@mayrukcouture@MimAydinApaydin Bor’u geçtik demirkazık tüm heybeti ile bekliyor barbi
Demirkazık ardı Çukurova bizi boğar bu sıcakta
Geçilen fark edilmeden gelinen yer boğulsunlar olmamalı ✌️
@evangelistameus Kestane gürgen palamut
Altı yaprak, üstü bulut
Gel sen burada derdi unut
Orman ne güzel, ne güzel
Acar iş adamları olmasa siyaset aç kalır
Baltalar elimizde uzun ip belimiz de biz gireriz ormana bakan bizim yanımız da
Son elli yıl orman rant açmazında daha Acarkent ne ki ?
"Oğlum cayır cayır yanarken yağmayan yağmura, onu söndüremeyen ilahi gücedir isyanım."
Eylül 1981'de oğlu Behzat Firik diri diri yakılarak katledildikten sonra bir daha hiç konuşmayan, hiç gülmeyen; sessizliğiyle zalimlere meydan okuyan FirikDede’yi vefatının yıl dönümünde saygıyla anıyorum.
Zulme karşı sessiz bir çığlıktı onun ömrü. Ruhun şad olsun. 🕊️
#BehzatFirik
#12Eylül
#Unutmadık
@keciboynuzu Anadolu da Sarıkız kendileri ,yok askerde ayak bacak yemiş zıpladığında adamın yüzüne yapışırmış 😄
Benim bahçe de bir sürü gördüm ben daha korkunç olduğumdan kaçıyor garibim 😉
Güneşin kavurduğu Akdeniz yamaçlarında, taşların arasına kök salmış heybetli bir ağaç görürseniz, ilk bakışta onu kayın sanabilirsiniz. Pürüzsüz, kül grisi kabuğu ve zarif gövdesi bu yanılgıyı kolaylaştırır. Oysa karşımızdaki, bilimsel adı Celtis australis olan; Anadolu’da adi çitlembik ya da dağdağan diye bilinen, sessiz ama son derece dayanıklı bir ağaçtır.
Onu özel kılan şey yalnızca görünüşü değil, zorlu koşullara uyum gücüdür. Kuraklığa, taşlı topraklara, rüzgâra ve şehir havasına karşı gösterdiği dirençle, bulunduğu yere adeta kökleriyle tutunur.
Bahar geldiğinde dallarında koyu yeşil, kenarları dişli ve dokununca hafif pürüzlü yapraklar belirir. Gösterişsiz yeşilimsi çiçekleri dikkat çekmez; fakat yaz ilerledikçe uzun sapların ucunda küçük meyveler oluşur. Önce yeşil görünen bu meyveler zamanla sarımsı turuncuya, ardından olgunlaştığında koyu mor ile siyah arasında derin bir renge bürünür.
Bu küçük meyveler, doğadaki pek çok canlı için değerli bir besin kaynağıdır. Kuşlar onları severek tüketir; böylece ağacın tohumları farklı yerlere taşınır. İnsanlar da yöreden yöreye değişen geleneklerle meyvesini taze tüketir ya da mutfakta değerlendirir.
Çitlembiğin sağlam ve esnek odunu da geçmişte pek çok işte kullanılmıştır. Bastonlardan tarım aletlerinin saplarına kadar uzanan bu kullanım, ağacın insan hayatındaki sessiz yerini gösterir. Bir yol kenarında ya da eski bir köyün taş duvarları yanında rastladığımızda, çoğu zaman fark etmeden geçeriz. Oysa her dalı, sıcakla ve susuzlukla mücadele ederek büyümüş uzun bir yaşamın izlerini taşır. Yüzyıllarca yaşayabilen çitlembik, gölgesi, meyvesi ve dayanıklılığıyla doğanın sabrını anlatan kadim bir Anadolu ağacıdır.
Deniz Göktaş hakkında başlatılan hukuki süreçlerle ilgili olarak "bu lafların sonucu belli" kabullenişinde olanlardan tutun "reklam bedelini göze almış" diyenine kadar her türlü tepki var, ama "ifade özgürlüğü ne oldu" diyen yok. Espriye yer bırakmayan toplumlar tel tel dökülür.
3 Haziran 1966:
Eski Akçaabat Yargıcı Ali Faik Cihan, 1965’de yayınlanıp toplatılan "Sosyalist Türkiye" kitabından dolayı “komünizm propagandası yapmak”tan 7 yıl 6 ay hapis ve 5 yıl Yozgat'ta "zorunlu ikamet"cezasına çarptırıldı.
Cihan, dava açıldığında görevden uzaklaştırılmıştı
@SerdarTalu 1980 üzerimizden silindir gibi geçti her çıkış aradığında , kalitesiz siyaset çizilmiş rotada yürümeyi kendine bir yenilik sayıyor
Oysa halkın yolu tek bunu da anlatmak zor dost zor 😞
BABAMA...
“14 yaşında düştüm yola, gurbete, köyde anne yok, baba yok ne yapacaktım? Köyden Zara'ya yürüdük" der, anlatırdı babam.
"Kulaksız Çöpçüler Koğuşu’nun orada 20 kişi bir evde kalırdık. Gündüzcüler kalkar, gececiler yatardı ama yataklar hiç boş kalmazdı. Araba falan nerede, koşarak giderdik işe… Sonra, Maksim'de bulaşıkçılık yaptım, taksicilik yaptım, sonra askere gittim" derdi.
Askerlik anıları hem babam için hem Türkiye siyasi tarihi için bir tanıklıktı. Şöyle anlatırdı: “Deniz'i, Yusuf'u, Hüseyin'i idam eden mahkeme hakiminin şoförüydüm. Komutanı bırakır kapı arasından dinlerdim duruşmaları. Gelir giderken Deniz'i izlerdim. Koç yiğitti, boylu posluydu, aslan gibiydi. Annesiyle babası gelir tel örgülerin orada otururdu, izler üzülürdüm. Bir gün yanlarına gittim gizlice, ellerini öptüm, ‘Ben hakimin şoförüyüm’ dedim. Ana, 'Hakim ne diyor evladım bizim çocuklar için?' diye sordu. Ben de, ‘Bir şey der mi bana anacığım’ dedim ve boynum bükük ayrıldım yanlarından’ der, titreyen sesiyle anlatırdı o günleri.
Askerden gelip, Beyoğlu Belediyesi'nde şoför olarak işe girmiş babam. Çöp kamyonu kullanır, sokak sokak gezermiş Beyoğlu'nda. Her gün gittiği sokaklardan birinde çöpünü aldıkları evlerden birinde bir kız görmüş, sevmiş ve böyle evlenmişler annemle...
Üç kardeştik, çocuktuk, babamız evde olmazdı çoğunlukla, sabah 5'te kalkar belediye işine gider, öğleden sonra 3’te taksiye çıkar, gece 12’de eve gelir yatardı. Yatmadan teybe bir kaset koyar; ya Papur, ya Aşık Gülabi dinler, öyle yatardı. Belki de tek keyfiydi o.
Sadece Pazar günleri görürdük babamı. Öyle yoğun çalıştı yıllarca, ekmek aslanın ağzında derdi.
Ablam, abim, ben okuyalım diye her fedakarlığı yapardı, yemez yedirir, giymez giydirir derler ya, o fedakarlıkla, 'Yeter ki okusun çocuklar' derdi. Belki de yaşamadığı çocukluğunu, görmediği mevkileri, çalışarak geçen gençliğinin, yitip giden yıllarının, ezilmişliğinin bedeli olarak çocukları, bizler, güzel yerlerde olalım, okuyalım istiyordu.
Babam; artık büyüdük, evlendik, gelinlerin, damadın oldu, 7 torunun oldu.
Oğlun, o çöp kamyonunun direksiyonunda ter döktüğün, sokaklarını arşınladığın, Beyoğlu'na başkan oldu sayende. Her işçiye baktığımda sen aklıma geldin, seni gördüm gözlerinde, evlidirler, evlerinde onlar da evlat sahibidirler, belki de geleceğin başkanlarını yetiştiriyorlar diye düşünür, sana duyduğum saygıyı, sevgiyi gösterirdim tüm işçi kardeşlerime.
Senden öğrendim ben, “Emek en yüce değerdir” demeyi.
Başkan oldum, çok çalıştım baba, şimdi yolum düştü mahpusa. Cezaevine girdiğimde dimdik ayaktaydın, arabanı kullanır, Örnektepe’ye kahveye giderdin. Ama ilk açık görüşümde tekerlekli sandalyeyle getirdiler ya seni, o an dünya başıma yıkıldı. Sen bizim dağımızdın, kaç yaşında olursak olalım, mevkimiz ne olursa olsun gölgene sığındığımız çınardın.
O an sen beni mahpus, ben seni hasta görünce ağladık, sarıldık ya gitmiyor aklımdan. Erkekler ağlamaz derler, oysa bal gibi ağlarmış işte...
Bu Babalar Günü kapını çalamayacağım, elini öpüp sarılamayacağım ama biliyorum ki yol arkadaşlarım, dostlarım, eşim ve kızlarım çalacak kapını, onlarca İnan Güney öpecek elini.
Üzülme dayan babam, elbet bu günler geçecek ve ben kapını çalıp elini öpeceğim, gölgene sığınacak, sarılacağım ve mutluluk gözyaşları dökeceğiz.
O güne kadar, özgür günlerde kucaklaşana kadar kal sağlıcakla babam. Hani bir türkü dinlerdin ya hep; "Ben yanarım yavrum sana, yavrum yanar yavrusuna" derdi; biliyorum sen bana, ben yavrularıma yanarım hücrede.
Bu Babalar Günü sen evladından, ben evlatlarımdan ayrıyım baba…
Ne sana ne bana kutlu olmayacak ama kutlayacağımız, güleceğimiz, sarılacağımız daha nice Babalar Günü’ne olan inancım tam. Ellerinden öpüyorum, elbet bugünler geçer, zulüm son bulur, yeter ki sen sağlıklı ol, var ol babam.
Sağlıcakla kal… Oğlun İnan Güney Silivri Zindanı