Excellent analysis by @EldarMamedov4
of Pedro Sanchez's accidental, unexpected leadership and his vision of a new world order of equals being honest, constructive and respectful with each other. A ray of light coming out of a very dark Europe.
https://t.co/ZWd4DDyoqF
EMEKLİ BÜYÜKELÇİLERDEN MUHALİF MEDYAYA TEPKİ... Dışişleri Bakanlığı’nın diplomatik notalardaki klasik nezaket ifadelerinin iktidar muhalifi bazı medya organlarında aşağılayıcı bulunması emekli büyükelçilerin tepkisine yol açtı. Büyükelçi Hasan Gögüş: “Bildirmekten şeref duyar”, “Saygılarını yeniler” gibi nezaket ifadeleri kalıp olarak yüzyıllardır dünyanın her yerinde kullanılır ve yalvarmak anlamına gelmez…İş hariciyeyi eleştirmeye gelince, yandaşı muhalifi eline fırsat geçtiğini sandığında, vuruyor abalıya...” https://t.co/swNUazAXXM
Köylerdeki mülkiyet kördüğümünü bilmeden "yasaya uyun" diye höyküren yasa severlere bir çift sözümüz var.
Sizin o kutsadığınız mevzuat, Anadolu’nun gerçeğine çarpıp un ufak oluyor.
Buyurun, o masa başı cehaletinizle yüzleşin.
Mevzuat; "5 dekar olacak, yola cephen olacak, müstakil tapu olacak" diye dayatıyor. Bu şartları sağlamak bugün imkansız. Ne dede toprağını bekleyen köylüde var bu imkan, ne de şehirden kaçıp "ben de üreteceğim" diyen hevesli insanda.
Yasa severlerin anlamadığı en büyük engel: Hisseli Tapu.
Adamın 5 dekar fiilen işlediği, emek verdiği arazisi var ama tapuda ismi olan onlarca hissedar var. Bir tek kişi inat etse, 5 dekarın sahibi o toprağa bir kulübe yapamaz. Sizin yasa dediğiniz şey burada adaletsizliğin dik alasıdır.
Şehirden kaçıp tarım yapmak isteyen insanı "betoncu" diye yaftalamak en büyük haysiyetsizliktir. Bu insanlar beton yığınlarından kaçıp toprağa sığınıyor. Mevzuat onlara yasal bir yol bırakmadığı için kaçak damgası yiyorlar. Üretmek isteyeni suçlu ilan eden sistem, bizzat sorunun kaynağıdır.
3-5 dönüm yeri eken, biçen, koruyan üretici nerede kalacak
rezidansınızdan, klimalı odanızdan tarım güzellemesi yapmaya benzemez bu işler.
Barınma haktır, üretim ise zorunluluktur.
Milyarlık dev otellere, sahil yağmacılarına imar barışı gelirken gıkınız çıkmaz; ama tarlasında başını sokacak bir dam yapan üreticiyi linç edersiniz. Sizin derdiniz hukuk değil, kırsaldaki insanın yaşam hakkına duyduğunuz o hastalıklı şehirli kibridir.
Tarımı saksı çiçeği sanan bu cahil güruh bilmeli ki; üreticinin barınamadığı toprakta üretim ölür. Bizim ihtiyacımız olan şey sizin o körü körüne savunduğunuz kağıt parçaları değil; toprağı işleyeni ve toprağa döneni suçlu ilan etmeyen, gerçekçi bir Kırsal Mimari Devrimidir.
Hobi bahçeleri kırsala dönüşüm ilk adımıdır
Yan bir geliri olan bir emeklinin veya bir çalışanın mutlu huzurlu güvenle yaşayabileceği, kendi sebzesini yetiştirebileceği 3-5 tavuk besleyebileceği küçük ama iş görecek alanlardır. Zevzeklik yapmasın kimse
#TarımGerçeği #MülkiyetÇıkmazı #YasaSeverler #ÜreticiHakkı #KöyeDönüş #TarımMevzuatı
Bu yazı için teşekkür ederim. Meseleyi en iyi kavrayan metinlerden biri olmuş.
Çünkü sorun sadece “yasaya uyulsun” meselesi değil.
Asıl sorun, yanlış sorularla kurulmuş bir mevzuat düzeninin, köylünün, küçük üreticinin ve toprağa dönmek isteyen insanın hayatına tepeden bindirilmesidir.
Kağıt üstünde her şey çok temiz görünüyor:
5 dekar olacak, yola cephe olacak, müstakil tapu olacak, şu şart olacak, bu şart olacak…
Ama Anadolu’nun gerçeğinde tablo bambaşka.
Hisseli tapu, bölünmüş miras, fiilî kullanım, aile içi emek, köyün kendi tarihi, suya erişim, barınma ihtiyacı, küçük üretimin doğası… Bunları hiç bilmeden “yasaya uyun” diye bağırmak, adalet değil, masa başı kibir üretir.
En büyük körlük de burada başlıyor:
Hisseli tapu gerçeğini bilmeyen insan, kırsalı hiç bilmiyor demektir.
Adam yıllardır ekip biçtiği toprağın üstünde fiilen üretici, ama hukuken düğümlenmiş bir sistemin içinde nefes alamıyor. Sonra da aynı adama “niye mevzuata uymuyorsun?” deniyor.
Bu, çözüm değil; sorunun bizzat kendisi.
Şehirden kaçıp toprağa dönmek isteyen insanı “betoncu” diye yaftalamak da ayrı bir cehalet.
Bu insanlar AVM yapmak için gitmiyor.
Toprağa sığınıyor.
Kendi sebzesini yetiştirmek, birkaç ağaç dikmek, 3-5 tavuk beslemek, yarı bağımsız yaşamak istiyor.
Ama mevzuat ona meşru bir yol bırakmıyor.
Yol bırakmayıp sonra suçlu ilan etmek, hukukun değil, HEYAcı zorlamanın dilidir.
Burada asıl mesele şu:
Üreticinin barınamadığı toprakta üretim yaşayamaz.
Bu kadar basit.
Bir yanda milyarlık oteller, sahil yağmaları, büyük imtiyazlar, özel çözümler…
Öbür yanda başını sokacak küçük bir dam yapmak isteyen üreticiye linç kültürü.
İşte sorun tam burada.
Hukuk herkese eşit işlemiyorsa, ortada hukuk değil, güçlüye esneklik zayıfa zincir vardır.
Bir de şu çok önemli:
Hobi bahçesi meselesi sadece “zevk” meselesi değildir.
Çoğu zaman bu, kırsala dönüşün ilk eşiğidir.
Yan geliri olan bir emeklinin, bir memurun, bir çalışanın, bir ailenin;
küçük ama güvenli bir alanda nefes alabilmesi, birkaç şey üretebilmesi, toprağa temas edebilmesi demektir.
Bunu baştan şeytanlaştırmak, kırsalın yeniden canlanma ihtimalini de boğmaktır.
Benim itirazım tam burada:
Kağıt üstündeki soyut düzeni değil,
toprağı işleyeni esas alan gerçekçi bir kırsal mimariyi konuşmamız gerekiyor.
Çünkü ihtiyaç duyduğumuz şey,
köylüyü ve küçük üreticiyi suçlu ilan eden mevzuat fetişizmi değil;
toprağı işleyeni, barınanı, üreteni ve kooperatifleşeni koruyan yeni bir paradigmadır.
An Amphibious Landing in Iran and the Battle of Gallipoli
Any war against Iran risks repeating the classic mistake of Gallipoli: a superpower’s underestimation of a determined defense strongly favored by geography.
In 1915, the British Empire believed its superior fleet would be enough to force the Dardanelles and bring down the Ottoman Empire with relative ease.
Generals and politicians, including Winston Churchill, Ian Hamilton, and Lord Kitchener, viewed the Turks as a backward army of “doubtful value” that would flee at the first salvo from British battleships. Reality proved very different.
The geography of Gallipoli turned the attack into a nightmare. The Ottomans controlled the steep heights above the beaches. Once the Allies landed, they became trapped on narrow strips of sand, fully exposed to machine-gun and artillery fire from above.
Advancing or retreating safely was nearly impossible. This is exactly the same natural wall that Iran possesses today in the mountains that surround nearly its entire coast.
Any force attempting a landing in the Persian Gulf would immediately face steep elevations right behind the beaches, giving the defender total visibility and fire superiority.
Beyond geography, Iran possesses something the British also underestimated in the Turks: the ability to conduct a saturation defense.
While offensive and defensive munitions stocks are running low for the attackers, Iran is preparing a war of saturation. Thousands of drones of various types, missiles, and fast attack boats launched in swarms could quickly overwhelm and exhaust the coalition’s ability to provide cover for a landing in Iran.
Logistics represent another fatal bottleneck. In Gallipoli, the Allies could not sustain the flow of supplies under constant fire. In Iran, the challenge would be even greater: supply lines could not rely on American bases in the region, which have already been heavily damaged and under fire for 26 days.
They would instead depend on much more distant logistics, supported by an already weakened American industrial base. Meanwhile, Iran would be fighting at home, with underground factories, short supply lines, and the ability to open multiple fronts through Iraqi militias and the Houthis.
In parallel, the Strait of Hormuz functions as the modern equivalent of the Dardanelles. Iran dominates the area with sophisticated yet relatively cheap naval mines, anti-ship missiles, drones, and its own navy.
The loss of just one or two major ships, or landing vessels, would be enough for the entire operation to collapse, just as happened in 1915 when simple mines sank three British battleships in a single day.
The error of assessment is the same as it was a century ago. Just as the British believed the Turks “had no stomach for modern warfare,” today some assume that an intense technological bombardment would quickly cause the Iranian regime to collapse.
Statements like Netanyahu’s, “Iran is a paper tiger… A strong blow and the regime will fall”, dangerously echo the declarations of Churchill and Hamilton.
Both ignored the fact that a nation of tens of millions of people, fighting on its own territory with strong ideological motivation, does not easily surrender to technological superiority.
Gallipoli cost the Allies around 250,000 casualties, including tens of thousands killed, and ended in a humiliating withdrawal. It was a meat grinder that exposed the arrogance of a superpower when it collided with the reality of the terrain and the defender’s determination.
Any potential amphibious landing in Iran today carries the same risk of becoming a Persian Gallipoli: where excessive faith in technology runs into an insurmountable geography, a mass of missiles and drones, and the overwhelming advantage of those fighting on home soil.
Iran is the opening conflict of a multipolar world, a reality that America, Israel and probably the entire west still fail to recognize.
EU bureaucrats are truly an abominable breed. They walk around with their self-righteous selves, literally hiding behind daddy US's army without getting their hands dirty directly, and then barrage bombed countries with moralistic diatribes.
Vapur, şehrin en hesaplı lüksüdür. Bir vapurun cam kenarında, ince belli bardakta içilen çay; İstanbul’un en ucuz lüksü, en demokratik ayrıcalığıdır. Zengini, fakiri ayırmaz. Çay, aynı manzaraya bakılarak içilir.
İstanbul vapursuz, vapur çaysız kalmasın.
#vapurdaçayadokunma
@SoumisNonMerci@restitutorII Elbette, çeviriniz şöyle:
Fransızca:
Non, les sangliers causent de gros dégâts aux champs cultivés ; ils descendent même jusqu’aux faubourgs des petites villes. La chasse est autorisée entre août et février. Cela permet de réduire leur population.
Türk evinin, Türk şehirlerinin bir zamanlar ne kadar renkli olduğunu gösteren güzel bir seriye başlayalım. Bu seri bir kitap olsaydı; adı “Mehmet Tezel ile Türk Şehirlerinin Rengi” olabilirdi, çünkü fotoğrafları kendisinden rica ettim. Teşekkürler @mimarimiras
“She was known as Palestine. She forevermore will be known as Palestine.”
Benedict Cumberbatch recited this poem by iconic Palestinian poet Mahmoud Darwish.
Borç verdiği kişiden alacağını istemeye utanan,
Önünde yürüyen kadın takip edildiğini sanmasın diye hızlanıp onu geçen,
Kuşlar yem yerken, ürküp kaçmasınlar diye yolunu değiştiren,
Elindeki çöpü, çöp kutusu buluncaya denk elinde gezdiren,