MADURO'YA KURULAN TUZAK, 15 TEMMUZ GECESİ ERDOĞAN İÇİN DENENDİ
Dünyada hiçbir büyük güç, hedef aldığı lideri doğrudan tankla, topla devirmeyi tercih etmez; asıl tercih edilen yöntem, onu meşruiyetsizleştirerek bir dosyaya dönüştürmektir. Venezuela'da Maduro'ya yapılan tam olarak buydu. "Uyuşturucu, kara para, uluslararası suç" başlıkları altında oluşturulan bir algı, ardından yakalama ve ABD'de yargılama senaryoları… Başarılı olup olmaması ayrı bir mesele; önemli olan niyetin açık olmasıydı. Aynı modelin, 15 Temmuz 2016 gecesi Türkiye'de Erdoğan için denendiğini görmezden gelmek ise artık saflık değil, bilinçli körlüktür.
15 Temmuz'u sadece "iç darbe" diye okumak, fotoğrafın yalnızca görünen kısmına bakmaktır. Oysa perde arkasında çok daha büyük bir planın izleri vardır. Bu planın altyapısı yıllar öncesinden hazırlandı. ABD'de açılan Rıza Zarrab davası, İran ambargosunun delinmesi iddiaları ve Türkiye'nin hedef tahtasına oturtulması, klasik bir yolsuzluk dosyası değil; siyasi liderliğe uzanan bir hukuki aparattı. İddianamelerde Erdoğan'ın adı doğrudan yazılmadı ama oklar sürekli yukarıyı gösterdi. "Yüksek düzey onay, devlet koruması, siyasi irade" gibi ifadeler, ileride kimin hedef alınacağını anlatıyordu.
Bir lideri devirmek için önce suç isnadı gerekir. Suç isnadı için dosya gerekir. Dosya için ise uygun zaman ve kaos… 15 Temmuz tam da bu kaosu üretmek üzere sahneye kondu. O gece Erdoğan'ın Dalaman'da kaldığı otelin basılması, saniyelerle kurtulması, koruma zincirinin delik deşik olması tesadüf değildi. Eğer Erdoğan ele geçirilebilseydi, gazeteler, "uluslararası suçtan yakalanan siyasetçi" manşetleri atacaktı.
İşte burada Maduro benzetmesi anlam kazanıyor. ABD, Maduro'yu meşru bir devlet başkanı olarak değil, "uluslararası suçlu" olarak tanımlamaya çalıştı. Aynı yöntem Erdoğan için de masadaydı. İran ambargosunu delme, kara para aklama, yaptırımları ihlal etme… Zarrab dosyası bunun hukuki altyapısıydı. Geriye sadece Erdoğan'ı ABD yargısının fiziksel erişimine sokmak kalıyordu. Darbe, bu erişimin aracıydı.
Bu tabloyu tamamlayan en kritik detay ise Erdoğan'ın en yakın çevresinde yaşananlardır. Dört kuvvet komutanlığına bağlı yaverlerin FETÖ'nün mahrem yapısı içinde yer alması, dönemin Başbakanlık ofisinde bulunan dinleme cihazları, günlük rutinlerin adım adım izlenmesi… Bunlar klasik bir askeri darbenin değil, istihbarat destekli hedef operasyonunun işaretleridir. Maduro'nun çevresine yerleştirilen, onu izleyen, hareketlerini raporlayan CIA bağlantılı unsurlardan farkı yoktur.
Şu soruyu sormak zorundayız, "Eğer amaç sadece hükümeti devirmek olsaydı, Erdoğan neden öldürülmedi? Neden yakalanmaya bu kadar yaklaşıldı?" Çünkü öldürmek bir lideri ortadan kaldırır, ama canlı ele geçirmek onu küresel bir davaya dönüştürür. ABD'nin tercih ettiği yol budur.
15 Temmuz gecesi başarısız olan şey sadece bir darbe değildir. Başarısız olan, Türkiye'yi liderinden koparıp bir uluslararası mahkeme sürecine sürükleme planıdır. Erdoğan o gece sadece iktidarını değil, ülkenin egemenlik çizgisini savundu. O yüzden 15 Temmuz, basit bir askeri kalkışma değil; Maduro'ya kurulan tuzağın Türkiye versiyonudur.
Bugün hala 15 Temmuz'u yalnızca "iç darbe" diye anlatanlar ya bu büyük resmi görmek istemiyor ya da görülmesini istemiyor. Çünkü gerçek şudur... O gece Erdoğan devrilmek için değil, alınmak için hedeflendi. Dosya hazırdı, senaryo yazılmıştı, sahne kurulmuştu. Plan tutmadı.
Ve belki de ABD'nin asıl yenilgisi, Erdoğan'ı devirememek değil; onu bir sanık haline getirememiş olmasıdır.
SAVCILIK OPERASYON YAPMAZ, SUÇ SORUŞTURUR
Türkiye’de son yıllarda kasıtlı biçimde dolaşıma sokulan en büyük çarpıtmalardan biri şudur:
Savcılıkların “siyasal operasyon yaptığı” iddiası.
Bu iddia hem hukuken yanlıştır hem de bilinçli bir algı üretimidir.
Savcılık, anayasal bir organdır. Görevi nettir: suç şüphesi varsa soruşturma yapmak. Savcılık ne bir siyasal partiye karşı hareket eder, ne bir parti içindeki bir grubu hedef alır, ne de adına “operasyon” denilecek siyasi hamleler yapar. Daha açık söyleyelim: Savcılık operasyon yapmaz. Savcılık sadece suç soruşturması yapar.
Bir soruşturmanın kime, nereye, hangi noktaya uzanacağını da savcının keyfi değil, dosyaya giren deliller belirler. İsimler, makamlar, ünvanlar savcılık açısından tali unsurlardır. Esas olan suç şüphesidir, delildir, maddi vakıadır.
Bu noktada özellikle altını çizmek gerekir:
Savcılık soruşturmasını “şu partiye karşı”, “bu yapıyı tasfiye etmek için” diye tanımlamak, yargıyı siyasallaştırmak değil; yargıyı itibarsızlaştırma çabasıdır.
İkinci önemli husus şudur:
İBB yolsuzluğu iddiaları gibi, büyük belediyeleri, ünlü isimleri, sanatçıları ya da üst düzey bürokratları ilgilendiren soruşturmalar bireysel cesaretle yürütülecek işler değildir. Bu tür soruşturmalarda savcılığın arkasında mutlaka devlet gücü ve yürütme desteği bulunur. Aksi hâlde soruşturma daha başında kilitlenir.
Bu, savcılığın iktidardan talimat aldığı anlamına gelmez. Bu, devletin kendi hukuk düzenini işletmesi anlamına gelir. Emniyetin çalışması, MASAK raporları, teknik takipler, bilirkişi incelemeleri, uluslararası yazışmalar… Bunların hiçbiri devlet iradesi olmadan yürütülemez.
Dolayısıyla “Hükümetin haberi yokken savcılık iktidara ya da bir siyasi yapıya operasyon çekti” demek, hukuk bilmemek değil; bilinçli şekilde komplo üretmektir. Bu iddia akla da, hukuka da aykırıdır.
Asıl yapılmak istenen şudur:
Suç iddialarını konuşmak yerine, soruşturmayı siyasallaştırmak.
Delilleri tartışmak yerine, savcıyı hedef almak.
Hukuku savunmak yerine, yargıyı töhmet altında bırakmak.
Oysa hukuk devleti şunu gerektirir:
Soruşturma varsa, sonuna kadar yürür.
Delil varsa, hesabı sorulur.
Suç yoksa, zaten beraat vardır.
Savcılığı “operasyon aygıtı” gibi göstermek, suçluyu aklamaz; devleti çökertir. Bu dili kullananlar farkında olsun ya da olmasın, hukuk devletine değil, hukuksuzluğa hizmet eder.
Son söz nettir:
Savcılık siyaset yapmaz.
Savcılık operasyon yapmaz.
Savcılık sadece ve sadece suç soruşturur.
Gerisi algıdır, gürültüdür, kaçıştır.
Mehmet Demir
Tercüme:
➖"TÜRKİYE, BİR KASABAYI TAMAMEN SU ALTINDA BIRAKACAK KADAR DEVASA BİR BARAJ İNŞA ETTİ
Türkiye’deki mühendisler, adeta bir mega baraj gövde gösterisi yaptı; gökyüzüne uzanan beton bloklar üst üste yerleştirildi ve bu süreçte bazı köyler haritadan silindi.
Yusufeli Barajı, 275 metre (yaklaşık 900 feet) yüksekliğiyle bugün dünyanın en yüksek barajlarından biri konumunda. Dağların arasındaki bir nehrin üzerinde, beton bir dev gibi yükseliyor.
Parça parça inşa edilen baraj için 6 milyon metreküp beton, aşırı güçlü vinçler ve neredeyse on yıllık bir çalışma gerekti.
Bugün baraj, 2,2 milyar metreküp su tutuyor ve yılda yaklaşık 2 milyar kilovat-saat elektrik üretiyor.
Kaynak: Viral Maniacs" 👇
İlginç bir vaka ve bakış açısı...
Dünyanın istisnasız her ülkesinde istisnasız her sistem zaten özel şirketler tarafından üretilir ve kullanıma sunulur...
Mesela ABD örneği vermişsiniz Serkan Bey, ancak uzun bir süre tüm Amerikalıların övündüğü NASA çalışmaları NASA fabrikalarında mı üretildi zannediyorsunuz...
Mesela siz hiç Mega Metal veya INVAMED diye firmalar duydunuz mu?
Bunlar NASA tedaeikçisi olan Türk firmalardan sadece ikisidir, peki bu durumda ABD vergileri Türk firmalarına peşkeş mi çekilmiş oluyor...
Ya da Aerojet Rocketdyne devlet malı mı zannediyorsunuz, veya Axiom Space veya Bechtel ya da Blue Origin, Boeing, Amentum, Jacobs, Lockheed Martin, Maxar Space Systems diye uzayıp giden koca bir listeyi...
Şimdi her uzay Misyonu Amerika'nın başarısı olarak mı görülüyor yoksa Betchel firması mı kutlanıyor...
Devam edelim Gökdoğan füzesinden örnek vermişsiniz mesela o füzeyi kim üretiyor zannediyorsunuz TÜBİTAK fabrikaları falan mı...
Eğer öyle sanıyorsanız yanılıyorsunuz yine Özel sektör bu devletin Her kademede ana tedarikçisi pozisyonundadır...
Hatta Bırakın bu kadar karmaşık sistemleri mühimmat üretiminde bile MKE kaç tedarikçi firmayla çalışıyor biliyor musunuz mesela mpt-76'ları MKE Tek başına mı oturup yapıyor zannediyorsunuz...
Hayır Tam aksine büyük çaplı mühimmat üretimini ile özel sektör yapıp MKE'ye teslim ediyor...
Veya Amerika'nın gururu olan savaş uçakları Amerikalıların vergileriyle Özel sektör tarafından yapılmıyor mu sanıyorsunuz Eğer öyle zannediyorsanız size bir bilgi vereyim sadece ar-ge aşaması için bile şu an gördüğünüz en nitelikli uçak olarak kabul gören f-22 Raptor ar-ge aşamasında yf-22 ve yf-23 konseptiyle iki farklı Özel sektör şirketi tarafından yapıldı...
Bakın ar-ge maliyetleri bile bizzat Amerikan hükümeti tarafından karşılandı şimdi bu durumda Amerikan vatandaşlarının vergileri özel sektöre peşkeş çekildi diye bir yazı gördünüz mü ömrünüzde yoksa halen Amerika'nın gururu diye savaş uçaklarının Savaş helikopterlerinin ve daha birçok cihazın Hollywood dahil kahramanlık destanlarına konu edildiğini mi gördünüz...
Dönüp baktığınızda aynısı Rusya için de geçerli...
Putin'in her gösteride Rusya'nın gururu diye uçurduğu uçaklar gerçekte Yakolev ve Suhoy gibi firmalara ait...
Japonya keza aynı İngiltere aynı Fransa aynı Almanya aynı...
Bakın siz Bayraktar'a sadece Selçuk Bayraktar var diye karşısınız ama yapılan başarılı bir testin sonucunu bile bu yüzden kaldıramıyorsunuz üzgünüm aynı testler Amerika'da da aynı şekilde mühimmat kullanılarak yapılıyor Eğer uçaktan tavuk fırlatmayı düşünmüyorsanız...
Evet Özel sektörde birçok Firma bu işlerden para kazanıyor ve kendi tedarik Zincirlerini oluşturarak yüz binlerce insanın bu sektörlerden geçimini sağlamasını sağlıyor bu düzenin işleyişi bu ve bu sayede firmalar daha fazla Arge ve yatırım yapabiliyorlar. Bu da orta vadede Türkiye'ye çok daha fazla üretim olarak geri dönecek...
Kısacası Evet @BaykarTech@Selcuk ve @haluk insansız bir hava aracından ufuk ötesi bir hedef atışını başarıyla gerçekleştirmiştir ve bu kutlanması gereken bir başarıdır...
Aynı şekilde bu mühimmatlarda ve sistemlerde emeği geçen yüzlerce Türk firması da her türlü takdirin ötesindedir...
Cumhurbaşkanı Erdoğan:
▪️Şu anda orada çadırlar var. Herhalde bu insanların sürekli çadırlarda yaşayacak halleri yok.
▪️Arkadaşlarıma "Elimizdeki mevcut konteynerleri gerekirse biz bölgeye sevk edelim." dedim.
▪️Bu kış mevsiminde bu konteynırlarla onları çok daha farklı bir imkana kavuşturmuş olalım diye düşünüyoruz.
▪️AFAD'ımız bu konuda büyük bir yükü sırtlanmış olacak.
YAZMAK İNSANIN KENDİ HİKÂYESİYLE YÜZLEŞMESİDİR
Yazma uğraşısı denildiğinde ilk belirginleşen kelime “yüzleşme”dir. İnsan yazarak yaşananlarla, geçmişle ve gelecekle yüz yüze gelir. Yazmanın belki de en önemli fonksiyonu yüzleşmedir. İnsan öncelikle kendi hikâyesi ile yüzleşir. Çünkü hayat kusurludur, yaşanırken tam gerçeği yansıtamaz. Bu yüzden yazarlar onu yeniden kurar, yazarak hikâyesini kusurdan arındırmaya çalışır. Yazarak tamamlanacağını düşünür. Yaşanan acıyı tanımlamak, iyice görünür kılmak için yitik günlerin peşinde dolaşmaktır yazmak. Yazmak, yitirdiklerine dokunmak, anlamak için geriye doğru yürümektir. Kendisinin en uzağına düşen insan yazmaya başlar. Kendisine yaklaşmak için yazar. Yazmaya başladığında saydam bir varlığa dönüşür, zaaflarını, güçlü yanlarını apaçık görür.