Orhan Gencebay bi bağlama virtüözü ama yaptığı bu ufak etüt onun için çok kolay. Asıl melodi ve bir daha yapılamayacak olan çalışma İç Benim İçin şarkısının girişidir...
“Kızımız olacaktı” kayıtları İzel albümü için marşandiz stüdyolarında kayıt edildi
Akustik gitar, piyano ve yaylı sazlar tamam tahta ağaç enstrümanlardır ve bu enstrümanlarla akustik kayıt yapılabilir
İzel okumaları da bizzat süpervizör olarak tarafımdan yapıldı, bu ses kayıtlarında da herhangi bir ses düzeltici kullanılmadı
İzel yüksek kalibreli bir solisttir
Üst düzey okur
Marşandiz stüdyolarında bulunan kuyruklu Piano çok özel kayıtlarda akort ettirilirdi ki bu kayıtta da öyle oldu
Yaylı kayıtlarını İstanbul devlet senfoni orkestrasından bir grup çaldı ve kayıt edildi
Şarkıdaki elektrik gitar kayıtları ise Gür Akad’a aittir
Şarkının söz müzik ve düzenlemesini ben yaptım
Sorunuz bilinçsiz ve önemli yanlışlarla dolu olduğu için bizzat ben ve detaylı olarak cevapladım
Sorunuza dönecek olursak
Elektronik enstrüman ( Korg ) aranje yapamaz ❗️
Aranjede kendine ayrılan bölümde icraya katkı verir, aranjeyi de eser üreticisi yapar
Benim şarkımda ise elektronik enstrüman hiç kullanılmadı
Bir de not iyi bir müzisyen bir şarkıyı dinlediğinde onun akustik kayıt mı elektronik kayıt mı ya da yapay zeka mı olduğunu çok kolay anlar
Siz hiç anlamadan bir soru sormuşsunuz
Bu da şu anda ülkenin genel haline çok uygundur
Hiç bir şeyden hiç bir şey anlamayanlar her şeyi kolaylıkla sorabilme yorumlayabilme ve hüküm verme hakkına sahipler ve bunun özgürlük demokrasi ya da hak olduğu zannı var
Dramatik yani ❗️
Aslında trajik ama ben şimdi trajedi ile dramatik farkını, akustik ile elektronik kaydı ayırt edemeyen birine açıklayarak hem kendi zamanımı boşa harcamayayım, hem de zaten çok yorgun olan zihinleri bu husus ile yormayayım
Saygılarımla
Çelik Erişçi
Müzisyen
Sevgili Mauro,
Bugün ayrılıktan değil, mirastan söz ediyoruz.
Artık Galatasaray formasını giymiyor olman, kalbimizdeki yerini değiştirmeyecek. Çünkü sen, 7’den 70’e her Galatasaraylının gönlünde taht kurdun.
Attığın goller, yaşadığın gol krallıkları, kırdığın rekorlar ve kaldırdığın kupalar bir yana; Galatasaray tutkusunu yaşadın ve milyonlara yaşattın.
Sen artık yalnızca kulüp tarihine adını altın harflerle yazdıran değil, Galatasaray’ın unutulmaz efsaneleri arasında sonsuza dek yaşayacak bir değersin.
Bir nesli Galatasaraylı yapan sevgili kaptan, bugün çocuklar “Galatasaraylıyım.” demekten gurur duyuyorsa bunda senin de büyük payın var.
Tüm Galatasaraylılar biliyor…
Böyle bir aşk unutulmaz.
FUTBOL FEDERASYONU BAŞKANLIĞINA ADAYIM
TFF’nin 2025-26 bütçesi 8 milyar 525 milyon lira; yani yaklaşık 180 milyon dolar. Kurumda 400’ün üzerinde personel görev yapıyor. Süper Lig, yayın gelirinde Avrupa’nın beşinci, futbolcu varlığı bakımından altıncı büyük turnuvası konumunda. Böylesi dev bir ekonomiye rağmen, ne bu büyüklüğe yakışan sürdürülebilir sportif başarı var ortada, ne de Türk futbolunu geleceğe taşıyacak tutarlı bir vizyon.
Ben bu tabloyu değiştirmek için TFF başkanlığına adayım. Bilimi ve inovasyonu merkeze alan bir anlayışla Türk futbolunu 3 yılda hak etiği yere taşıyacağıma inanıyorum.
2024’te de açıkça yazmıştım, TFF başkanlığına adayım. Daha doğrusu “TFF başkanlığına aday adayıyım”. Bugün TFF başkanlığına aday olmanız için önce 5 kulübün onayını, kongre günü adaylığınızın kesinleşmesi için 64 delegenin imzasını toplamanız gerekiyor. Zaten toplam 320 delege var. Bunların 126 tanesi Süper Lig, 38 tanesi 1.Lig kulübü yöneticileri. Takdir edersiniz ki delege sayısı bu kadar az olunca, siyasi angajmanı bulunmayan benim gibi Atatürkçü sade bir vatandaşın 64 imza toplayıp aday olması mümkün değil.
Eğer bir gün yetki bende olursa değiştireceğim ilk şey şu: TFF kongresindeki delege sayısını 10 bine çıkaracağım. Eski-yeni tüm milli futbolcuları, Süper Lig’de görev yapmış tüm teknik adamları, hakemleri, futbol ailesinin her kategorisinden belli sayıda temsilciyi, gazeteciyi, doktoru, gözlemciyi (elbette uygun oranda) delege yapacağım. Yeni bir TFF seçim modeli yaratacağım. Şu anda Türk futbolunun patronunu seçen 320 delegenin sadece 5’i futbolcu, 4’ü teknik direktör, 4’ü hakem! Geri kalan 300 küsuru inşaatçı, ayakkabıcı, ihaleci, şucu-bucu! Bir teknik direktörseniz, TFF delegesi olmanız için A milli takımı çalıştırmanız gerekiyor şu anda. Hakemseniz Şampiyonlar Ligi’nde maç yönetmiş olmanız gerekiyor. Ama bir ikinci lig kulübü başkanıysanız delegesiniz otomatikman. Futbolun kaderini sahanın içindekilerin, sporcuların, antrenörlerin, hakemlerin belirlememesi tuhaf değil mi sizce de?
TFF Başkanı olduğumda değiştireceğim onlarca şey var aslında. Ancak en hayati gördüğüm 10 tane başlığı paylaşıyorum izninizle.
@yektakopan Görme engelli bir birey olarak dinlemiş olduğumuz seslerin kulağımızda yer edinme meselesi o kadar doğru ki... Çoğu diziyi sonraki sezonda başka bir ses konuştuğundan bırakmışlığım var. Aslında yeni sese saygısızlık değil benim ki. İlk sesin bende yarattığı karakter.
Seslendirme yapmayı özlüyorum. Neden özlemeyeyim? Bu benim mesleğim. Beş yaşından beri gururla yaptığım işim. “Artık neden yapmıyorsunuz?” diye soranlar oluyor; sağ olsunlar.
Ama dostlar; artık sektörün geldiği yer insanın içini yoruyor.
Seslendirme; “üç günlük kurs aldım”, “çocukluktan beri ilgim vardı”, “boş zamanlarımda yapıyorum” denecek bir alan değil. Bu bir uzmanlık, bir oyunculuk disiplini, yılların emeği. Ben boş zamanımda diyetisyenlik yapmıyorsam, herkes de boş zamanında seslendirmeci olamaz.
Seslendirme, kanalların ekonomik sömürü alanı değildir.
Bugün yeni bir mesele öğrendim.
Bazı yayıncılar ve stüdyolar, eski uzun soluklu dizileri inanılmaz kısa sürede yeniden seslendirmek istiyormuş. Bunun için de aynı karakterleri birkaç sezonda bir farklı oyunculara konuşturarak “hızlı teslim” planlıyorlarmış. Büyük ihtimalle yıllar önce bizim konuştuğumuz işler bunlar.
Bu sadece meslek etiğine aykırı değil, seyirciye de hakarettir.
Bir karakter, seyircinin kulağında o sesle yaşar. Özellikle görme engelli izleyiciler için karakter neredeyse tamamen sestir. Eskiden bir ses değişikliği olduğunda bile sebebi açıklanır, seyirciye saygı gösterilirdi.
Şimdi ise tek kriter hız ve ucuzluk.
“Kısa sürede bitsin.”
“Yaza yetişsin.”
“Reklam gelsin.”
Sanatın, emeğin, rol devamlılığının önemi kalmasın isteniyor.
Neyse ki buna itiraz eden meslektaşlarımız, stüdyolar ve @oyuncusendika var. Ama gerçekten bir yerde durup şunu sormamız gerekiyor: Her şeyi hız uğruna değersizleştirmeye daha ne kadar devam edeceksiniz? Seyirci ne zaman tepki verecek?
Liverpool Fiziksel Dezavantajlı Taraftarlar Birliği: "Bu, Galatasaray'ın yeni inşa ettiği özel amaçlı tekerlekli sandalye platformudur. Eylül ayındaki son ziyaretimizde birkaç sorun yaşamıştık, ancak Galatasaray bu sorunları gidermek için çalışmakla kalmadı, beklentilerin de ötesine geçti. Erişilebilirliği geliştirme konusundaki olağanüstü işbirliği için Galatasaray, Liverpool ve UEFA’ya teşekkür ederiz."
Geçen sanayiye gittim, arabanın egzozu patlak, acayip ses çıkarıyor. Girdim rastgele bir dükkana. Usta lifte kaldırdı arabayı, altına girdi. Elinde kaynak makinesi, bir yandan tık tık vuruyor, bir yandan mırıldanıyor.
Dedim "Usta ne kadar sürer, susturucu mu değişecek?"
Adam maskeyi kaldırdı, suratı kapkara yağ içinde ama gözlerinde garip bir parıltı var. Dedi ki:
"Hocam bu bir susturucu problemi değil, bu bir frekans modülasyon hatası. Ben eskiden Viyana Filarmoni Orkestrası'nda ses mühendisiydim."
Dedim dalga mı geçiyorsun.
"Yok valla" dedi. "Yıllarca konçertolarda akustik denge ayarladım. Yaylılarla vurmalılar arasındaki desibeli optimize ettim. Sonra sıkıldım, egzozcu oldum. Mantık birebir aynı."
Nasıl aynı abi, biri sanat biri demir boru?
"Bak şimdi" dedi, elindeki boruyu göstererek. "Egzoz sistemi bir nefesli çalgıdır. Motor, diyafram gibi havayı basar. Manifolt, havanın ilk girdiği ağızlıktır. Katalitik konvertör, sesi filtreleyen bir 'low-pass filter'dır. Senin susturucunun içindeki elyaflar dağılmış, o yüzden ses 'distorte' oluyor, yani cızırtı yapıyor. Ben şimdi buraya bir kaynak atacağım ama rastgele değil. 440 Hertz, yani La notasına akort edeceğim ki rölantide çalışırken araba Mozart gibi mırıldansın."
Kafam yandı. Dedim "Abi sen niye bıraktın Viyana'yı gelip Maslak'ta egzoz kaynaklıyorsun?"
Güldü. "Abi orada hata yapınca şef bageti kafana atıyor, seyirci 'cık cık' yapıyor. Stres büyük. Burada hata yapınca en fazla araba biraz bağırıyor, müşteri de 'oh be araba ciğerli çalışıyor' deyip mutlu oluyor. Sanatın en saf hali sanayidedir. Kimse seni yargılamaz."
Sonra kaynağı yaptı, indirdi arabayı. "Çalıştır" dedi.
Bastım marşa. Yemin ediyorum araba çalışmadı, resmen arya söyledi. O kadar pürüzsüz bir ses.
Borcumuz ne dedim?
"Hocam normalde parça başı alıyoruz ama bu bir sanat eseri oldu. Telif hakkı dahil 2000 liranı alırım" dedi.
Verdim parayı çıktım. Işıklarda duruyorum, egzozdan çıkan sesle yandaki taksici ritim tutuyor.
Gerçekten hayat garip. Belki de en iyi besteciler şu an sanayide şahin modifiye ediyor, haberimiz yok.
Türkiye’nin cumhuriyet tarihinde gördüğü en efsane yıl bu.
Asgari ücret 850 TL ama alım gücü aşırı yüksekti. Kadıköy’de 1.5 TL ile tavuk döner alıp karnını doyurabiliyordun.
Şu anki asgari ücretten hesaplarsak tavuk dönerin 38 tl olduğunu düşünün.
O dönemi yaşayanlar bilir; 2011’de cebinde 5 TL paran varsa kraldın. Hatta 3-4 arkadaş ortaya 5’er 10’ar tl koyup Kadıköy’e inerseniz akşama kadar takılabilirdiniz.
Audi A3 55.000 TL falandı, öğretmenler biniyordu, hatırlıyorum.
Şimdi 3.000.000 TL’ye satılıyor, öğretmeni bırak doktor bile alamıyor.
Memurlar dünyayı geziyordu, sürekli Facebook’ta onların gezi postlarını görmekten yoruluyorduk.
Biz lise öğrencisiydik ama üniversite okuyanlar burslarıyla interrail yapıyordu, Avrupa’da fink atıyordu.
Demem o ki içinden geçtiler ülkenin azizim, Türkiye için daha parlak bi gelecek mümkündü, olmadı.
Ali Koç: "Biz atılım dönemine geçtik, adımlarını attık. Sizler için anladığım kadarıyla mali bağımsızlığın bir kıymeti yok ama adım adım buna ulaştık."
Kerem Aktürkoğlu: "Tek hedefim, şerefli Fenerbahçe camiasının bana gösterdiği bu değere karşılığı sahada vermek.
Sahada performansımla konuşmak istiyorum."