite öğretim üyeleri kendisini dergiyi çıkarması için teşvik etmekten geri kalmamışlardı. Yalnız önemli bir mesele vardı: Derginin ilk on sayısı için gerekli parayı bulmak.
Bu para kuruluş harcamalarında kullanılacak; baskı, dizgi, kağıt ve diğer zaruri harcamalar için de aynı kaynaktan yararlanılacaktı. Peyami Safa'nın hiçbir zaman birikmiş parası olmamıştı. Kitaplarının birden fazla baskıları yapıldığı zaman eline beklemediği paralar geçerdi.
Türk Düşüncesi için nereden para bulacağını düşündüğü sırada yine böyle mesud bir rastlantı ile karşılaştı. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ile Fransızca Grameri'nin yeni baskılarını yapmağa karar veren iki editör gelip kendisine başvurunca, derginin hayli şanslı olacağına inandı.
Fakat yine de bu baskılardan ele geçecek para, kurmak istediği dergi için yeterli değildi. Bu konuda üstad: 'Bu yaştan ve bunca tecrübeden sonra, haftalıklarını biriktirip dergi çıkaran gençler gibi davranamam diyordu. Şüphesiz ki haklıydı.
Peyami Safa'nın dergi çıkarma kararıyla fazlasıyla ilgilenen yakın dostu, hatta dostlukları büyük babaları ile başlamış sayılabilecek kadar ileri olan Prof. Kazım İsmail dergiyi sermaye bakımından desteklemek teklifinde bulundu....
Ertesi gün hemen küçükçe bir kat aramağa başladık. Babıali yokuşunda Derleme Müdürlüğünün yanındaki Selçuk apartmanında hayli geniş, iki odası ile bir mutfağı bulunan bir daire bulduk. Baskı, dizgi işlerini de yoluna koyduk.
Tabii genç arkadaşlar bu git gel işlerinde Peyami Safa'yı hemen hiç yormuyorduk. Dairenin biraz olsun döşenmiş hale gelmesi, ayrıca çalışmak için ertesi gün biri büyük, biri küçük -büyüğü şimdi Ötüken Yayınevinde- iki masa aldık. Üzeri kumaş kaplı bir meşin koltuk bunlara eklendi.
Böylece dairenin cadde üstündeki odası eşya bakımından çalışılabilir hale getirilmiş oluyordu. Bunlar yapıldıktan hemen sonra ilk sayının çıkarılması hazırlıkları başladı. Peyami Safa'nın eski arkadaşı ressam Elif Naci kapağı hazırlayacaktı.
Kapağın zemininin kırmızı olması kararlaştırılmıştı. Kapağın üst ve alt tarafında kalın iki beyaz band bulunacaktı. Dostları her gece telefonla dergi işini sorduklarından son gelişmeleri öğrenmişlerdi.
İdareye ilk gelen Prof. Kazım İsmail oldu. Dr. Recep Doksat, Osman Atilla ve diğer yakınları zaten oradaydılar. Peyami Safa metodlu çalışmayı sevdiğinden ilk sayının hazırlıkları hızla ilerliyordu. Hilmi Ziya Ülken, İ. Hami Danişmend ilk sayının yazılarını yazmağa başlamışlardı.
Derginin imtiyazı için gereken müracaat da bu sırada yapıldı. Sorumlu müdür işi için lüzumlu formalite daha sonra yerine getirilecekti. Yazı hazırlıkları, o sırada yokluğu duyulan ağır başlı fikir ve sanat dergisinin yerini, daha ilk sayıdan dolduracağı ümidini uyandırıyordu.
Bu ümit, Peyami Safa'ya rahatsızlıkları yüzünden her zaman rastlanmayan bir canlılık getirmişti. Bu da dostlarını sevindiriyordu. Gazetelerde yazamadığı incelemeleri kendi dergisinde yayınlamak imkanının belirmesinin de şüphesiz bu canlılıkta küçümsenmeyecek bir payı vardı."
Vecdi Bürün - Peyami Safa İle 25 Yıl
"Vecdi Bey vasıtasıyla olabilir, Peyami Safa ile tanıştım. Romanlarını hayli okumuştum. Dilini, üslubunu, yorumunu, gazete yazılarını beğeniyordum. Hele "Matmazel Noraliya'nın Koltuğu"ndan sonra hayranlık duyduğum bir romancıydı. Ona sonradan bir de "Yalnızız" eklendi.
Bana göre ikisi de bir daha yazılamazlardandır.
Hep "siz"li konuşan, çok terbiyeli bir adamdı. Aslında kavgacı mizaçlı, gençliğini, geçmişini düşündüğüm zaman devamlı polemikler, devamlı tartışmalar, devamlı yazı atışmaları içinde geçmiş bir ömrü taşıyordu ama kişisel ilişkilerde son derece zarif, kibar, hatırşinas, gönül alıcı bir adamdı. Ağızlıkla sigara içiyordu. Sonra beni bir gün gazeteye davet etti. Zaten her gün gittiğim bir yerdi Milliyet. Orada odasında konuştuk.
Türk Düşüncesi'ni çıkarmaya başlamıştı. Aylık bir fikir sanat dergisiydi. O derginin yazı işlerini üzerime almamı, sayfalarını çizmemi, belli bir yetki de vererek kabul etti. Çok sevinerek kabul ettim. Öyle bir ustaya yakın olmak heyecan vericiydi.
Epey sürmüştür bu dostluk ve ilişki. Sonra evine çağırdı beni, bir akşam davetli gittim. Topağacı'nda oturuyordu. Karısıyla tanıştım, Nebahat Safa'yla. Nebahat hanım felçliydi. Hatırladığım kadarıyla konuşması düzgündü. Yemek yedik, içki içtik, sohbet ettik.
Vecdi Bürün, çok yakındı Peyami Bey'e. Her gün mutlaka Milliyet'e, Peyami Bey'e uğrar, sonra beraber çıkarlardı. Epey gittim Nişantaşı'ndaki apartmana, hevesle gittim. Peyami Bey'le süren ilişkim içinde hiçbir kırgınlık yaşamadığımı hasretle hatırlıyorum.
Bana maaş veriyordu, ne kadar zorlanırdım ondan o parayı alırken. O çok tabii karşılardı. Milliyet'teki odasında, masasının en alt çekmecesi, sağına düşerdi onun. En alt çekmecesini açar, orada gidişimden önce hazırladığı zarfı, teşekkür ederek bana verirdi.
Oğlu Merve, yedek subaylık yaptığı bir doğu ilinde ölmüştü. 1960 askeri harekatından sonraydı. Şişli Camii'nde yağmurlu bir gündeydik. Yağmur altında, gözlük camları yağmur içinde, gözleri yaş içinde başında fötr şapka.
Biraz ilerde oğlu Merve'nin Türk bayrağına sarılmış tabutu. Ve yedek subay arkadaşları, nöbetteler. Peyami Bey beni ne kadar gördü, ne kadar tanıdı, ne kadar anladı bilemiyorum. Sarılmıştım ona. Gözümün önündedir. Safa Önal - Ne Kadar Gamlı Bu Akşam Vakti Söyleşi: Yasemin Arpa
"Yıllarca odasını toplamamış, dağınık ve derbeder bir adamın eşyasına bir anda çeki düzen vermek istediği zaman uğradığı şaşkınlık içinde her meseleyi ucundan, kenarından, ötesinden, berisinden çabucak, telaşla, sinirli parmaklarla karıştırıyoruz."
Peyami Safa (1899 - 15.06.1961