Haftasonu yapılan mitingle ve baroların genel durumuyla alakalı birkaç yorum yapmak istiyorum. Öncelikle, avukatlık mesleğinin en kötü dönemine denk gelen ve sesini duyurmak için memleketin dört bir yanından mitinge katılan genç meslektaşlarımı, tepkilerinde ve sloganlarında samimi oldukları için destekliyorum. Yine, özellikle deprem zamanı çalışmalarına yakından şahit olduğum başkanları da aynı şekilde.
Fakat gelelim her dönem değişim umuduyla gelen ancak görevleri süresince elle tutulur hiçbir şey yapmamalarına rağmen ısrarla aday olan ve haftasonu yapılan mitingde en ön sıralarda poz veren, kürsü ve kameraların müdavimi, infial yaratan her olayın kusursuz kınayıcılarına. Zerre samimi değilsiniz.
Her sene CMK Ücret Tarifesi beklentinin altında yayımlandığında göstermelik iptal davası açarsınız. Bu sene de açtınız. Hani sosyal medya hesaplarında büyük puntolarla takipçisi olacağız yazıyorsunuz ya, ne oldu davaların akıbeti söyler misiniz? Bu yüzden zerre samimi değilsiniz.
Baro seçimleri ne zaman yaklaşsa adliye asansörlerini kontrole gelen yöneticilerimiz, hanginiz seçim dönemi verdiğiniz vaatleri yerine getirdi söyler misiniz ? Bu yüzden zerre samimi değilsiniz.
Avukatlar yıllardır aynı sorunları yaşıyor ve siz her sene bu sorunları çözmeye geldiğinizi iddia ediyorsunuz. Geçim sıkıntısı, intiharlar, avukata şiddet ve daha nice sorunlara karşı yapabildiğiniz tek şey sosyal medya hesaplarınızdan kınamaksa neden her dönem aday oluyorsunuz söyler misiniz? Bu yüzden zerre samimi değilsiniz.
Seçim dönemi avukatların uygun fiyata yemek yiyebileceği bir yer açacağız diye oy isteyen, seçim bitince vaadini yerine getiremeyip genç meslektaşlarına boykotu, kendilerine de binlerce liralık rakı sofrasını layık gören başkanlarımız… Bu yüzden zerre samimi değilsiniz.
Vakıfbank’tan tüm avukatlar için promosyon alacağız diye manşet atanlar, aidatını ödemeyen avukatları levhadan silmekle tehdit eden bir önceki başkanı eleştirip biz göreve gelirsek böyle yapmayacağız diyenler… Yaptığınız tek şey “yapamamanız” ve buna rağmen her sene ısrarla aday olmanız. Bu yüzden zerre samimi değilsiniz.
Her fırsatta iktidara sallayıp, genç avukatlar baroda söz sahibi olmak isteyince merkez ve komisyonların çoğunluğuna kendisine yakın olanları atayan, kendi gibi düşünmeyenlerin önünü kesenler, koltukları uğruna kendi meslektaşını rezil rüsva edenler…Bu yüzden zerre samimi değilsiniz.
Genç meslektaşlarınızın önünde en fiyakalı gözlüğünüzle çektirdiğiniz fotoları ve kürsü konuşmalarınızı sosyal medyaya atmakta üstünüze yok, tebrik ederim. Ancak çoğunuzun amacı daha fazla tanınmak ve baroları siyasi kariyer inşa etmek için bir basamak olarak görmek, kabul edelim.
Bu yüzden zerre samimi değilsiniz.
Bugün bağımsız ve etik savunmanın temsicilerinin, bizim, avukatların günü. Hepimize kutlu olsun. Avukat olmayanları da unutmamalı elbette:
“Avukata hiç ihtiyacınız olmaması ancak olduğunda hemen yanınızda olacağımızı bilmenin verdiği güvenle yaşamanız dileğiyle.”
Ücretli öğretmenlik maaşının yarısının yola gideceğini bilerek, “KPSS kitaplarını ailesine yük olmadan alabilmek için” öğretmenlik yaptığı Gaziantep'te okuluna atılan bir roket ile henüz 22 yaşında şehit edildi.
Ruhun şad, #ÖğretmenlerGünü’n kutlu olsun Ayşenur Öğretmenim.
Mahkeme kararları; ağaçları, daldaki kuşları,tüm kişi ve kuruluşları ve kararın konusuyla ilgili karar verecek diğer mahkemeleri bağlar. Mahkemeler kararlarında hukuku tartışır ancak birbirlerinin kararlarını yok saymaz. Ve çok daha önemlisi mahkemeler kamuoyu önünde kavga etmez.
Yargıtay Cumhuriyet Savcılarının Can Atalay kararı ile ilgili olarak sunmuş oldukları mütalaayı okudum.
En az dört yönden sorun mevcut bu mütalaada.
- Birincisi, Anayasa Mahkemesinin kararı gayet açık ve nettir. AYM bir ihlal kararı vermiş ve ihlalin, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından giderilmesi gerektiğine hükmetmiştir. AYM, bununla kalmamış, Can Atalay’ın “yeniden yargılanmasına başlanması, mahkûmiyet hükmünün infazının durdurulması, ceza infaz kurumundan tahliyesinin sağlanması ve yeniden yapılacak yargılamada durma kararı verilmesi şeklindeki işlemlerin yerine getirilmesi” gerektiğini de açıkça hüküm kısmında yazmıştır. Bu karar, gayet hukukidir ve farklı yoruma müsait değildir.
Kısaca açıklayayım: 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun’un 50’nci maddesi “Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da edilmediğine karar verilir. İhlal karar�� verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir.” diyerek AYM’ye yetki vermiştir. Söz konusu hükümde, devamla, “Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmışsa, ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir. (…) Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar verir.” denilmektedir. Dolayısıyla tespit edilen sorunun doğrudan İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından giderilmesi ve konunun Yargıtay’a dahi taşınmaması gerekirdi. Yani mütalaaya konu olan işlem kanuna aykırıdır. Normal şartlarda Anayasa’yı ve kanunu gözeten savcılar, dosyanın 13. Ağır Ceza Mahkemesince çözülmesi gerektiğine dair görüş vermeliydiler. Olması gereken buydu.
- İkincisi; bu mütalaada anayasa hukuku ve idare hukuku alanına ait kavramların hatalı biçimde kullanıldığını görüyoruz. Savcı mütalaasındaki anlatıma göre AYM, güya “hukuksallık” değil, “yerindelik” denetimi yapmış.
Buradaki terminolojik hata fahiş düzeydedir. Sayın savcılar, belli ki ceza hukuku dışındaki alanların terimlerine yabancılar. Bu hatanın gitgide yaygınlaşmaması için kısaca anlatmaya çalışayım: Yerindelik denetimi kavramı, prensip itibarıyla idare hukukuna ait bir kavramdır. İdari makamlar, hukukun çizdiği sınırlar dairesinde bazı takdir yetkilerine sahiptir. İdare, bu yetkilerini (geniş anlamda*) siyasi tercihlerine göre belirler. İşte bu siyasi takdirin yerinde olup olmadığı, yargı organlarınca denetlenemez. Yargı organlarının denetleyecekleri şey; söz konusu takdirin, hukuksal sınırların içinde kalıp kalmadığıdır. Başka bir deyişle; yerindelik denetimi yasağı, mahkemelerin, siyasi takdirin yerindeliğine dönük inceleme yapamamasını ifade eder.
Söz konusu kavram, anayasa hukuku alanında da karşılık bulmuştur. Anayasa yargısında geleneksel anlamıyla yerindelik denetimi yasağı, “yasama organının çıkardığı kanunun arka planındaki tercihin, siyaseten yerinde olup olmadığının incelenememesi” demektir. Görüldüğü gibi, “yerindelik denetimi yasağı”ndan bahsettiğimiz yerde; politik bir istencin denetlenmesi söz konusudur. Yasamanın veya yürütmenin böylesi politik tercihleri, hukuki normlarla çelişmedikçe yargı organlarınca denetlenemez.
Şimdi konumuza dönelim. Bir yargı organı olarak Anayasa Mahkemesinin, bir yargı organı olarak ceza mahkemesinin kararını denetlediği yerde “yerindelik denetimi yasağı” kavramına yer yoktur. Zira bu organlar, politik tercihte bulunmazlar. Eğer bir ceza mahkemesi çıkıp da “Anayasa Mahkemesi benim kararımın yerindeliğini inceliyor” diyorsa aslında orada (farkında olmadan) kendi kararının siyasi motivasyonla verilmiş olduğunu itiraf etmiş olmaktadır. Çünkü dediğimiz gibi yerindelik denetimi, bir siyasi tercihin yerindeliğinin incelenmesini anlatır. Bu bakımdan sayın savcıların belirlemeleri ironiktir.
- Üçüncüsü, sayın savcıların mütalaasında, öğretiden de alıntılar yaptıklarını görüyoruz. Yakın zaman önce kaybettiğimiz hocamız Ergun Özbudun ile şu anda AYM üyesi olan Yusuf Şevki Hakyemez’in vakt-i zamanında “yargısal aktivizm” ve “kendini sınırlama” konusunda yazdıklarına atıf yapılmış.
Burada da, anılan hocalarımızın görüşlerinin (en hafif tabirle) kötüye kullanıldığını görüyoruz. Zira söz konusu alıntıların yazıldığı bağlam, AYM’nin “yasama organı”nın takdirine karışmasıdır. Bu yazılar (az önce değindiğim gibi) AYM’nin, yasamanın “politik tercihleri”nin yerindeliğini denetleyemeyeceği ile ilgilidir. Oysa hocalar, bireysel başvuru yargılamalarında yerindelik denetimi jargonunu kullanmamaktadırlar. Bu çarpıtmada, bilimsel etik açısından da bir sorun var kanımca.
- Dördüncüsü; sayın savcılar diyor ki: “Soyut bir anayasal norma anlam vermek durumunda olan AYM hâkimi, yorumlama sürecinde, o norma yüklenebilecek değişik manalardan istediği manayı keyfi olarak öne çıkararak karar veremez. Anayasallık denetimi yapan Mahkemeler, bir hakem gibi konulmuş olan kurallara uyulup uyulmadığını tespit mercii olmalı, oyunun kurallarını yeniden yazan yerler olmamalıdır.”
Evet, Anayasa Mahkemesinin de yaptığı ve dediği tam olarak budur. AYM, yasama dokunulmazlığının istisnası olarak sayılan “Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar” ifadesinin çok geniş olduğuna ve yargı organlarının bu geniş hükmü keyfî olarak yorumlayabileceklerine dikkat çekmekte ve ceza mahkemelerinin “bir norma yüklenebilecek değişik manalardan istediği manayı keyfi olarak öne çıkararak karar” vermemeleri gerektiğini söylemektedir. AYM’ye göre “Anayasanın 14 üncü maddesindeki durumlar” ifadesinin keyfî biçimde yorumlanmamasının ön koşulu, bu hükmün TBMM tarafından bir kanunla somutlaştırılmasıdır. Dolayısıyla erkler ayrılığını gözeten, sayın savcılar değil bizzat AYM’dir.
Hülasa, hukuk fakültelerinde “sorunlu örnek” olarak ele alınacak denli hatalarla dolu bir mütalaayla karşı karşıyayız. Yargıtay’ın böylesi sorunlu gerekçeleri itibara almayacağını umuyoruz.
* policy/siyasa
Avukatlık mesleği öyle bir hal aldı ki;
doktorlar, öğretmenler askerler hukuk okuyor.
Ek bir meslek olur, emekliliğimde yaparım düşüncesi ile
Dreksiyon hocalığı eğitimi alınırdı eskiden böyle bir meslek oldu.
Herkes hukuk mezunu olma yolunda ilerliyor. O kadar çok hukuk ++
Genç bir avukattan TBB ve bağlı bulunduğu İstanbul Barosu’na günlük aktarım:
-Bugün asgari ücret 11.402 TL oldu,
-Bugün Bağkur primleri 4.000 TL oldu,
-Bugün 9:30 duruşmasına hakim 9:50’de geldi
-Bugün saat 12:00 dosyası 13’te bile henüz alınamadı.
-Bugün serbest çalışan bir avukat tevkil gruplarında 200-300 TL için birbiriyle yarıştı.
-Bugün ofisinde tehdit edildi bir avukat belki de.
-Bugün bir avukat işi olmadığı için intiharı aklından geçiriyor belki de.
-Bugün bir avukat ek iş yapmak zorunda kaldı belki de.
-Bugün bir avukat kira ödememek için ücretsiz kullanmaya çabaladığı ofiste sömürüden sömürüye, sorumluluktan sorumluluğa koşturuldu belki de.
-Bugün bir avukat adliyede yemek yemekten kaçındı pahalı olduğu için belki de.
Soruyorum, bugün siz ne yaptınız? Kaç tane avukatın asgari düzeyde yaşamını karşılayabilmesi için çalışma gerçekleştirdiniz? Stajyer avukatların, stajyer diş hekimlerinden eksiği nedir? Açılan hukuk fakülteleri için yaptığınız çalışmalar neler? Meslek birliği olarak etki gücünüz nedir? Bu meslekteki yaptırım gücünüzü görmek ve öğrenmek istiyorum. Hiçbir şeye gücünüz yetmiyorsa bizler neden size bağlı faaliyet gerçekleştiriyoruz? Anlamı nedir bunun? Sizler pastanızdan büyük dilimler yemeye devam edin diye bizler mi hırpalanalım? Bu böyle devam edecek mi? Bizlere sms atıp dilek ve şikayet toplamaya devam mi edeceksiniz? Hı? @erincsagkan@barolar@istanbulbarosu1
Deprem bölgesindeki gönüllüleri, meslektaşlarımızla birlikte yargı süreci için delillerin toplanmasına yardımcı olmaya, #TBBEnkazRadarı mobil uygulamasını kullanmaya davet ediyoruz.
IOS: https://t.co/F6pdRqLh5C
Android: Çok Yakında
👉 https://t.co/0jWBXpswYl
"ekilir ekin geliriz
ezilir un geliriz
bir gider bin geliriz
beni vurmak kurtuluş mu?
kör olasın demiyorum
kör olma da
gör beni."
#HasanHüseyinKorkmazgil'i ölüm yıl dönümünde saygıyla anıyoruz.
(1927 - 26 Şubat 1984)
Çok hikâyeye denk geldim, kimi mutluydu kimi hüzünlü.
Fakat ne hissedeceğimi bilemediğim, Osman’ın hikâyesiydi.
Adam, 2 çocuğunu, eşini, anne ve babasını, kız kardeşini toprağa verdikten sonra, belki can kurtarırım, umuduyla enkaz kaldırma çalışmalarına katılmış.
Amin Maalouf Orta Doğu insanını şöyle tanımlamış "Her şeye üzülen ama, hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlar". Şikayet eden bir insanın çözüm aradığını sanırsınız değil mi? Hayır, bizde insan çözüm için değil söylenmek için şikayet eder. 50 sene aynı şey anlatır, geldiği gibi gider.