Bu memlekette en çok neye öfkeleniyorum biliyor musunuz? Hasbelkader hoca, âlim, aydın, entelektüel, üstat sıfatı almış bir kamyon dallama sabahtan akşama kadar birbiriyle sidik yarıştırıyor da bir kez olsun sömürülen, soyulan, öldürülen, ezilen insanlardan, onlara, bize bu zulmü yaşatanlardan bahsetmiyor. Birini bile örtbas edilen bir cinayete, bir işçi eylemine, bir hukuksuzluğa ses verirken, tepki koyarken görmüyorum. Varsa yoksa mala davara faydası olmayan, güya bilgiye, doğruya, hakikate götüren katlanılmaz, faydasız, gereksiz gürültüler, kavgalar silsilesi... Bu alkışçısı bol egoist sürüsünden kimse üç kuruş için perişanlık çekenlere, oturacak bir sandalye bile verilmeyenlere bakmıyor. Gazetelerde köşeleri, televizyonlarda koltukları, Youtube’da kanalları var ama işleri güçleri caka satmak, paye kovalamak, suyu bulandırmak. Bir namus kırıntısı, bir vicdan gölgesi, bir onur kavgası ara ki bulasın.
Bazı insan doğuştan gözlemci gibidir. Girdiği ortamdaki değişimi, karşısındakinin mimiklerini, duygularını, niyetini ek bir çaba harcamadan kendiliğinden okur. Böyle insanın odağı, kendinden başkasına kaymış olabilir. Olağanüstü yetenek gibi görünen durum hemen daima kişinin Sherlock Holmes, empat falan olmasından kaynaklanmaz. Kişinin odağı; evlatlık verilme, anne baba arası tartışmalarda ara buluculuk yapma, ebeveyn/ kardeş kaybı, ebeveynlerden birinin hastalanması, depresyona girmesi, ebeveynde kişilik bozukluğu olması gibi koşullarda tıpkı ormanda hayatta kalmaya adapte olur gibi kendinden dış dünyaya, başkasının duygu ve niyetlerine kayabilir. Bunlar travmatik olaylar olmak zorunda değildir. Travmatik olmayan biçimde, çocuk başkasının duygusu üzerinden kendilik değerini, kendi duygularını düzenlemiştir. Kişilerle konuştukça pek çoğu odağın ne zamandan sonra, neyi güvence altına almak için kaydığını da farkeder. Hedef dayak yememek veya annenin gülmesi kadar net tarif edilebilir çoğu zaman. Genelde anlık bir adaptasyonu aşıp, dünyayla ilişkimizde yerleşik bir konuma dönüşmüştür.
Sonuçta iş yerine girdiği anda bardağın yerinin değiştiğini farkeden biri olmanın avantajları vardır ama bu tür özelliklerin kişinin hayatına kattıkları genelde fazlasıyla abartılır. Kaybettirdikleri ise görmezden gelinir. Zaten kişinin çelişkili görünen bir biçimde bakmadığı, neredeyse körleştiği alanlar olur.
Bu süper dikkat gibi tarif edilen, son dönem empatsın diye bir da ara gaz verilen durum, kendine yabancılaşmayla birlikte yaşanıyorsa ki genellikle durum budur, kişinin şimdi dönüp kendine bakmasını gerektirir.
Dem Parti’ye 10 yıl boyunca olağanüstü baskı yapıldı. Belediyelerine kayyum atandı. Binlerce üyesi, milletvekilleri, belediye başkanları tutuklandı ve hala tutsaklar. Buna rağmen neredeyse kimse “korkup” AKP’ye geçmedi.
CHP siyaseti en başta kendini sorgulamalı.
yurtdışında Türkler;
piknik,
29 Ekim rakılı yemek,
90'lar pop partisi.
ODTÜ grupları hariç doğru düzgün bir etkinlik yapan yok. hepsi goy goy yapıp kimin kariyeri daha iyi diye sidik yarıştırma derdinde. sen nasıl geldin, hangi vizeyle geldin, aa ben skilled workerla geldim koymuşum vs vs. he bir de illa bir noktada Türkiye'deki durumlardan yakınılır. hepsi ülkenin aydın kesimiymiş de şartlar onları göç etmeye zorlamış. yav arkadaş aydın maydın değilsin, şans yüzüne gülmüş bir şekilde Türkiye'den göç etmişsin. ben doğup büyüdüğüm topraklardaki insanlar için ne yapabilirim diye 1 saniye bile dönüp bakmamışsın. aşağılık kompleksinden gömülenler var bir de, yurtdışında yaşamak konseptli bir insta hesabı açıp Türkiye'deki insanlara yaşadıkları hayatı aktarma gereği duyarlar.
Yol biterse, yol yiterse, yolunu kaybederse, belli olmaz, belki yolda lezzetli bir çörek bulur, şanslıysa kendiyle bile karşılaşabilir insan. Düşünün, ömrü boyunca hiç kaybolmamış ne çok insan var? Nerde olduğunu bilmediği bir yürüyüşe kaç defa çıkar insan? Düşünün, ne çok yol var, nasıl olur da bu kadar az yol yiter? Kendini aramayan, yolu kaybetmez ki.
Belki yol kalmayınca artık hiç aklıma gelmeyen, belki benden başka bir şey nihayet, belki yitirdiğim, belki bulduğum, belki bir ben...
Eskiye veya moderne güzelleme düzmeyi de kahretmeyi de abes buluyorum. Geleneksel toplum, rolleri daha sıkı tanımlıyordu. Birey bir yandan kısıtlanırken diğer yandan tanımlanır, tanınırdı. Görevi, işlevi belli bir konum. Üstelik sosyal etkileşime açık. Eski kuşaklardan yaşlıları dinlerseniz pek çok insanın içi arı kovanı gibi. İçindeki uğultudan uzaklaşmak için kendini işe, bahçeye, tarlaya atanlar var mesela. Ancak bugünün yalnız modern öznesi kadar sorunlarıyla baş edemez halde kalmamışlar. Modern bireyin kaçış planı tatil gibi bir şey, başarısız bir plan.Eskiler, çatışmalı, kişilik problemleri olan, problemleriyle başkalarına çektirmiş insanlar. Ancak hayatı sanki daha iyi idare ediyorlar. Bunu büyük oranda toplumsal konumlara odaklanmalarına borçlular. Son derece bencil ve yıkıcı olabiliyorlar ama daha iyi idare ediyorlar. Biri diğerinden daha iyi kıyaslaması değil derdim. Eskinin tecrübesinden ders çıkarmak akıllı bir davranış olacaktır. Neyi nasıl başardılar? Hatalar gibi önemli. Eskilerle konuşurken sosyal ilişkilerin ve rollerin yoğunluğu yanı sıra trajik anlatı dikkatimi çekiyor. Tesadüf değil bence. Trajediyi konfor, faydacılık ve özgürlük hayali uğruna elimizden geldiğince terk ettik. Trajedi sigortacılık sektörüyle anlaşamaz, pek çok sektörle anlaşamaz. Trajedi, modern öznenin yitirdiği bir imkan.
Trajediyi kaçınılmaz kader olarak anlıyorum; kişi ne kadar özgür hareket ederse farkında olmadan kaçamadığı kaderi örer. Trajediden bu nedenle kaçamazsın. Özgür irade dediğin trajik kaderi doğurur. Trajik dünya görüşü modern insanın midesine oturur. Ancak trajedi acıya bir anlam verir, acıyı yaşar, yüklenir. Trajik edebiyat, sanat, acıyı estetize ederek katlanılır hale getirmeye çalışır.
Psikanalitik söylem bir yanıyla trajiktir. Kız evden kaçar ama hayırsıza kaçar. Özgür iradesiyle kaderini örer. Psikanaliz, kısmetsiz demez bu kıza, trajik kaderi sahiplenir. Dışarda bir kader denen durumlarda kişinin kendi arzusuna bakar. Kendi arzusudur ama arzumuza karar vermeyiz. Ne özgür ne tutsak. Psikanalitik yönelimli bir terapi çekilen acının kontrol altına alınmasından acıyı dindirmeyi anlamaz, nasıl olup da kaçınılmaz bir acı olduğunu anlamaya yönelir. Kaderin sorumluluğunu yüklenmek semptomu çözer ama bu mutluluk demek değildir. Hatta trajedi duygusunu derinleştirebilir. Psikanaliz ve din, trajik bir dünya görüşüne imkan sağlayan elde kalmış son söylemler. Başka herkes çözümden bahseder. Hele iki seansta panik bozukluğu tedavisi vaat edenler veya toplumu o kadar iyi yönetecekler ki kimse depresyona girmeyecek diye bekleyenler veya evrenle senkronize olmamak mümkün de senkronize olunca sorunları bitecek diye bekleyenler. Psikanaliz trajediyi bireyin iç dünyasında, din dış dünyada kurar. Politik bir söylemle kesişme ve ayrışma alanları tam olarak bu konuda belirir. İkisi de kaçınılmaz olanla yüzleştirmeye yöneltir. Psikanaliz kısmi bir özgürleşmenin mümkün olduğunu söyler. Tam bir özgürlüğe ise tereddütsüz safsata gözüyle bakar. Nerede tam bir özgürleşme söylemi varsa, birileri bizi kafalamaya çalışır. Emin olabilirsiniz.
Günümüz insanı için her iki söylem de nihai sözü söyleyemiyor. Modern birey bir trajedi kahramanı gibi yaşamak istemez. Ancak kimsenin trajedisi unutup silebileceği bir yanı değil. Hatta tam da trajediye yakışır biçimde yok saydıkça kişiyi içine çekiyor. Çözümsüz bir gerilim daha. Ancak kişi trajediden ibaret değil. Acının bir çaresi var mı diye araştırma ve ümitlenme hakkına da sahip. Bazen acının çözümü de var. Hayat kendisi trajediden ibaret değil. Bu nokta, antidepresan tartışmasının bir kısmı bence. Konuyu bu açıdan da ele almak lazım. Yarın antidepresanlar yerine başka maddeler de kullanılabilir benzer niyetlerle. Antidepresanlar ve benim " pozitif psikoloji" ismiyle genellediğim bir yerlerde tam iyilik varmış gibi yapan terapi tipleri kişilere her şeyi değiştirebileceklerini, tam bir sağlık halini vaat ediyorlar. Trajedinin sonunu ilan ediyorlar.
Kürtler bir halk olmanın sonuna kadar hakkını veriyor. Bu bakımdan bizden daha ileriler. Böyle direniş görüntülerini Türkler veremiyor. Çünkü devletin çatısı altında devletçilik yönü ağır basıyor. Bu samimi görüntüleri, halk olma başarısını devletin ideolojik hapishanelerinden kurtulduğumuz gün biz de yaratacağız. Faşizm en çok bizi hapsediyor.
"Uzlaşmacılık iflah olmaz bir hastalıktır." Uzlaşmacılık aynı zamanda acı ve gerçeklerin eşlik ettiği yıkım dayanılmaz olduğunda, tüm gerçekliği halı altı eden psikolojik bir savunma mekanizmasıdır da.
Bu işler wishfull thinking ile yürümüyor maalesef. Durum ve bağlam analizi ile ayaklara yere basan bir farkındalık elde edilmeli önce. Ama tam olarak durum analiz edildiğinde artık her şey için çok geç olduğu göze çarpıyor. "ATI ALAN ÜSKÜDARI GEÇTİ."
Dünyadaki ve ortadoğudaki büyük değişim ve kırılmalar ile birlikte Türkiye bağlamı ele alındığında, Türkiye'de de büyük bir değişim hazırlığı olduğu göze çarpıyor.
3-) Saf hayaller içinde yüzen, gerçeklerle ayakları temas etmeyip, Erdoğanın seçilememesinden, sağlık sorunlarından medet uman muhalifler için; Erdoğan sonrasında da rejim hala aynı kalacak ve kuvvetle muhtemel Bilal Erdoğan başkanlık koltuğunda oturacak.
Hak ehli birisi Emrah Gülsunar. 2023 seçim arifesinde KK ve çetesininin Muharrem İnce'ye yaptıklarını ifşalarken, kendisini ayrılıkçı görüp eleştirirdim. Haklıymış.
Adam öyle bir işbirlikçi ki, o gün mühürsüz oylar için vermediği mücadeleyi bugün partiye hukuksuz yollarla çökebilmek için veriyor. CHP'yi kendi yönettiği sürece Erdoğan sonsuza dek iktidarda kalsa umrunda olmaz.
Aksi halde İmamoğlu'nu tutuklayabilecek cesareti aldığı yer tam da sahip olduğunu bildiği gücü olmazdı zaten ve buna girişemezdi. Bu yüzden önce realite demeliyiz. Maalesef İmamoğlu gün geçtikçe etkisini kaybediyor ve kaybedecek.
Türkiye’deki otoriter milliyetçi-İslami hegemonya+Twitter’ın el değiştirmesiyle güçlenen küresel reaksiyoner akım, Akit reflekslerini “seküler” sosyal medya çevrelerinde yaygınlaştırıyor. Timeline 10 dklık sanat gösterisine katlanamamayı normalleştiren küçük Elon Musk’larla dolu