5. Devre'de külliyata dair nitelikli metinler peşisıra geliyor. Mirzabeyoğlunun kavram setlerine ve platformda bu bağlamda ele alınan metinlere dair yazdığım popüler giriş yazılarını bu zincir altında toplayacağım. Hususi hesaplardan paylaşılann twitlerin peşinde olduğumuz bahisleri gündeme getirme çabamıza doğrudan destek vereceği kanaatindeyim.
Hadisler gargara yapmaya niyetlenenin boğazında kalıyor her seferinde, elhamdülillah. 14 asırlık turnusol. Bu hadis münkirinin foyası da ortaya çıktı sonunda. Kurdun en tehlikelisi kuzu postuna bürüneni demişler. Bir yandan ulema, ehli sünnet diyeceksin diğer yandan indi görüşlerine hanefi-maturidi diyeceksin. Oldu!
İstanbuldaki vakıflarda temaslarım oldu bu hafta sonu. Evvelen kendisine hüsnü zan besleyen, altayın da meşruiyet devşirdiği ne kadar molla, akademisyen varsa illallah etmiş, bunu sırtından atmaya ahdetmiş. Hocalar sırtını dönmüş tamamen, daha da iflah olmaz. İki seneye kariyer yönetimindeki dönüşümünü hep beraber izleriz.
Bu arada söylediği de yalan tam da böyle söyledi siz bu hadisi önümüze getirirseniz bu konuda bizde uydurma der geçeriz çokta önemli değil buyrun sözleri burda
En üzüldüğüm ve muzdarip olduğum şey fıkhın ayaklar altına alınması, fakîhlerin değersizleştirilmesi, en cahil adamların fıkıh nasıl yapılır diyerek cehaletle rahatça konuşmaya cüret etmeleri.
Herkesin artık Altay’ın modernist hadis inkârcılığını gördüğünü düşünüyorum. Hadisleri insanlara kabul ettirmek için hevâlarına göre eğip bükmek İslâm değildir. İslâm, insanların hoşuna gideni dine uydurmak değil insanların hevâsını Allah ve Rasûlü’nün getirdiğine uydurmaktır.
Altay Cem Meriç, psikolojiye oynamayı bırak. Sen de azıcık utanma olsaydı "Benim için sinirlenmiyorsunuz anlıyorum ama azıcık mı bu ümmetin kızlarına laf edilince sinirlenmiyorsunuz" diyerek bu ümmetin yumuşak karnına dokunarak kitleni Akif Can hocayı linçlemek için bilemezdin.
Tamamen ağlayarak, demagoji yaparak psikolojik üstünlük sağlamaya çalışıyorsun. İlimden nasipsiz insanlar ancak böyle ucuz numaralar yapar. Sen ilim adamı değilsin senden olsa olsa ancak MEDDAH olur. Müstekbir şahsiyeti, kendisinde hataya pay bırakmıyor.
Hâlâ allameler diyerek Mehmet Akif Can Hoca'nın ilmin şerefiyle, ilmi müktesabatı kullanarak kadim ulemadan iktibaslarla zenginleştirdiği reddiyesini adeta çocukların münakaşa ederken ağız taklidi yaptığı gibi hareket ediyorsun ve küçük görüyorsun. İlim ehlinin cübbesi sana büyük gelir.
Fakîhlerin nasıl fıkıh yapamadığını!anlatacak birinin fıkhî ıstılahlara, usul ilmine, fıkhî mümâreseye ve her mezhebin kendi ıstılahına ve o ıstılahlardan murad edilen mânâları bilmesi gerekir. Bunları bilen biri ictihad kategorisinde en azından mukallid seviyesindedir.
https://t.co/RHAeyp5wXX
Tamamlanmış reddiyemiz yayındadır.
Bir iki hususa dikkatinizi çekmek istiyorum;
1- Bir cahile reddiye yapmamız bütün cahillere reddiye yapacağımız anlamına gelmez. Bundan sonra sadece ilim ehline gerektiğinde reddiye yapacağım.
2- İlim ehlinin ilim tahsil etmesi tek başına yeterli değildir. İlim ehli zamanında gerekli dirayeti ve feraseti gösterseydi bugün cahiller alim gibi davranıp ulemaya dil uzatma cesareti gösteremezdi. Bir cahilin cesaretini ilim ehlinden görememek beni üzdü.
3- Bir cahilin kitlesinden istifade etmek için onu ilim ehli gibi gösterip hata yaptığında uyarmamak ilmiyle amil olmamanın alametlerindendir. Müslüman kınayıcının kınamasından korkmayandır. Korkan keşke ilim yerine başka bir şeyle iştigal etseydi.
4- Yerinde söylenen ağır söz adaletin alametidir. Allah’a, peygamberimize ve ulemamıza hakaret yapılan bir ortamda bana üç beş eniğin yaptığı hakaretlerin beni üzeceğini ve doğru bildiğimi yapmaktan vazgeçireceğini sananlar beni tanımamışlardır.
5- Reddiyemizde bazı bilimsel çalışmaları çekmemize rağmen videoda yayınlamıyoruz. Zira muhatap başı sonu kesilmiş, bağlamından koparılmış şeyleri ahlaksızca kullanmayı kendine yakıştırmaktadır. Buna fırsat vermek istemedik.
Konuştuğumuz hiç bir şey mutlak hakikat değildir, ancak hakikatten ilmin namusuyla ve cesaretle süzdüklerimizdir. En doğrusunu Allah bilir.
İlim faaliyetlerimde özgür ve üretken olabilmek için öğrencilerim tarafından finanse edilmek dışında herhangi bir yol bulamıyorum ve bunun için çok üzgünüm. Bu paylaşımda niçin böyle düşündüğümü açıklayacağım.
Lisans yıllarımdan beri hep akademisyen olmak istedim. Hep bunun için hazırlık yaptım. Akademisyenliğin giriş aşaması olan araştırma görevliliği için gereken dört kriteri de en üst düzeyden karşıladım. ALES puanım 99, diploma notum 99, İngilizce ve Arapça yabancı dil puanlarımın ikisi de 90 üstü, alanım olan İslam Felsefesi'nde de az çok bir şeyler biliyorumdur.
Fakat girdiğim araştırma görevlisi İslam Felsefesi alan sınavı ve mülakatlarında 30, 40, 50, 60 gibi komik puanlar verilerek elendim. Dava açtım kazandım fakat kazanana kadar geçen yıllarda hayat beni hep çoktan başka yerlere itmişti. Bu yüzden kazandığım kadroya bile kavuşmamayı tercih etmek zorunda kaldım. Bu süreçlerde piyasada çok sevilen ve tutulan bazı hocaların haksızlıklarına karşı çıktığım ve bunu duyurduğum için de camiada fason bahane ve gerekçelerle hep sevilmeyen adam olarak yaftalandım. Allah'a şükür her şeye rağmen yeterli ölçüde sevenim de oldu hep.
Yıllar önce bir gün şansım yaver gitti ve sonunda iyi-kötü bir yere kapağı attım. Fakat sorunlar yine bitmedi. Çünkü bu sefer de işimi elimde tutmak için belli ölçülerde susmam ve bazı hususlarda üretkenliğimi azaltmam gerekiyordu. Böyle yapmadığım için de alnımın akıyla, liyakatimle ve helalinden elde ettiğim işimden oldum ve yine fason gerekçelerle işsiz bırakıldım.
Hayat beni yine bitmek bilmez, ucu bucağı gelmez dava süreçlerine itti. Yıllardır bu dava süreçleri devam ediyor ve bir türlü işime kavuşamıyorum. Elbet kazanacağım davalar bunlar fakat geçen yıllar benden ve ailemden geçiyor. Üstelik geldiğim bu noktada, işime kavuşsam da işlerin hiçbir zaman yoluna girmeyeceğinin farkındayım. Çünkü akademide veya maaşlı herhangi bir işte iplerimiz her zaman bizden yukarıda hasetçi ve muhteris birilerinde olacak ve aynı sorunların farklı formlarını her zaman yaşayacak ve kuşkusuz yenileceğiz. Çünkü ben onları yenecek bir güce sahip değilim. Ben bir işte çalışmazsam aileme bakacak bir güce bile sahip değilim.
Yanlış anlamayın, bir partiyi veya bir cemiyeti eleştirmek için yazmıyorum bu yazıyı. Eskiden böyle yaparak hata ediyor ve ayağımı kaydırmak isteyen kötü niyetli kimselere sözde bahaneler de veriyordum. Fakat artık meselenin çok daha süflî duygularla ilgili olduğunun farkındayım.
Kötü insanlar her zaman var ve her zaman bizim üstümüzde bir mevkide bir hasetçi, bir muhteris görev yapıyor olacak. Konu bir ideoloji veya cemiyetle alakalı değil. O kötülerin altında maaş aldığımız müddetçe hep savunmasız durumda olacağız ve her zaman zararlı çıkan biz olacağız. Çünkü güçlü olan üstte olandır.
Uğradığımız zulmü duyuralım da birileri yardımcı olsun desek kimsenin yardımcı olacağından ümitli olmadığımız gibi bir de zulmü duyurduk diye daha büyük zulümlere maruz bırakılma ihtimalimiz daim olacak. Zaten yardımcı olacak kişilerin sonra yardımcı olmamaya karar vermesi de her zaman vakı olan bir şey. İnsana dayanma ölür demişler.
Ailemi geçindirmek için BİM'de kasiyer olmaktan gücenmem fakat BİM'de kasiyer olursam şimdi üretmekte olduğum ilmi içerikleri (günde 2 ders ve diğer yazılı projelerimi) üretemeyeceğim aşikar. Üretkenliğime ve özgürlüğüme bu şekilde sekte vurulmadan çalışabileceğim başka bir iş de yok. İş kurabilecek makul bir sermayem ya da pasif gelir elde edebileceğim bir mal varlığım da yok.
Sponsor zaten bulamam ama bulsam bile günümüzde hangi sponsora güvenip yola çıkacağız? İki ay sonra derste şunu şunu anlat demeye başlamayacağını, şu görüşlerini beğenmedim yolları ayırıyoruz demeyeceğini, veya başka bahanelerle artık sponsor olamam demeyeceğini, veya buna benzer problemlerin yaşanmayacağını kim garanti edebilir?+++
Telefonun şifresinin kırıldığını hala sanmıyorum, muhtemelen gmail hesabına ilişkin iz kayıtları Google'dan talep edildi. Bulgular da lokal telefon bilgilerinden ziyade gmail hesabına ilişkin zaten.
Rojini katleden sapıklar tüm organizasyonuyla birlikte açığa çıkar inşallah. Allahsız köpekler.
Rojin Kabaiş’in telefonunda yapılan incelemede:
— Rojin’in kaybolmasının ardından telefonla bağlantılı Google hesabına erişildiği tespit edildi.
— Ardından hesaptan “cihaz silme” işlemi gerçekleştirildiğine ilişkin kayıtların bulunduğu belirtildi.
— Kayıtlarda Van bağlantılı bir IP adresi ile Çekya’da görünen başka bir IP adresi görüldü.
(Cumhuriyet — Ufuk Sepetci)
İbn Sina ve Kant'a Dair
Tayfun hocanın çalışmasını okuyorum. Metinde İbn Sina'nın varlığı şartsız biçimde ele almasından dolayı Kant'ın epistemik eleştirilerinden etkilenmeyeceğini belirtiyor. Kitabın bu konuda tespit edebildiğim haliyle iki önermesi var:
1. Mutlak varlık manası herhangi bir kayıt içermeden tüm varlıkları kuşatır, bu yönüyle Eflatuncu ya da Aristocu metafiziklerden ayrışır.
2. Mutlak varlık manasının zorunlu lazımları, mutlak varlık herhangi bir kayıt içermediği için, tüm varlıklar (zihni, harici vb.) için de geçerli olmalıdır.
Kant'ın itirazlarının 1. önermeye yönelik olmadığını, burada bir uyuşmazlık bulunmadığını, ancak 1. önermeden 2. önermeye geçişin Kant'ın transendental eleştirisine konu olduğunu düşünüyorum. Nitekim Kant'ın itirazı mutlak varlık manasının kayıt içerip içermemesine yönelik değil, varlığa ilişkin düşünmek zorunda olduğumuz biçimin varlığın kendinde yapısını gerektirmemesi üzerine.
Daha anlaşılır ifade etmek gerekirse: "Zihnimizde kullandığımız en genel kavramların gerçekliğin kendisi hakkında geçerli olduğunu nereden biliyoruz?"
Mutlak varlık manasından türetilecek bir kavram üzerinden bahsi sonlandırmak istiyorum. Mutlak varlık manasının lazımı olarak nedenselliği çıkarsadığımızda, tüm var olanların kendinde nedenselliğin bulunduğunu da göstermiş olur muyuz, yoksa nedensellik olmadan zihnimizin nesneyi kuramadığını, bir diğer deyişle nedenselliğin zihnimizin nesneyi kurmasını mümkün kılan a priori bir şartı olduğunu mu göstermiş oluyoruz?
Tüm var olanları kuşatan aklının zorunlu lazımlarının, kuşattığı varlıkların kendinde hususiyetlerini yakaladığını nereden biliyorsun? Düşünce ile varlığın eşlenik olduğu, diğer bir deyişle zihnin varolana olduğu gibi intikal ettiğinin bilgisi nereden hasıl oluyor? Belki de zihninin zorunlu düşünceleri varlığın kendinde o zorunluluğu ihtiva etmesinden ziyade senin tecrübeni mümkün kılan a priori bazı formların lazımıdır.
Bazı ateistler Allah'ın gözlemsel olmamasından dolayı var olmadığını savunuyorlar. Oysa ki Allah'ın varlığı kesin iken şuan elimde duran telefonun varlığı kesin değildir. Yani Akli bilgiler > Duyusal bilgiler.
Necip Fazıl 1962'de şiirlerini Çile'de toplar ve mezkur şiiri kitabına almaz. Kendisinin en sevdiğim hususiyetidir, vefatının üzerinden yarım asır geçmesine rağmen hala arkasından 40 köyün itini havlatır. Rahmet olsun ruhuna.
Öfkesinin şehvetine kapılıp kendisine söylenenin idrakinden dahi gafil kalmış kimse malulun illetini fark edemez, zihni kendini haklı çıkarttığına inandığı şablonlarla doludur çünkü. Bilmez ki her şeyi yıkan asıl sebep tam da bu kontrolsüz, güvenilmez ve hesap tutan halidir.
Son dönemde çıkan tartışmalar İslam'ın nuruyla alemi aydınlatma hülyalarıyla dolaşan ancak dini mübinin klasik dönem kavram setleri ve problemlerinden bihaber bir güruhun ortaya çıkmasına zemin hazırladı: Kültürel Müslümanlar. Kastım itikatlarına yönelik değil, İslam ile olan irtibat biçimlerine. Dinin yalnızca en temel bahislerinden haberdar olup klasik dönemdeki herhangi bir ilmi mesele muttali olunca müthiş bir şoka uğruyorlar. Yetmiyor, itibar suikastçılığına soyunuyorlar.
Hanımefendi eminim dinin temel umdelerinde hassas biridir ancak bu onu 19. yyda ortaya pedofili kavramı üzerinden klasik dönem tartışmalarını yaftalamaktan alıkoymuyor. Yetmiyor dış kaynak yönlendirmesi yapıyorlar. Hangi dış kaynak bu Yeni Şafak? Kufe mi, Semerkant mı?
Yazık.
Aradıkları Türkiye Yüzyılı mezhebine uygun bir tarih okumasıyla İslam düşünce tarihini kendi kavram setlerine uyduran pratisyeni batıl ajandasında savunan, bu uğurda @mehmetakifcan79 hocayı açıkça hedef gösteren haberciliği kınıyorum.
İbn Sina ve Kant'a Dair
Tayfun hocanın çalışmasını okuyorum. Metinde İbn Sina'nın varlığı şartsız biçimde ele almasından dolayı Kant'ın epistemik eleştirilerinden etkilenmeyeceğini belirtiyor. Kitabın bu konuda tespit edebildiğim haliyle iki önermesi var:
1. Mutlak varlık manas�� herhangi bir kayıt içermeden tüm varlıkları kuşatır, bu yönüyle Eflatuncu ya da Aristocu metafiziklerden ayrışır.
2. Mutlak varlık manasının zorunlu lazımları, mutlak varlık herhangi bir kayıt içermediği için, tüm varlıklar (zihni, harici vb.) için de geçerli olmalıdır.
Kant'ın itirazlarının 1. önermeye yönelik olmadığını, burada bir uyuşmazlık bulunmadığını, ancak 1. önermeden 2. önermeye geçişin Kant'ın transendental eleştirisine konu olduğunu düşünüyorum. Nitekim Kant'ın itirazı mutlak varlık manasının kayıt içerip içermemesine yönelik değil, varlığa ilişkin düşünmek zorunda olduğumuz biçimin varlığın kendinde yapısını gerektirmemesi üzerine.
Daha anlaşılır ifade etmek gerekirse: "Zihnimizde kullandığımız en genel kavramların gerçekliğin kendisi hakkında geçerli olduğunu nereden biliyoruz?"
Mutlak varlık manasından türetilecek bir kavram üzerinden bahsi sonlandırmak istiyorum. Mutlak varlık manasının lazımı olarak nedenselliği çıkarsadığımızda, tüm var olanların kendinde nedenselliğin bulunduğunu da göstermiş olur muyuz, yoksa nedensellik olmadan zihnimizin nesneyi kuramadığını, bir diğer deyişle nedenselliğin zihnimizin nesneyi kurmasını mümkün kılan a priori bir şartı olduğunu mu göstermiş oluyoruz?
Bunca yıldır o sosyal çevrenin içindeyim.
Eleştiri değil bu rasyonal olgu:
1- Her cemaat-tarikat lideri, mensuplarına göre mehdidir.
Ben mehdi olmayan bir tarikat-cemaat lideri görmedim. O da minimum yaklaşım. Bazıları daha ileriye koyabiliyor şeyhi.
2- Ben halihazırda fakir bir cemaat-tarikat lideri görmedim. Güncelden bahsediyorum tabi...
3- Kerameti bizzat görülen bir cemaat-tarikat lideri de görmedim. Sürekli nakil ile anlatılır durur. Falanca şu halini görmüş. Filanca rüyada görmüş...
4- Dindar kesimi bu tipler, seküler kesimi ise gurular, tibet ekolü ve sair "ütüler". Bunu müşahede ettim. Ama her kesimin biraz daha "ehli tahkik" olmayan kısmı, illa ütülenir. Bunu gözlemledim.
5- Her cemaat-tarikat, göstermese de diğer cemaat-tarikatlara içten bir kin ve öfke duyar.
6- Her cemaat-tarikat kendisine göre en doğru Müslümandır.
"Bir kuyu kurbağasıyla okyanus hakkında konuşamazsınız — o, yaşadığı alanla sınırlıdır.
Bir yaz böceğiyle buz hakkında konuşamazsınız — o, tek bir mevsime mahkumdur."
Zhuangzi